Hava Durumu

Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (VIII)

Yazının Giriş Tarihi: 04.11.2026 13:14
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.11.2026 13:20

Aynı Sırada Oturmak, Aynı Evden Gelmek Değildir!
Önceki bölümde, çocuğun eline testiyi verirken ona duyduğumuz güvenden söz ettim. O testi, çocuğa verdiğimiz sorumluluğu, hata yapma ihtimalini ve bizim bu ihtimal karşısındaki tutumumuzu anlatıyordu.

Elbette testinin kıymetini, taşındığı hayatın içinden düşünmek gerekir. Suyun musluktan akmadığı, eve ve tarlaya uzaklardan taşındığı günlerde kırılan testi, dökülen su kadar, yeniden yürünecek yol demekti. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Çoban Çeşmesi şiirindeki suyun sesini biraz da o hayatın içinden dinlemeliyiz. Çeşme, insanın da hayvanın da susuzluğunu giderdiği, yorgunluğuna soluk verdiği bir duraktı.

Fakat hayatın güçlüğünü anlamak, çocuğu daha yanlış yapmadan korkutmayı haklı çıkarmaz. Testinin kıymetini öğretirken çocuğa kendi kıymetini unutturmamalıyız. Onun da yorulan kolları, tökezleyebilecek ayakları ve güvenilmeye ihtiyacı olan bir yüreği vardır.

Şimdi o çocuğun ardından biraz daha bakmak istiyorum.

Elinde testiyle yürüyüp giden her çocuk aynı yoldan mı geçiyor? Birinin rahatça taşıdığı yük, diğerinin ellerini neden titretiyor, adımlarını neden birbirine dolaştırıyor?

Her tohum kendi şahsına münhasırdır. Fakat neye dönüşeceğini konuşurken düştüğü toprağı, dokunduğu suyu, gördüğü güneşi, kendisine uzanan eli de düşünmek gerekir.

Aynı sınıfta oturan çocuklar aynı dersi dinler. Aynı soruyla karşılaşır, aynı zilin sesiyle teneffüse çıkarlar. Fakat sabah okul kapısından girerken geride bıraktıkları evler birbirine benzemez.

Birinin kendisine ait bir odası, çalışma masası vardır. Kitabını açık bırakabilir; döndüğünde aynı yerde bulacağını bilir. Diğeri, akşam yemeği kaldırıldıktan sonra sofranın bir ucuna defterini yerleştirir. Birinin anlamadığı soruyu sorabileceği bir yetişkini vardır. Diğerinin sorusu, evin geçim derdiyle günün yorgunluğu arasında daha sorulmadan kaybolur.

Ders aynı derstir. Fakat derse varıncaya kadar yaşananlar aynı değildir.

Sınıfta gördüğümüz, çocuğun hayatının yalnızca sahneye yansıyan kısmıdır. Bir de sahne gerisi vardır: Geceyi nasıl geçirdiği, sabaha nasıl uyandığı, kahvaltı yapıp yapmadığı, evden hangi kaygıyla çıktığı…

Biz çoğu zaman yalnızca sonucu görürüz:

“Ödevini yine yapmamış.”

Bu cümleyi söylemek ne kadar kolay. Arkasındaki hayatı öğrenmek ise zaman, dikkat, bazen de kendi hükmümüzden geri dönebilme cesareti istiyor.

Öğretmen arkadaşlarımdan biri anlatmıştı. Sekizinci sınıftaki öğrencisi Köksal, ödevini yapmamış; gözleri kıpkırmızı, sınıfta uyukluyormuş. Uyarıcı madde aldığı şüphesiyle onu azarlamış. Sonradan çocuğun geceleri cam bardak üreten bir fabrikada çalıştığını öğrenmiş. Gözlerinin kızarıklığını da sürekli ateşe bakmasına ve uykusuzluğuna bağlamıştı.

“Çok üzüldüm.” demişti.

Yapılmayan ödevi görmüştü; o ödevin yapılacağı saatlerde çocuğun nerede olduğunu bilmiyordu. Sınıfta kapanan gözlerini görmüş, geceleri ne kadar açık kalmak zorunda olduğunu sormamıştı.

Peki bu hikâyede yalnızca bir öğretmenin yanılgısı mı var? Bir çocuk geceleri çalışırken aileden okula, okuldan kamu yönetimine kadar herkes onun hayatının neresindeydi?

Çocuğun defterindeki boşlukları görüyoruz. Onu tanımakta bıraktığımız boşlukları kim görecek?

Bir okul gezisini düşünelim. Çocuk, “Ben zaten katılmak istemiyorum.” der. Biz de isteksizliğine inanırız. Oysa istemediğini söylemek, isteyip de gidemediğini anlatmaktan daha az incitiyor olabilir.

Her çocuk ailesinin maddi sıkıntısını anlatmaz. Bazen yaşına sığmayan bir incelikle evin sıkıntısını saklar. Biz onun ilgisizliğini konuşurken o, ailesinin mahcubiyetini taşıyordur.

Elbette her suskunluğun ardında yoksulluk, her eksikliğin ardında çaresizlik yoktur. Fakat bilmediğimiz bir hayat hakkında bu kadar çabuk hüküm verebilmemiz üzerinde düşünmeye değer.

