Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Yüksek Tansiyon

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Yüksek Tansiyon haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yüksek Tansiyon haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

"İnme artık sadece yaşlıların hastalığı değil" Haber

"İnme artık sadece yaşlıların hastalığı değil"

İnmenin beynin bir bölgesine kan akışının aniden kesilmesi veya beyin damarlarından birinin kanaması sonucunda ortaya çıkan, acil müdahale gerektiren ciddi bir hastalık olduğunu söyleyen İstinye Üniversitesi Liv Hospital Bahçeşehir Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yelda Yıldız, 29 Ekim Dünya İnme Günü nedeniyle uyarılarda bulundu. "Her yıl dünyada yaklaşık 12 milyon kişi inme geçiriyor" Beyin hücrelerinin yeterli oksijen alamadığında kısa sürede hasar görmeye başladığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, inmenin yaygın bir sağlık sorunu olduğunu vurgulayarak, "Dünya genelinde her yıl yaklaşık 12 milyon yeni inme vakası görülmektedir. Araştırmalar, 25 yaş üzerindeki her dört kişiden birinin yaşamı boyunca inme geçirme riski taşıdığını göstermektedir" ifadelerine yer verdi. "Risk faktörlerinden uzak durulmalı" Risk faktörlerinin zamanında belirlenip kontrol altına alınmasıyla çok sayıda vakanın önüne geçilebileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, inmenin en önemli risk faktörlerini şöyle sıraladı: "Yüksek tansiyon: İnmenin en önemli ve kontrol edilebilir risk faktörü yüksek tansiyondur. Uzun süre yüksek seyreden kan basıncı, beyin damarlarının yapısını bozarak hem damar tıkanıklığına hem de beyin kanamasına neden olabilir. Diyabet: Diyabet, damar duvarında hasara ve damar sertliğinin hızlanmasına yol açar. Kolesterol: Özellikle kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolün yüksekliği, damarlarda plak oluşumunu artırarak tıkanıklığa zemin hazırlar. Yüksek tansiyon ve kolesterol yıllarca belirti vermeden damar sağlığını bozabilir. Sigara: Damar yapısını bozmasının yanı sıra kanın pıhtılaşma eğilimini de artırır. Kalp ritim bozuklukları: Özellikle atriyal fibrilasyon, kalpte oluşan pıhtıların beyin damarlarına ulaşmasına neden olabilir. Bu faktörler bir arada bulunduğunda tehlike katlanır. Kişinin kendisini iyi hissetmesi risk taşımadığı anlamına gelmez." "Yüzde ani kayma ve konuşma bozukluklarına dikkat" İnme belirtileri konusunda bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme sırasında beynin bir bölgesi yeterli kan ve oksijen alamaz. Kan akımı sağlanamadığı sürece hasar ilerleyebilir. Bu yüzden inme tedavisinde kullandığımız çok önemli bir ifade vardır: Zaman beyindir. Yüzde ani kayma, kol veya bacakta güç kaybı, konuşmanın bozulması ya da söylenenleri anlayamama en önemli uyarı işaretleridir. Ayrıca ani görme kaybı, şiddetli dengesizlik ve yürüme güçlüğü de inme belirtisi olabilir. Bu bulguların temel özelliği, genellikle aniden ortaya çıkmalarıdır. Belirtilerin geçmesini beklemek, hastayı uyutmak veya evde müdahale etmeye çalışmak çok değerli zamanın kaybedilmesine yol açar. Tek bir belirtinin bile aniden görülmesi, derhal 112'nin aranması için yeterli bir gerekçedir" diye konuştu. "İlk 4.5 saat içinde uygulanacak pıhtı eritici tedavi hayati önemde" Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, ilk saatlerde uygulanan tedavilerin hayat kurtarıcı rolü hakkında şu bilgileri paylaştı: "İnme tedavisinde başarıyı belirleyen en önemli faktör, hastanın ne kadar erken tedaviye ulaşabildiğidir. Beyin damarının pıhtıyla tıkandığı iskemik inmelerde, uygun hastalara ilk 4,5 saat içerisinde damar yoluyla pıhtı eritici tedavi uygulanabilir. Ayrıca büyük beyin damarlarının tıkanıklığında, anjiyografi yöntemiyle damarın içindeki pıhtının çıkarılmasını sağlayan mekanik trombektomi tedavisi yapılabilir." "Tedavi ne kadar erken uygulanırsa, kalıcı sakatlık riski o derece azalır" Gelişmiş görüntüleme yöntemleri sayesinde seçilmiş hastalarda bu tedavilerin daha geç saatlerde de uygulanabildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Mekanik trombektomi için uygun hastalarda 24 saate kadar uzanan tedavi olanakları bulunmaktadır. Ancak bu durum kesinlikle beklenebileceği anlamına gelmez. Tedavi ne kadar erken uygulanırsa, beyin dokusunu koruma ve kalıcı sakatlığı önleme şansı o kadar yükselir" dedi. "Şikayetler geçse bile yine de hastaneye başvurun" Toplumda yanlış bilinen bir noktaya değinen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme geçiren bir kişinin belirtileri kısa sürede düzelse bile acil olarak sağlık kuruluşuna başvurması şarttır. Bazen beyin damarındaki kan akımı kısa süreli olarak bozulur; kişinin konuşma bozukluğu, güçsüzlüğü veya görme kaybı birkaç dakika içerisinde tamamen düzelebilir. Bu tablo ‘geçici iskemik atak' olarak adlandırılır. Ancak belirtilerin düzelmesi tehlikenin geçtiği anlamına gelmez. Geçici iskemik atak geçiren kişilerde özellikle ilk 24-48 saat içerisinde tekrar inme riski oldukça yüksektir. Bu yüzden belirtiler tamamen kaybolsa dahi acil değerlendirme için hastaneye başvurulmalıdır" uyarısında bulundu. "İnme vakalarının yüzde 15'i, 15-49 yaş arasında görülüyor" Araştırmalara göre yeni inme vakalarının yaklaşık yüzde 15'inin 15-49 yaş grubunda görüldüğünü belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme riskinin yaşla arttığı doğrudur; ancak gençlerde de tansiyon, sigara, diyabet, obezite ve kolesterol yüksekliği önemli tehditlerdir. Bunun yanında boyun damarlarında yırtılma, kalp hastalıkları, doğuştan gelen kalp açıklıkları ve pıhtılaşma bozuklukları da inmeye yol açabilir. Genç olmak koruyucu bir kalkan değildir. Dolayısıyla genç bir kişide ortaya çıkan ani konuşma bozukluğu, kol veya bacak güçsüzlüğü de aynı ciddiyetle ele alınmalıdır" dedi. "Rehabilitasyona erken başlanması ihmal edilmemeli" İnmenin yaygın inanışın aksine rehabilitasyon edilebilen ve kaybedilen işlevlerin yeniden kazanılabildiği bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Zaman beyindir yaklaşımı, yalnızca ilk saatlerdeki tedavilerin değil, iyileşme sürecinde zamanın doğru yönetilmesinin de önemini hatırlatır. Hastanın tıbbi durumu elverdiğinde rehabilitasyona erken başlanması, fonksiyonların geri kazanılmasında kritik rol oynar. Günümüzde geleneksel fizik tedavi yöntemlerinin yanı sıra robotik rehabilitasyon, teknoloji destekli uygulamalar ve beyin uyarım yöntemlerinden yararlanılabilmektedir. Artık hastaların kendiliğinden iyileşmesini beklemiyoruz; Beynin yeniden öğrenme ve kendini yeniden düzenleme kapasitesinden yararlanarak iyileşmeyi aktif biçimde desteklemeyi hedefliyoruz. Bu nedenle rehabilitasyon, inme tedavisinin ayrılmaz bir parçasıdır" ifadelerini kullandı. "Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapın" İnmeden korunmanın en etkili yolunun risk faktörlerini kontrol altına almak olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Öncelikle tansiyon düzenli aralıklarla ölçtürülmeli; hipertansiyon, diyabet ya da kolesterol yüksekliği varsa tedaviler aksatılmamalıdır. Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş gibi orta yoğunlukta fiziksel aktivite damar sağlığını korumaya yardımcı olur. Beslenmede sebze, meyve, tam tahıl, baklagiller, balık ve zeytinyağından zengin Akdeniz tipi diyet benimsenmeli; tuz kısıtlanmalıdır. Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durulmalı, kilo kontrolü sağlanmalı ve kalp ritim bozuklukları ihmal edilmemelidir. İnme aniden ortaya çıksa da zemin hazırlayan faktörler yıllar içerisinde gelişir. Bu yüzden korunma, hastalandığımızda değil sağlıklıyken başlar" diyerek sözlerini noktaladı.

