Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (VII)
Yazının Giriş Tarihi: 28.10.2026 12:37
Yazının Güncellenme Tarihi: 28.10.2026 12:38
Testiyi Vermeden Tokat mı, Güven mi?
Önceki bölümlerde öğretmenliğime dönüp baktım. Bir öğrencinin siteminde, kızımın sorusunda kendi eksiklerimi aradım. Ne var ki, burada durup sorumluluğun çerçevesini biraz daha genişletmek gerekiyor.
Çocuğun hayatı sınıfın kapısında başlayıp, öğretmenin elini bıraktığı yerde sona ermiyor.
Eğitim; yönetim, öğretmen ve velinin birlikte taşıdığı bir sacayağına benzer. Ayaklardan biri aksadığında denge bozulur. Diğerleri bir süre daha fazla yük taşıyabilir; fakat bu, eksik olanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çocuk bu sacayağının tam merkezindedir. Yaşına uygun sorumlulukları elbette vardır. Ancak evi, okulu ve eğitim düzenini kurma yükünü onun omuzlarına bırakamayız. Yetişkinlerin kurduğu düzenin sonuçlarını yaşayan çocuğa, o düzenin bütün kusurlarının hesabını soramayız.
Bizim yetiştiğimiz kültürde korkuyu eğitimle özdeşleştiren sözler vardı. Çocuğa testiyi vermeden önce tokat atmayı öğütleyen anlayış da bunlardan biriydi: Testiyi kırdıktan sonra cezalandırmanın faydası olmayacağı söylenirdi.
Çocuk daha yola çıkmadan, işlemediği bir kusurun cezasıyla karşılanırdı.
Ben de bir dönem sertliğin, azarlamanın yanlışları önleyeceğini düşündüm. Katıldığım bir Network 21 seminerinde duyduklarım ise bu düşüncemi öyle sarstı ki kendimi saatte 180 kilometre hızla giden bir araçla duvara tosladım.
Konuşmanın kelimelerini birebir aktaramam. Ama bende bıraktığı anlam şuydu: İhtimal üzerine cezalandırmak yerine, başarıya yönlendirin.
Önceliğimiz güvensizlik yerine güven, olumsuzluk yerine olumlu düşünmek olmalı…
Birinde çocuğa daha başlamadan başarısızlık yakıştırılıyordu. Diğerinde ise yapabileceğine duyulan güven veriliyordu.
Ben niye olaylara böyle yaklaşmamıştım? Neden çocuğun yanlışını önlemeye çalışırken ona duyduğum güveni göstermeyi düşünmemiştim?
Zamanla kendime başka sorular da sormaya başladım: Korkuttuğumuz çocuk dikkatli olmayı mı öğreniyordu, yanlışını saklamayı mı? Elindeki testiyi mi düşünüyordu, dönüşte karşılaşacağı yüz ifademizi mi? Korkuyla cesaretini kırdığınız çocuktan başarı bekleyebilir misiniz?
Oysa testiyi verirken nasıl tutacağını gösterebiliriz. Taşıyabileceğinden ağırını yüklemeyebiliriz. Zorlandığında yardım isteyebileceğini anlatabilir, omzuna dokunup “Sana güveniyorum.” diyebiliriz.
Elbette bu güven, “Sana inandım; artık yanlış yapmaya hakkın yok.” baskısına dönüşmemeli. Testi kırıldığında da çocuk bizimle konuşabilmeli. Çünkü güvenin gerçek karşılığı, yalnızca başarı beklerken söylediğimiz sözlerde değil, bir aksilik olduğunda, bir şeyler yanlış gittiğinde gösterdiğimiz tavırla ortaya çıkar.
Güven, çocuğu hazırlamadan yola salmak değildir. Hazırlamak; denemesine fırsat vermek ve güçlükler karşısında sonuna kadar yanında durmaktır.
Evde de sınıfta da böyledir.
Anne baba her güçlüğü çocuğun önünden kaldırırsa, çocuğun sorumluluk alması zorlaşır. Her yanlışında sevgisini geri çeker gibi davranırsa bu kez yanlışını anlatması güçleşir. Çocuğun ihtiyacı hem sınırını bildiği hem de o sınırın içinde kendisini güvende hissettiği bir ilişkidir.
