Kimse kusura bakmasın; çağımızın en büyük yalanı, daha çok şeye sahip olunca daha mutlu olacağımızdır.
Evler büyüdü ama aileler küçüldü. Arabalar lüksleşti ama sabrımız tükendi. Telefonlar akıllandı ama insanlar birbirini dinlemeyi unuttu. Her geçen gün hayatı kolaylaştıran yeni bir teknoloji çıkıyor, buna rağmen insanların yüzü bir türlü gülmüyor.
Sabah telefona bakmadan güne başlayamıyoruz. Sofrada telefon, misafirlikte telefon, yürürken telefon, hatta aynı evde yaşayan insanlar bile birbirine bakmak yerine ekrana bakıyor. Cebimizde taşıdığımız o cihaz artık birçok kişi için ihtiyaç olmaktan çıktı; zamanı, dikkati ve hayatı tüketen bir bağımlılığa dönüştü.
Bir tarafta hız çılgınlığı var. Daha hızlı internet, daha hızlı otomobil, daha hızlı yaşam… Ama kimse “Biraz duralım.” demiyor. Sürekli koşuyoruz. Peki nereye? Bilen var mı?
Beton yükseldikçe insan küçüldü. Gökdelenler medeniyetin değil, çoğu zaman yalnızlığın simgesi hâline geldi. Aynı apartmanda oturan insanlar birbirinin cenazesinden bile haber alamıyor. Komşuluk yerini kapalı kapılara, samimiyet yerini güvenlik kameralarına bıraktı.
Son model telefonuyla övünen de var, makam aracıyla hava atan da… Fakat geceleri başını yastığa koyduğunda içi rahat olan kaç kişi var? Asıl soru budur.
Tüketmeyi hayatın amacı hâline getirdik. İhtiyacımız olmadığı hâlde alışveriş yapıyor, kullanmayacağımız eşyaları dolduruyor, sonra da neden huzursuz olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Oysa eşya çoğaldıkça huzur değil, çoğu zaman yük artıyor.
Çocuklarımızı da bu yarışın içine sürüklüyoruz. Karakterden önce kariyeri, ahlaktan önce başarıyı, insanlıktan önce kazancı öğretiyoruz. Sonra da “Bu gençlik neden değişti?” diye hayıflanıyoruz. Değişen sadece gençlik değil; önce büyükler değişti.
Bugün insanlar açlıktan çok sevgisizlikten, yalnızlıktan ve değersizlik duygusundan yoruluyor. Aynı sofrada oturan aile bireyleri bile birbirine iki cümle kurmadan kalkıyor. Herkes birbirine çok yakın, ama gönüller birbirinden kilometrelerce uzak.
Hayat, doğum ile ölüm arasındaki kısa bir emanettir. Bu emaneti ekranlara, gösterişe ve bitmeyen hırslara kurban edersek geriye sadece pişmanlık kalır. Çünkü vakit geri gelmez, ömür tekrar başlamaz.
Kendimize şu soruyu sormanın zamanı çoktan geldi: Hayatı mı yönetiyoruz, yoksa alışkanlıklarımız mı bizi yönetiyor?
Konforumuz gerçekten arttı. Ama huzurumuz azaldı. Çünkü modern hayat bize daha iyi yaşamayı öğrettiğini iddia ederken, insan gibi yaşamayı unutturdu.
Gerçek zenginlik banka hesabında değil, gönül hesabındadır. Gerçek mutluluk vitrinde değil, vicdandadır. İnsan, sahip olduklarıyla değil; kaybetmediği değerleriyle insandır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Şayık
Konforumuz Arttı, Huzurumuz Azaldı
Kimse kusura bakmasın; çağımızın en büyük yalanı, daha çok şeye sahip olunca daha mutlu olacağımızdır.
Evler büyüdü ama aileler küçüldü. Arabalar lüksleşti ama sabrımız tükendi. Telefonlar akıllandı ama insanlar birbirini dinlemeyi unuttu. Her geçen gün hayatı kolaylaştıran yeni bir teknoloji çıkıyor, buna rağmen insanların yüzü bir türlü gülmüyor.
Sabah telefona bakmadan güne başlayamıyoruz. Sofrada telefon, misafirlikte telefon, yürürken telefon, hatta aynı evde yaşayan insanlar bile birbirine bakmak yerine ekrana bakıyor. Cebimizde taşıdığımız o cihaz artık birçok kişi için ihtiyaç olmaktan çıktı; zamanı, dikkati ve hayatı tüketen bir bağımlılığa dönüştü.
Bir tarafta hız çılgınlığı var. Daha hızlı internet, daha hızlı otomobil, daha hızlı yaşam… Ama kimse “Biraz duralım.” demiyor. Sürekli koşuyoruz. Peki nereye? Bilen var mı?
Beton yükseldikçe insan küçüldü. Gökdelenler medeniyetin değil, çoğu zaman yalnızlığın simgesi hâline geldi. Aynı apartmanda oturan insanlar birbirinin cenazesinden bile haber alamıyor. Komşuluk yerini kapalı kapılara, samimiyet yerini güvenlik kameralarına bıraktı.
Son model telefonuyla övünen de var, makam aracıyla hava atan da… Fakat geceleri başını yastığa koyduğunda içi rahat olan kaç kişi var? Asıl soru budur.
Tüketmeyi hayatın amacı hâline getirdik. İhtiyacımız olmadığı hâlde alışveriş yapıyor, kullanmayacağımız eşyaları dolduruyor, sonra da neden huzursuz olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Oysa eşya çoğaldıkça huzur değil, çoğu zaman yük artıyor.
Çocuklarımızı da bu yarışın içine sürüklüyoruz. Karakterden önce kariyeri, ahlaktan önce başarıyı, insanlıktan önce kazancı öğretiyoruz. Sonra da “Bu gençlik neden değişti?” diye hayıflanıyoruz. Değişen sadece gençlik değil; önce büyükler değişti.
Bugün insanlar açlıktan çok sevgisizlikten, yalnızlıktan ve değersizlik duygusundan yoruluyor. Aynı sofrada oturan aile bireyleri bile birbirine iki cümle kurmadan kalkıyor. Herkes birbirine çok yakın, ama gönüller birbirinden kilometrelerce uzak.
Hayat, doğum ile ölüm arasındaki kısa bir emanettir. Bu emaneti ekranlara, gösterişe ve bitmeyen hırslara kurban edersek geriye sadece pişmanlık kalır. Çünkü vakit geri gelmez, ömür tekrar başlamaz.
Kendimize şu soruyu sormanın zamanı çoktan geldi: Hayatı mı yönetiyoruz, yoksa alışkanlıklarımız mı bizi yönetiyor?
Konforumuz gerçekten arttı. Ama huzurumuz azaldı. Çünkü modern hayat bize daha iyi yaşamayı öğrettiğini iddia ederken, insan gibi yaşamayı unutturdu.
Gerçek zenginlik banka hesabında değil, gönül hesabındadır. Gerçek mutluluk vitrinde değil, vicdandadır. İnsan, sahip olduklarıyla değil; kaybetmediği değerleriyle insandır.