Üstelik çocuk, anlatmak istese bile söze nereden başlayacağını bilemeyebilir. Evde bir yanlış ortaya çıktığında önce suçlama duymuşsa, okulda sorulan soruya da aynı korkuyla yaklaşabilir. Anne babanın kaygısıyla öğretmenin tavrı, farklı yerlerden gelip çocuğun üzerinde aynı sese dönüşebilir:

“Yine ne yaptın?”

Biz gerçeği öğrenmeye çalıştığımızı düşünürken çocuk kendini koruyacak cevabı arar. Söyleyeceği sözün anlaşılıp anlaşılmayacağından önce, başına ne getireceğini hesap eder.

Bir süre sonra yalnız bize anlatmaktan mı vazgeçer? Yoksa kendi duygusunu önemsemekten, kendi sözüne inanmaktan da mı uzaklaşır?

Eğitimde çocuğun kendisini ifade etmesini istiyoruz. Peki onu dinlerken duymaya hazır olduğumuz şey nedir? Yaşadıkları mı, bizim beklediğimiz cevap mı?

Bunları yazarken anne babanın kaygısını, öğretmenin çabasını küçümsemiyorum. Hayatın yükü bazen dinlemeye ayıracağımız zamanı tüketiyor. Kalabalık sınıflarda her öğrenciye yetişmeye çalışan öğretmene yalnızca sabır öğütleyerek bu sorumluluğu yerine getirmiş olamayız.

Öğretmenin kafası rahat olacak ki çocuğun zihnini meşgul edenleri fark edebilsin. Geçim kaygısıyla, yarının belirsizliğiyle, mesleğinin itibarını koruma endişesiyle sınıfa giren öğretmenin yükünü görmezden gelemeyiz. Çocuğu tanımak öğretmenin sorumluluğudur. Öğretmene bunu yapabileceği zamanı, sınıf şartlarını ve desteği sağlamak da yönetimin sorumluluğudur. Bakanlıktan okul idaresine kadar ihtiyaçları bilmek, kaynağı ulaştırmak, öğretmenin tek başına çözemediği güçlüğü birlikte üstlenmek gerekir.

Ancak öğretmen de içinde yaşadığı milletin değerlerini bilecek. Çocuğun evinde hangi sözün karşılık bulduğunu, hangi hatıranın saklandığını, hangi acının ve sevincin paylaşıldığını anlamaya çalışacak. Dilini, kültürünü, inancını, dayanışmasını tanımadığı bir toplumun çocuklarıyla nasıl sağlam bir bağ kurabilir? Öğrettiği bilginin o hayatın içinde nereye dokunduğunu düşünmeden çocuğun dünyasına ne kadar yaklaşabilir?

Neticede millet de daha büyük bir ailedir. Evlerimizin kapıları ayrı olsa da birbirimize karşı sorumluluğumuz o kapılarda bitmez. Köksal’ın gece çalışırken kaybettiği uykuyu, geziye gidemeyen çocuğun sakladığı mahcubiyeti bu büyük ailenin meselesi sayabiliyor muyuz? Emanete sahip çıkmayı, emeğe saygıyı, yardımlaşmayı değer biliyorsak bunların çocuğun hayatındaki karşılığını da aramak zorundayız.

Öğretmen, bu değerleri sözüyle ve davranışıyla çocuğa taşıyacak; çocuk da soru sorabilecek, düşündüğünü söyleyebilecek. İnsan, kendisine ait olanı anlayarak, üzerinde düşünerek benimser. Okul ile ev arasındaki güven de böyle büyür. Kendi güçlüğünü dile getirdiğinde dinlenen öğretmenin, çocuğun sözüne kulak vermesi için de alan açılmış olur.

Aileye bakarken de aynı dikkat gerekir. Toplantılarda boş kalan sandalyenin ardında ilgisizlik bulunabilir; işinden izin alamayan bir anne ya da baba da. Bunu öğrenmeden koyduğumuz ad, aramızdaki mesafeyi büyütür.

Yardımın sunuluşunda bile çocuğun onurunu gözetmek zorundayız. Herkesin içinde uzatılan bir defter, iyi niyetle verilse de çocuğun elinde ağırlaşabilir. Oysa onun o deftere yazacağı daha çok şey vardır: Merakı, yeteneği, kızgınlığı, sevinci… Cevabını aradığı sorular, düşlediği dünya…

Çocuğu yalnızca ihtiyacıyla gördüğümüzde bunları gözden kaçırıyoruz. Yalnızca sonucuyla değerlendirdiğimizde de o sonuca hangi yollardan gelindiğini unutuyoruz.

Aynı sırada oturmak, aynı evden gelmek değildir. Eğitimde adalet, bu farkı görüp karşısında sorumluluk alabilmeyi gerektirir.

Testiyi verirken “Sana güveniyorum.” diyebilmek için çocuğun taşıdığı öteki yükleri de görmeliyiz.

Peki döndüğünde, önce elindeki testiye mi bakacağız, yüzündeki ifadeye mi?

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.