İnsan ömrü boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Daha iyi bir iş, daha yüksek bir makam, daha fazla kazanç, daha konforlu bir hayat… Fakat bütün bu arayışların içinde çoğu zaman en önemli soruyu ihmal ederiz: “Nasıl bir insan olmalıyım?”
Oysa insanın değeri, sahip olduklarıyla değil; yaşadığı değerlerle ölçülür.
İyi bir hayatın ilk şartı adalettir. Ancak adalet sadece başkalarına karşı gösterilecek bir erdem değildir. İnsan önce kendisine adaletli davranmalıdır. Kendini ihmal etmek, inancını öğrenmemek, görevlerini yerine getirmemek, bedenine ve ruhuna zarar vermek de bir haksızlıktır. Kendisine adil olamayanın başkalarına adalet dağıtması kolay değildir.
Ardından aile gelir, komşu gelir, iş arkadaşı gelir, toplum gelir. Hiç kimsenin hakkını yememek, kimsenin ekmeğiyle oynamamak, makamı ve gücü başkalarına üstünlük kurmak için kullanmamak, insan olmanın en temel ölçülerindendir.
Dilimiz de büyük bir emanettir. Yalan, iftira, gıybet ve fitne; sadece bir kişiyi değil, bazen bir aileyi, bir kurumu hatta bir toplumu yaralayabilir. Bir sözün tamir edemeyeceği yaralar açtığını tarih boyunca defalarca gördük. Bu yüzden konuşmadan önce düşünmek, yazmadan önce vicdana danışmak gerekir.
Bugünün dünyasında insanlar gösterişi başarı zannediyor. Daha büyük ev, daha pahalı otomobil, en yeni telefon, en ünlü marka… Oysa bunların hiçbiri insanı gerçekten değerli kılmaz. Gerçek zenginlik; kanaat edebilmekte, israftan kaçınabilmekte ve sahip olduklarını paylaşabilmektedir.
Makam da servet de insana emanet olarak verilmiştir. Çalışan işini hakkıyla yapmalı, yönetici adaletle davranmalı, kamu malını kendi malı gibi görmemelidir. Çünkü emanete sadakat sadece hukukun değil, vicdanın da gereğidir.
Hayat, sadece almak üzerine kurulamaz. Veren el olabilmek, ihtiyaç sahibini gözetebilmek, imkânı olanın paylaşabilmesi hem toplumu güçlendirir hem de insanın gönlünü zenginleştirir. Yardımın değeri büyüklüğünde değil, samimiyetindedir.
Belki de insanın en zor mücadelesi kendi nefsiyle verdiği mücadeledir. Kibir, gösteriş, şöhret tutkusu ve “Ben oldum.” duygusu, fark edilmeden insanı tüketen hastalıklardır. Oysa olgun insan, her gün kendini sorgulayan, hatalarını görebilen ve öğrenmeye devam edendir.
Bu dünya kimseye kalmadı. Dün büyük görünen nice isim bugün sadece hatıralarda yaşıyor. Geride kalan ise makamlar değil, güzel ahlak; servet değil, hayırla anılan bir isimdir.
İşte bu yüzden hayatın pusulasını şaşırmamak gerekir. Adaletli olmak, dürüst yaşamak, emanete sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, israftan uzak durmak, tevazuyu elden bırakmamak ve insanlara faydalı olmaya çalışmak…
Belki de bütün mesele budur.
Çünkü insan, ardında bıraktığı servetle değil; bıraktığı izlerle hatırlanır. Ve en güzel iz, güzel ahlakla yaşanmış bir ömürdür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mustafa Şayık
Hayatın Pusulası
İnsan ömrü boyunca birçok şeyin peşinden koşar. Daha iyi bir iş, daha yüksek bir makam, daha fazla kazanç, daha konforlu bir hayat… Fakat bütün bu arayışların içinde çoğu zaman en önemli soruyu ihmal ederiz: “Nasıl bir insan olmalıyım?”
Oysa insanın değeri, sahip olduklarıyla değil; yaşadığı değerlerle ölçülür.
İyi bir hayatın ilk şartı adalettir. Ancak adalet sadece başkalarına karşı gösterilecek bir erdem değildir. İnsan önce kendisine adaletli davranmalıdır. Kendini ihmal etmek, inancını öğrenmemek, görevlerini yerine getirmemek, bedenine ve ruhuna zarar vermek de bir haksızlıktır. Kendisine adil olamayanın başkalarına adalet dağıtması kolay değildir.
Ardından aile gelir, komşu gelir, iş arkadaşı gelir, toplum gelir. Hiç kimsenin hakkını yememek, kimsenin ekmeğiyle oynamamak, makamı ve gücü başkalarına üstünlük kurmak için kullanmamak, insan olmanın en temel ölçülerindendir.
Dilimiz de büyük bir emanettir. Yalan, iftira, gıybet ve fitne; sadece bir kişiyi değil, bazen bir aileyi, bir kurumu hatta bir toplumu yaralayabilir. Bir sözün tamir edemeyeceği yaralar açtığını tarih boyunca defalarca gördük. Bu yüzden konuşmadan önce düşünmek, yazmadan önce vicdana danışmak gerekir.
Bugünün dünyasında insanlar gösterişi başarı zannediyor. Daha büyük ev, daha pahalı otomobil, en yeni telefon, en ünlü marka… Oysa bunların hiçbiri insanı gerçekten değerli kılmaz. Gerçek zenginlik; kanaat edebilmekte, israftan kaçınabilmekte ve sahip olduklarını paylaşabilmektedir.
Makam da servet de insana emanet olarak verilmiştir. Çalışan işini hakkıyla yapmalı, yönetici adaletle davranmalı, kamu malını kendi malı gibi görmemelidir. Çünkü emanete sadakat sadece hukukun değil, vicdanın da gereğidir.
Hayat, sadece almak üzerine kurulamaz. Veren el olabilmek, ihtiyaç sahibini gözetebilmek, imkânı olanın paylaşabilmesi hem toplumu güçlendirir hem de insanın gönlünü zenginleştirir. Yardımın değeri büyüklüğünde değil, samimiyetindedir.
Belki de insanın en zor mücadelesi kendi nefsiyle verdiği mücadeledir. Kibir, gösteriş, şöhret tutkusu ve “Ben oldum.” duygusu, fark edilmeden insanı tüketen hastalıklardır. Oysa olgun insan, her gün kendini sorgulayan, hatalarını görebilen ve öğrenmeye devam edendir.
Bu dünya kimseye kalmadı. Dün büyük görünen nice isim bugün sadece hatıralarda yaşıyor. Geride kalan ise makamlar değil, güzel ahlak; servet değil, hayırla anılan bir isimdir.
İşte bu yüzden hayatın pusulasını şaşırmamak gerekir. Adaletli olmak, dürüst yaşamak, emanete sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, israftan uzak durmak, tevazuyu elden bırakmamak ve insanlara faydalı olmaya çalışmak…
Belki de bütün mesele budur.
Çünkü insan, ardında bıraktığı servetle değil; bıraktığı izlerle hatırlanır. Ve en güzel iz, güzel ahlakla yaşanmış bir ömürdür.