Amerika Venezuela’ya operasyon yapıyor. Bir devlet başkanı hedef alınıyor. Hukuk yok, egemenlik yok, Birleşmiş Milletler yok. Sonra tanıdık bir cümle düşüyor ajanslara: “Tarafları itidalli olmaya davet ediyoruz.”
Durup sormak gerekiyor: Hangi taraflar?
Bir tarafta dünyanın en büyük askeri gücü, diğer tarafta kuşatma altındaki bir ülke. Bu mudur taraf? Bu mudur denge?
İtidal denilen şey nedir burada?
“Devlet başkanını alabilirsin ama sert davranma mı?”
“Operasyon yap, ülkenin egemenliğini çiğne ama dikkatli ol, görüntü çirkin olmasın mı?”
Bu çağrılar artık diplomasi değil, alışkanlık. Güçlünün yaptığı her şey normalleştiriliyor, mazlumdan ise sürekli “sakin olması” isteniyor. Yumruğu atan serbest, darbe alan uysal olacak. Adalet böyle mi sağlanıyor?
Amerika ne isterse yapıyor. Hukuk tanımadan, bağımsızlık tanımadan, karşısındakinin de bir devlet olduğunu umursamadan. Sonra dünya izliyor. İtiraz yok. Yaptırım yok. Bedel yok. Sadece kelimeler var: itidal, çağrı, endişe…
Ama bu kelimelerin artık bir karşılığı kalmadı.
Çünkü itidal, güçlüden istenmiyor.
Çünkü hukuk, güçsüze hatırlatılıyor.
Çünkü “uluslararası düzen” denilen şey, güçlünün düzeninden ibaret.
Eğer bir ülke, başka bir ülkenin liderini operasyonla alabiliyorsa ve buna verilen tek tepki “itidalli olun” demekse, ortada ne hukuk vardır ne düzen. Sadece şu mesaj vardır:
“Ben güçlüyüm, yaparım.”
Ve dünya bunu izler.
Sonra da şaşırır: Neden kimse bu düzene inanmıyor diye.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Şayık
İtidal Kime, Neye?
Amerika Venezuela’ya operasyon yapıyor. Bir devlet başkanı hedef alınıyor. Hukuk yok, egemenlik yok, Birleşmiş Milletler yok. Sonra tanıdık bir cümle düşüyor ajanslara: “Tarafları itidalli olmaya davet ediyoruz.”
Durup sormak gerekiyor: Hangi taraflar?
Bir tarafta dünyanın en büyük askeri gücü, diğer tarafta kuşatma altındaki bir ülke. Bu mudur taraf? Bu mudur denge?
İtidal denilen şey nedir burada?
“Devlet başkanını alabilirsin ama sert davranma mı?”
“Operasyon yap, ülkenin egemenliğini çiğne ama dikkatli ol, görüntü çirkin olmasın mı?”
Bu çağrılar artık diplomasi değil, alışkanlık. Güçlünün yaptığı her şey normalleştiriliyor, mazlumdan ise sürekli “sakin olması” isteniyor. Yumruğu atan serbest, darbe alan uysal olacak. Adalet böyle mi sağlanıyor?
Amerika ne isterse yapıyor. Hukuk tanımadan, bağımsızlık tanımadan, karşısındakinin de bir devlet olduğunu umursamadan. Sonra dünya izliyor. İtiraz yok. Yaptırım yok. Bedel yok. Sadece kelimeler var: itidal, çağrı, endişe…
Ama bu kelimelerin artık bir karşılığı kalmadı.
Çünkü itidal, güçlüden istenmiyor.
Çünkü hukuk, güçsüze hatırlatılıyor.
Çünkü “uluslararası düzen” denilen şey, güçlünün düzeninden ibaret.
Eğer bir ülke, başka bir ülkenin liderini operasyonla alabiliyorsa ve buna verilen tek tepki “itidalli olun” demekse, ortada ne hukuk vardır ne düzen. Sadece şu mesaj vardır:
“Ben güçlüyüm, yaparım.”
Ve dünya bunu izler.
Sonra da şaşırır: Neden kimse bu düzene inanmıyor diye.