Bir toplumda para kazanmak, üretmekten; faiz geliri elde etmek, emek vermekten; rant sağlamak, değer üretmekten daha cazip hâle gelmişse orada ciddi bir sorun var demektir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur. İnsanlar çalışarak, üreterek ve ticaret yaparak kazanmak yerine, parasını parayla çoğaltmanın yollarını arıyor. Emeğin, alın terinin ve üretimin değeri azalırken kolay kazanç arayışı giderek büyüyor.
Elbette para kazanmak ayıp değildir. Ticaret yapmak, yatırımda bulunmak, işletme kurmak ve servet sahibi olmak da başlı başına yanlış değildir. Asıl mesele, paranın nasıl kazanıldığı ve hangi amaçla kullanıldığıdır. Para bir araç olmaktan çıkıp hayatın tek ölçüsü hâline geldiğinde, insanın değerleri de değişmeye başlar.
Faiz, borç yükü, yüksek finansman maliyetleri ve üretimden kopuk kazanç anlayışı yalnızca ekonomiyi değil, toplumun geleceğini de etkiliyor. İşini büyütmek, fabrika kurmak, yeni istihdam oluşturmak isteyen insanlar yüksek maliyetlerle mücadele ederken, emeğe dayanmayan kazanç yollarının daha cazip görülmesi ekonomik dengeleri bozuyor.
Bir ülkede sanayici üretim yapmakta, esnaf ayakta kalmakta, çiftçi tarlasını ekmekte zorlanıyorsa buna yalnızca kişisel başarısızlık olarak bakamayız. Üretimi, emeği ve girişimciliği destekleyen; borçlanmayı ve rantı teşvik eden düzeni sorgulamak gerekir.
Daha da düşündürücü olan, insanlara ahlakı, dürüstlüğü ve paylaşmayı anlatan bazı çevrelerin de para ve güç karşısında aynı sınavı verememesidir. İnanç üzerinden itibar kazanıp bunu servet edinmenin, makam elde etmenin veya insanları kendi çıkarı etrafında toplamanın aracına dönüştürmek, temsil edildiği söylenen değerlere zarar verir.
Bir insanın ne kadar konuştuğuna değil, nasıl yaşadığına bakmak gerekir. Bir kurumun ne kadar para topladığına değil, o parayı nasıl kazandığına, nasıl kullandığına ve hesabını ne kadar açık verdiğine bakılmalıdır.
Çünkü güzel sözler, yanlış kazançları doğru hâle getirmez. Bir işe dinî veya ahlaki bir isim vermek de o işin niteliğini kendiliğinden değiştirmez. Herkesin kendi kazancını, yöntemlerini ve sorumluluklarını sorgulaması gerekir.
Bugün toplum olarak yeniden düşünmemiz gereken şey, zenginliğin kendisinden çok, zenginliğe yüklediğimiz anlamdır. Başarıyı yalnızca sahip olunan evlerle, arabalarla, şirketlerle ve banka hesaplarıyla ölçersek insanın karakterini, emeğini ve topluma katkısını gözden kaçırırız.
Oysa gerçek kalkınma, yalnızca para biriktirmek değildir. Üretmek, istihdam sağlamak, gençlere iş imkânı sunmak, adil bir ekonomik düzen kurmak ve kazandığını topluma fayda sağlayacak biçimde değerlendirmektir.
Bir ülkede herkes faizden, ranttan ve kolay kazançtan pay almaya çalışırken kim üretim yapacak? Kim fabrikayı kuracak, kim tarlayı ekecek, kim yeni bir fikir geliştirecek, kim risk alıp istihdam sağlayacak?
Bu soruların cevabı, yalnızca ekonominin değil, geleceğimizin de cevabıdır.
Tarih bize şunu gösteriyor: Toplumlar yalnızca yoksulluk yüzünden değil, değerlerini kaybettiklerinde, adaleti ihmal ettiklerinde ve kısa vadeli çıkarları ortak geleceğin önüne koyduklarında da zayıflarlar.
Mesele çok para kazanmak değil, paranın karşısında değerlerini kaybetmemektir.
Çünkü para insanın elinde bir araç olarak kaldığında fayda sağlar. İnsanın aklını, vicdanını ve bütün kararlarını yönetmeye başladığında ise en büyük amaç hâline gelir. Bir toplum için asıl tehlike de tam bu noktada başlar.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Şayık
PARA HER ŞEYİN ÖNÜNE GEÇERSE
Bir toplumda para kazanmak, üretmekten; faiz geliri elde etmek, emek vermekten; rant sağlamak, değer üretmekten daha cazip hâle gelmişse orada ciddi bir sorun var demektir.
