Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca parası, fabrikaları, yolları ve binaları değildir. Asıl zenginlik, insanının sağlıklı yaşaması, doğru beslenmesi, iyi eğitim alması ve düşünebilen bir karaktere sahip olmasıdır.
Bugün dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Ne yiyoruz, ne içiyoruz, nasıl bir havayı soluyoruz ve nasıl bir kültürün içinde yaşıyoruz?
Soframızdaki ekmekten içtiğimiz suya, soluduğumuz havadan okuduğumuz kitaplara kadar pek çok konuda ciddi sorunlarımız var. Üstelik bunların birçoğunu artık sıradan kabul ediyoruz.
Eskiden ekmek, su ve hava hayatın en temel nimetleri olarak görülürdü. Bugün ise bunların sağlıklı olup olmadığını sorgulamak zorunda kalıyoruz. Ekmeğin nasıl üretildiği, gıdaların hangi işlemlerden geçtiği, içtiğimiz suyun ne kadar güvenilir olduğu ve şehirlerimizin ne kadar temiz hava sunduğu hepimizin meselesidir.
Ekmeğin rengi beyazladıkça kalitesinin arttığını zanneden bir anlayışla yıllarca yaşadık. Oysa tam tahıllı ekmekler, yeterli lif içeriği ve dengeli beslenme açısından önemli bir yere sahiptir. Gıdanın yalnızca görüntüsüne değil, içeriğine ve üretim biçimine de dikkat etmeliyiz. Aynı şekilde katkı maddelerinin kullanımı da bilimsel ölçütlerle denetlenmeli, tüketici ne satın aldığını bilmelidir.
Su meselesi de en az ekmek kadar önemlidir. İnsanlar içtikleri suyun güvenilir olduğundan emin olmak ister. Bunun yolu söylentilerden değil, düzenli denetimden, şeffaf analizlerden ve kamuoyuyla paylaşılan bilimsel sonuçlardan geçer. Şişelenmiş suyun da şebeke suyunun da kalitesi bağımsız ve güvenilir biçimde kontrol edilmelidir.
Hava kirliliği ise özellikle büyük şehirlerde üzerinde daha fazla durulması gereken bir sorundur. Betonlaşma, yoğun trafik, plansız yapılaşma ve yeşil alanların azalması şehir hayatını zorlaştırıyor. Bir şehirde yaşamak, yalnızca bir evin içinde barınmak değildir. Temiz havaya, yeşil alanlara, güvenli sokaklara ve insanca yaşayabileceğimiz bir çevreye sahip olmaktır.
Bütün bunlar muhalefet etmek için dile getirilecek meseleler değildir. Sağlıklı gıda, temiz su ve temiz hava siyasi tartışmaların üzerinde tutulması gereken ortak ihtiyaçlarımızdır. Hangi parti yönetimde olursa olsun, vatandaşın sağlığını korumak kamunun temel sorumluluğudur.
Fakat burada başka bir mesele daha var: Sağlık kuruluşlarımızın sayısı artarken neden sağlıklı yaşam bilincini aynı ölçüde geliştiremiyoruz? Hastaneler, doktorlar ve ilaçlar elbette gereklidir. Ancak sağlığı korumak, yalnızca hastalandıktan sonra tedavi aramakla sınırlı değildir. Doğru beslenmeyi, hareketli yaşamı, çevre temizliğini ve koruyucu sağlık hizmetlerini de önemsemeliyiz.
Asıl dikkat çekmek istediğim ikinci mesele ise kültürdür.
Çünkü yalnızca bedenimiz değil, düşünce dünyamız da beslenmeye ihtiyaç duyar.
Bir toplumun kültür düzeyi, kaç kişinin diploma aldığıyla veya kaç okul binası yaptığıyla ölçülemez. İnsanların ne kadar okuduğuna, okuduklarını ne kadar anladığına, olayları nasıl değerlendirdiğine ve düşüncelerini hangi bilgiye dayandırdığına da bakmak gerekir.