Öğretmen, tahtada yanlış cevap veren öğrenciye “Bunu da mı bilmiyorsun?” derse bir sonraki soruyu cevaplama ihtimalini ortadan kaldırır. “Bunu yeterince anlamamışsın galiba; şimdi nerede zorlandığına birlikte bakalım.” dediğinde ise yanlışın içinde öğrenmenin yolunu açar.
Peki bu okulları yönetenler? Bu kurumlardan sorumlu olanlar?
Öğretmenden sabır ve anlayış isterken onu dinlemeyen, her güçlüğü yalnızca sınıf hâkimiyeti meselesi sayan bir yönetim, istediği eğitim iklimini kendi eliyle zayıflatmaz mı?
Bakanlıktan okul idaresine kadar yönetenlerin görevi, öğretmenin rahat çalışacağı ortamı hazırlamaktır. Desteğe ihtiyaç duyduğu yerde öğretmeni yalnız bırakılmamaktır.
Güvenli okul, kuralsız okul değildir. Arkadaşını inciten çocuğun davranışı durdurulmalı, sorumluluğunu yerine getirmeyen çocuk, hatasını telafi etmeyi öğrenebilmelidir. Fakat davranışı düzeltmeye çalışırken kişiliğini mahkûm etmemeye de özen göstermeliyiz.
“Sen zaten hep böylesin.” cümlesi çocuğu bir hükmün içine kapatır. “Bu davranışın arkadaşını incitti; şimdi nasıl düzelteceğini konuşalım.” cümlesi sorumluluk verir, bir çıkış yolu da gösterir.
Pozitif disiplin, çocuğun yapabileceğine inanırken yanlışını düzeltmesine de rehberlik edilmelidir. Sınırları açık, yaklaşımı tutarlı, dili incitmeyen bir eğitim anlayışı olmalıdır.
Üstelik bu tutarlılık yetişkinler için de geçerlidir. Anne baba verdiği sözü tutmalı, öğretmen yanlış değerlendirmesini düzeltebilmeli, yönetici haksız kararından dönebilmelidir.
Biz kendi yanlışımızı kabul edemiyorsak, çocuğa hangi inandırıcılıkla “Hatalarından öğren.” diyeceğiz?
İşin aslı, çocuğun eline testiyi verirken ona güvenmek, testi kırıldığında da o güvenin arkasında sonuna kadar durabilmektir.
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Mehmet Yılmaz
Çocuklar Değişmedi, Biz Değişime Ayak Uyduramıyoruz (VII)
Testiyi Vermeden Tokat mı, Güven mi?
Önceki bölümlerde öğretmenliğime dönüp baktım. Bir öğrencinin siteminde, kızımın sorusunda kendi eksiklerimi aradım. Ne var ki, burada durup sorumluluğun çerçevesini biraz daha genişletmek gerekiyor.
Çocuğun hayatı sınıfın kapısında başlayıp, öğretmenin elini bıraktığı yerde sona ermiyor.
Eğitim; yönetim, öğretmen ve velinin birlikte taşıdığı bir sacayağına benzer. Ayaklardan biri aksadığında denge bozulur. Diğerleri bir süre daha fazla yük taşıyabilir; fakat bu, eksik olanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Çocuk bu sacayağının tam merkezindedir. Yaşına uygun sorumlulukları elbette vardır. Ancak evi, okulu ve eğitim düzenini kurma yükünü onun omuzlarına bırakamayız. Yetişkinlerin kurduğu düzenin sonuçlarını yaşayan çocuğa, o düzenin bütün kusurlarının hesabını soramayız.
Bizim yetiştiğimiz kültürde korkuyu eğitimle özdeşleştiren sözler vardı. Çocuğa testiyi vermeden önce tokat atmayı öğütleyen anlayış da bunlardan biriydi: Testiyi kırdıktan sonra cezalandırmanın faydası olmayacağı söylenirdi.
Çocuk daha yola çıkmadan, işlemediği bir kusurun cezasıyla karşılanırdı.
Ben de bir dönem sertliğin, azarlamanın yanlışları önleyeceğini düşündüm. Katıldığım bir Network 21 seminerinde duyduklarım ise bu düşüncemi öyle sarstı ki kendimi saatte 180 kilometre hızla giden bir araçla duvara tosladım.
Konuşmanın kelimelerini birebir aktaramam. Ama bende bıraktığı anlam şuydu: İhtimal üzerine cezalandırmak yerine, başarıya yönlendirin.