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken meselelerden biri de budur. İnsanlar çalışarak, üreterek ve ticaret yaparak kazanmak yerine, parasını parayla çoğaltmanın yollarını arıyor. Emeğin, alın terinin ve üretimin değeri azalırken kolay kazanç arayışı giderek büyüyor.
Elbette para kazanmak ayıp değildir. Ticaret yapmak, yatırımda bulunmak, işletme kurmak ve servet sahibi olmak da başlı başına yanlış değildir. Asıl mesele, paranın nasıl kazanıldığı ve hangi amaçla kullanıldığıdır. Para bir araç olmaktan çıkıp hayatın tek ölçüsü hâline geldiğinde, insanın değerleri de değişmeye başlar.
Faiz, borç yükü, yüksek finansman maliyetleri ve üretimden kopuk kazanç anlayışı yalnızca ekonomiyi değil, toplumun geleceğini de etkiliyor. İşini büyütmek, fabrika kurmak, yeni istihdam oluşturmak isteyen insanlar yüksek maliyetlerle mücadele ederken, emeğe dayanmayan kazanç yollarının daha cazip görülmesi ekonomik dengeleri bozuyor.
Bir ülkede sanayici üretim yapmakta, esnaf ayakta kalmakta, çiftçi tarlasını ekmekte zorlanıyorsa buna yalnızca kişisel başarısızlık olarak bakamayız. Üretimi, emeği ve girişimciliği destekleyen; borçlanmayı ve rantı teşvik eden düzeni sorgulamak gerekir.
Daha da düşündürücü olan, insanlara ahlakı, dürüstlüğü ve paylaşmayı anlatan bazı çevrelerin de para ve güç karşısında aynı sınavı verememesidir. İnanç üzerinden itibar kazanıp bunu servet edinmenin, makam elde etmenin veya insanları kendi çıkarı etrafında toplamanın aracına dönüştürmek, temsil edildiği söylenen değerlere zarar verir.
Bir insanın ne kadar konuştuğuna değil, nasıl yaşadığına bakmak gerekir. Bir kurumun ne kadar para topladığına değil, o parayı nasıl kazandığına, nasıl kullandığına ve hesabını ne kadar açık verdiğine bakılmalıdır.
Çünkü güzel sözler, yanlış kazançları doğru hâle getirmez. Bir işe dinî veya ahlaki bir isim vermek de o işin niteliğini kendiliğinden değiştirmez. Herkesin kendi kazancını, yöntemlerini ve sorumluluklarını sorgulaması gerekir.
Bugün toplum olarak yeniden düşünmemiz gereken şey, zenginliğin kendisinden çok, zenginliğe yüklediğimiz anlamdır. Başarıyı yalnızca sahip olunan evlerle, arabalarla, şirketlerle ve banka hesaplarıyla ölçersek insanın karakterini, emeğini ve topluma katkısını gözden kaçırırız.
Oysa gerçek kalkınma, yalnızca para biriktirmek değildir. Üretmek, istihdam sağlamak, gençlere iş imkânı sunmak, adil bir ekonomik düzen kurmak ve kazandığını topluma fayda sağlayacak biçimde değerlendirmektir.
Bir ülkede herkes faizden, ranttan ve kolay kazançtan pay almaya çalışırken kim üretim yapacak? Kim fabrikayı kuracak, kim tarlayı ekecek, kim yeni bir fikir geliştirecek, kim risk alıp istihdam sağlayacak?
Bu soruların cevabı, yalnızca ekonominin değil, geleceğimizin de cevabıdır.
Tarih bize şunu gösteriyor: Toplumlar yalnızca yoksulluk yüzünden değil, değerlerini kaybettiklerinde, adaleti ihmal ettiklerinde ve kısa vadeli çıkarları ortak geleceğin önüne koyduklarında da zayıflarlar.
Mesele çok para kazanmak değil, paranın karşısında değerlerini kaybetmemektir.
Çünkü para insanın elinde bir araç olarak kaldığında fayda sağlar. İnsanın aklını, vicdanını ve bütün kararlarını yönetmeye başladığında ise en büyük amaç hâline gelir. Bir toplum için asıl tehlike de tam bu noktada başlar.