Bizde çoğu zaman konuşmak, bilmekle; bir konuda fikir sahibi olmak, o konuyu araştırmakla karıştırılıyor. Bir mesele hakkında birkaç cümle kuran insan, kendisini o meselenin uzmanı sayabiliyor. Oysa bilgi, yalnızca duymakla değil; okumak, araştırmak, karşılaştırmak ve düşünmekle oluşur.
Sözlü kültürün kendine özgü bir değeri vardır. Büyüklerimizin tecrübeleri, halk hikâyeleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan birikim önemlidir. Ancak bilgiyi yalnızca kulaktan kulağa aktarmakla yetinirsek yanlışlar da aynı şekilde yayılır. Yazılı kaynaklara, bilimsel çalışmalara ve kayıtlı bilgiye ihtiyaç duyarız.
Bir toplumun ilerlemesi için okuma alışkanlığının yaygınlaşması şarttır. Kitap okumak yalnızca sınav kazanmak veya meslek sahibi olmak için yapılmamalıdır. Tarihi, edebiyatı, felsefeyi, sanatı, mimariyi ve şehir kültürünü anlamak için de okumalıyız.
Gençlerimiz yalnızca diploma peşinde koşmamalı; dünyayı tanımaya, kendisini geliştirmeye ve hayatı anlamaya da zaman ayırmalıdır. Çünkü diploma insana bir kapı açabilir ama o kapının ardında nasıl bir insan olacağını tek başına belirleyemez.
Okullarımızın gençlere kazandırması gereken en önemli özelliklerden biri, ömür boyu öğrenme alışkanlığıdır. Kütüphaneler süs olsun diye kurulmaz. Kitaplar raflarda beklesin diye yayımlanmaz. Belediyeler, üniversiteler, okullar ve sivil toplum kuruluşları nitelikli kitapları herkesin ulaşabileceği fiyatlarla yaygınlaştırmalıdır.
Japonya gibi ülkelerin gelişimini incelerken yalnızca fabrikalarına, teknolojilerine ve ekonomik göstergelerine bakmak yeterli değildir. Eğitim anlayışlarını, çalışma disiplinlerini, kurumsal düzenlerini ve bilgiye verdikleri önemi de araştırmak gerekir. Başka ülkelerin başarısını anlamak, kendi eksiklerimizi görebilmekle başlar.
Burada sorumluluk yalnızca devlete ait değildir. Ailelerin, öğretmenlerin, akademisyenlerin, gazetecilerin ve toplumun bütün kesimlerinin üzerine düşen görevler vardır. Televizyonların ve dijital mecraların yalnızca tüketimi ve gösterişi teşvik etmesi yerine, insanları bilgilendiren ve düşündüren içeriklere daha fazla yer vermesi gerekir.
Çünkü sağlıklı bir toplum, yalnızca sağlıklı gıdayla değil, sağlıklı düşünceyle de ayakta kalır.
Ekmeğimizin, suyumuzun ve havamızın kalitesini korumak zorundayız. Ama aynı zamanda düşüncemizin, dilimizin ve kültürümüzün kalitesini de korumalıyız.
Biri bedenimizi, diğeri zihnimizi ve karakterimizi besler. Bedenini ihmal eden insan sağlık sorunlarıyla, düşünce dünyasını ihmal eden toplum ise cehaletle mücadele etmek zorunda kalır.
Artık yalnızca daha fazla üretmeyi, daha fazla tüketmeyi ve daha fazla bina yapmayı konuşmamalıyız. Nasıl daha sağlıklı, daha bilgili, daha adaletli ve daha kültürlü bir toplum olabileceğimizi de konuşmalıyız.