Önceliğimiz güvensizlik yerine güven, olumsuzluk yerine olumlu düşünmek olmalı…
Birinde çocuğa daha başlamadan başarısızlık yakıştırılıyordu. Diğerinde ise yapabileceğine duyulan güven veriliyordu.
Ben niye olaylara böyle yaklaşmamıştım? Neden çocuğun yanlışını önlemeye çalışırken ona duyduğum güveni göstermeyi düşünmemiştim?
Zamanla kendime başka sorular da sormaya başladım: Korkuttuğumuz çocuk dikkatli olmayı mı öğreniyordu, yanlışını saklamayı mı? Elindeki testiyi mi düşünüyordu, dönüşte karşılaşacağı yüz ifademizi mi? Korkuyla cesaretini kırdığınız çocuktan başarı bekleyebilir misiniz?
Oysa testiyi verirken nasıl tutacağını gösterebiliriz. Taşıyabileceğinden ağırını yüklemeyebiliriz. Zorlandığında yardım isteyebileceğini anlatabilir, omzuna dokunup “Sana güveniyorum.” diyebiliriz.
Elbette bu güven, “Sana inandım; artık yanlış yapmaya hakkın yok.” baskısına dönüşmemeli. Testi kırıldığında da çocuk bizimle konuşabilmeli. Çünkü güvenin gerçek karşılığı, yalnızca başarı beklerken söylediğimiz sözlerde değil, bir aksilik olduğunda, bir şeyler yanlış gittiğinde gösterdiğimiz tavırla ortaya çıkar.
Güven, çocuğu hazırlamadan yola salmak değildir. Hazırlamak; denemesine fırsat vermek ve güçlükler karşısında sonuna kadar yanında durmaktır.
Evde de sınıfta da böyledir.
Anne baba her güçlüğü çocuğun önünden kaldırırsa, çocuğun sorumluluk alması zorlaşır. Her yanlışında sevgisini geri çeker gibi davranırsa bu kez yanlışını anlatması güçleşir. Çocuğun ihtiyacı hem sınırını bildiği hem de o sınırın içinde kendisini güvende hissettiği bir ilişkidir.
Öğretmen, tahtada yanlış cevap veren öğrenciye “Bunu da mı bilmiyorsun?” derse bir sonraki soruyu cevaplama ihtimalini ortadan kaldırır. “Bunu yeterince anlamamışsın galiba; şimdi nerede zorlandığına birlikte bakalım.” dediğinde ise yanlışın içinde öğrenmenin yolunu açar.
Peki bu okulları yönetenler? Bu kurumlardan sorumlu olanlar?
Öğretmenden sabır ve anlayış isterken onu dinlemeyen, her güçlüğü yalnızca sınıf hâkimiyeti meselesi sayan bir yönetim, istediği eğitim iklimini kendi eliyle zayıflatmaz mı?
Bakanlıktan okul idaresine kadar yönetenlerin görevi, öğretmenin rahat çalışacağı ortamı hazırlamaktır. Desteğe ihtiyaç duyduğu yerde öğretmeni yalnız bırakılmamaktır.
Güvenli okul, kuralsız okul değildir. Arkadaşını inciten çocuğun davranışı durdurulmalı, sorumluluğunu yerine getirmeyen çocuk, hatasını telafi etmeyi öğrenebilmelidir. Fakat davranışı düzeltmeye çalışırken kişiliğini mahkûm etmemeye de özen göstermeliyiz.
“Sen zaten hep böylesin.” cümlesi çocuğu bir hükmün içine kapatır. “Bu davranışın arkadaşını incitti; şimdi nasıl düzelteceğini konuşalım.” cümlesi sorumluluk verir, bir çıkış yolu da gösterir.
Pozitif disiplin, çocuğun yapabileceğine inanırken yanlışını düzeltmesine de rehberlik edilmelidir. Sınırları açık, yaklaşımı tutarlı, dili incitmeyen bir eğitim anlayışı olmalıdır.
Üstelik bu tutarlılık yetişkinler için de geçerlidir. Anne baba verdiği sözü tutmalı, öğretmen yanlış değerlendirmesini düzeltebilmeli, yönetici haksız kararından dönebilmelidir.
Biz kendi yanlışımızı kabul edemiyorsak, çocuğa hangi inandırıcılıkla “Hatalarından öğren.” diyeceğiz?
İşin aslı, çocuğun eline testiyi verirken ona güvenmek, testi kırıldığında da o güvenin arkasında sonuna kadar durabilmektir.