Çünkü gerçek kalkınma, insanın hem bedenini hem zihnini hem de karakterini geliştirebildiği zaman başlar.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Şayık
EKMEĞİMİZ, SUYUMUZ, HAVAMIZ VE KÜLTÜRÜMÜZ BOZULDU
Bir ülkenin gerçek zenginliği yalnızca parası, fabrikaları, yolları ve binaları değildir. Asıl zenginlik, insanının sağlıklı yaşaması, doğru beslenmesi, iyi eğitim alması ve düşünebilen bir karaktere sahip olmasıdır.
Bugün dönüp kendimize bakmamız gerekiyor. Ne yiyoruz, ne içiyoruz, nasıl bir havayı soluyoruz ve nasıl bir kültürün içinde yaşıyoruz?
Soframızdaki ekmekten içtiğimiz suya, soluduğumuz havadan okuduğumuz kitaplara kadar pek çok konuda ciddi sorunlarımız var. Üstelik bunların birçoğunu artık sıradan kabul ediyoruz.
Eskiden ekmek, su ve hava hayatın en temel nimetleri olarak görülürdü. Bugün ise bunların sağlıklı olup olmadığını sorgulamak zorunda kalıyoruz. Ekmeğin nasıl üretildiği, gıdaların hangi işlemlerden geçtiği, içtiğimiz suyun ne kadar güvenilir olduğu ve şehirlerimizin ne kadar temiz hava sunduğu hepimizin meselesidir.
Ekmeğin rengi beyazladıkça kalitesinin arttığını zanneden bir anlayışla yıllarca yaşadık. Oysa tam tahıllı ekmekler, yeterli lif içeriği ve dengeli beslenme açısından önemli bir yere sahiptir. Gıdanın yalnızca görüntüsüne değil, içeriğine ve üretim biçimine de dikkat etmeliyiz. Aynı şekilde katkı maddelerinin kullanımı da bilimsel ölçütlerle denetlenmeli, tüketici ne satın aldığını bilmelidir.
Su meselesi de en az ekmek kadar önemlidir. İnsanlar içtikleri suyun güvenilir olduğundan emin olmak ister. Bunun yolu söylentilerden değil, düzenli denetimden, şeffaf analizlerden ve kamuoyuyla paylaşılan bilimsel sonuçlardan geçer. Şişelenmiş suyun da şebeke suyunun da kalitesi bağımsız ve güvenilir biçimde kontrol edilmelidir.
Hava kirliliği ise özellikle büyük şehirlerde üzerinde daha fazla durulması gereken bir sorundur. Betonlaşma, yoğun trafik, plansız yapılaşma ve yeşil alanların azalması şehir hayatını zorlaştırıyor. Bir şehirde yaşamak, yalnızca bir evin içinde barınmak değildir. Temiz havaya, yeşil alanlara, güvenli sokaklara ve insanca yaşayabileceğimiz bir çevreye sahip olmaktır.
Bütün bunlar muhalefet etmek için dile getirilecek meseleler değildir. Sağlıklı gıda, temiz su ve temiz hava siyasi tartışmaların üzerinde tutulması gereken ortak ihtiyaçlarımızdır. Hangi parti yönetimde olursa olsun, vatandaşın sağlığını korumak kamunun temel sorumluluğudur.
Fakat burada başka bir mesele daha var: Sağlık kuruluşlarımızın sayısı artarken neden sağlıklı yaşam bilincini aynı ölçüde geliştiremiyoruz? Hastaneler, doktorlar ve ilaçlar elbette gereklidir. Ancak sağlığı korumak, yalnızca hastalandıktan sonra tedavi aramakla sınırlı değildir. Doğru beslenmeyi, hareketli yaşamı, çevre temizliğini ve koruyucu sağlık hizmetlerini de önemsemeliyiz.
Asıl dikkat çekmek istediğim ikinci mesele ise kültürdür.
Çünkü yalnızca bedenimiz değil, düşünce dünyamız da beslenmeye ihtiyaç duyar.
Bir toplumun kültür düzeyi, kaç kişinin diploma aldığıyla veya kaç okul binası yaptığıyla ölçülemez. İnsanların ne kadar okuduğuna, okuduklarını ne kadar anladığına, olayları nasıl değerlendirdiğine ve düşüncelerini hangi bilgiye dayandırdığına da bakmak gerekir.
Bizde çoğu zaman konuşmak, bilmekle; bir konuda fikir sahibi olmak, o konuyu araştırmakla karıştırılıyor. Bir mesele hakkında birkaç cümle kuran insan, kendisini o meselenin uzmanı sayabiliyor. Oysa bilgi, yalnızca duymakla değil; okumak, araştırmak, karşılaştırmak ve düşünmekle oluşur.
Sözlü kültürün kendine özgü bir değeri vardır. Büyüklerimizin tecrübeleri, halk hikâyeleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan birikim önemlidir. Ancak bilgiyi yalnızca kulaktan kulağa aktarmakla yetinirsek yanlışlar da aynı şekilde yayılır. Yazılı kaynaklara, bilimsel çalışmalara ve kayıtlı bilgiye ihtiyaç duyarız.
Bir toplumun ilerlemesi için okuma alışkanlığının yaygınlaşması şarttır. Kitap okumak yalnızca sınav kazanmak veya meslek sahibi olmak için yapılmamalıdır. Tarihi, edebiyatı, felsefeyi, sanatı, mimariyi ve şehir kültürünü anlamak için de okumalıyız.
Gençlerimiz yalnızca diploma peşinde koşmamalı; dünyayı tanımaya, kendisini geliştirmeye ve hayatı anlamaya da zaman ayırmalıdır. Çünkü diploma insana bir kapı açabilir ama o kapının ardında nasıl bir insan olacağını tek başına belirleyemez.
Okullarımızın gençlere kazandırması gereken en önemli özelliklerden biri, ömür boyu öğrenme alışkanlığıdır. Kütüphaneler süs olsun diye kurulmaz. Kitaplar raflarda beklesin diye yayımlanmaz. Belediyeler, üniversiteler, okullar ve sivil toplum kuruluşları nitelikli kitapları herkesin ulaşabileceği fiyatlarla yaygınlaştırmalıdır.
Japonya gibi ülkelerin gelişimini incelerken yalnızca fabrikalarına, teknolojilerine ve ekonomik göstergelerine bakmak yeterli değildir. Eğitim anlayışlarını, çalışma disiplinlerini, kurumsal düzenlerini ve bilgiye verdikleri önemi de araştırmak gerekir. Başka ülkelerin başarısını anlamak, kendi eksiklerimizi görebilmekle başlar.
Burada sorumluluk yalnızca devlete ait değildir. Ailelerin, öğretmenlerin, akademisyenlerin, gazetecilerin ve toplumun bütün kesimlerinin üzerine düşen görevler vardır. Televizyonların ve dijital mecraların yalnızca tüketimi ve gösterişi teşvik etmesi yerine, insanları bilgilendiren ve düşündüren içeriklere daha fazla yer vermesi gerekir.
Çünkü sağlıklı bir toplum, yalnızca sağlıklı gıdayla değil, sağlıklı düşünceyle de ayakta kalır.
Ekmeğimizin, suyumuzun ve havamızın kalitesini korumak zorundayız. Ama aynı zamanda düşüncemizin, dilimizin ve kültürümüzün kalitesini de korumalıyız.
Biri bedenimizi, diğeri zihnimizi ve karakterimizi besler. Bedenini ihmal eden insan sağlık sorunlarıyla, düşünce dünyasını ihmal eden toplum ise cehaletle mücadele etmek zorunda kalır.
Artık yalnızca daha fazla üretmeyi, daha fazla tüketmeyi ve daha fazla bina yapmayı konuşmamalıyız. Nasıl daha sağlıklı, daha bilgili, daha adaletli ve daha kültürlü bir toplum olabileceğimizi de konuşmalıyız.
Çünkü gerçek kalkınma, insanın hem bedenini hem zihnini hem de karakterini geliştirebildiği zaman başlar.