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor Haber

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor

Kalp hastalıklarının ilk belirtilerinden birinin günlük yaşamda fark edilen efor kapasitesi kaybı olabileceğini belirten Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Göksel Güz, daha önce rahatlıkla çıkılan merdivenlerin zor gelmesi, kısa yürüyüşlerde nefes nefese kalınması ve basit ev işlerinde bile belirgin yorgunluk hissedilmesinin önemsenmesi gerektiğini söyledi. Bu değişimin her zaman yaş alma veya kondisyon eksikliğiyle açıklanamayacağını ifade eden Güz, kalbin vücudun ihtiyaç duyduğu oksijenli kanı yeterince dolaşıma veremediği durumlarda efor kapasitesinin azalabileceğini belirtti. Özellikle daha önce bulunmayan ve giderek artan nefes darlığı ile çabuk yorulmanın, kişinin yaşam kalitesini etkilemeden önce değerlendirilmesinin önemli olduğunu vurgulayan Güz, "Yeni başlayan efor kaybı, kalp açısından mutlaka değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında yer alıyor" dedi. Göğüs dışındaki ağrılar da kalpten kaynaklanabilir Kalp kaynaklı ağrının yalnızca göğüs bölgesinde hissedilmediğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, bazı hastalarda ağrının çene, sırt, omuz veya sol kola yayılabildiğini söyledi. Özellikle fiziksel aktivite sırasında başlayan ve dinlenmeyle hafifleyen ağrıların kalp damar hastalıkları açısından önem taşıdığına dikkat çeken Güz, mide bulantısı, soğuk terleme ve açıklanamayan halsizlik gibi belirtilerin de tabloya eşlik edebileceğini ifade etti. Bu tür yakınmaların tek başına kalp hastalığı anlamına gelmediğini ancak birlikte değerlendirildiğinde önemli ipuçları sunabileceğini belirten Güz, "Ağrının yeri kadar hangi şartlarda başladığı ve beraberindeki belirtiler de tanı açısından yol göstericidir" dedi. Kadınlarda belirtiler daha farklı seyredebiliyor Kadınlarda kalp hastalıklarının erkeklerde görülen klasik tabloyla her zaman benzer şekilde ortaya çıkmadığını belirten Doç. Dr. Göksel Güz, nefes darlığı, olağandışı yorgunluk, bulantı ve sırt ağrısının kadınlarda daha belirgin olabildiğini söyledi. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmaların, kadınlarda kalp krizinin farklı belirtilerle başlayabileceğini ortaya koyduğunu ifade eden Güz, bu nedenle belirtilerin yalnızca göğüs ağrısına indirgenmemesi gerektiğini vurguladı. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınlarda bu yakınmaların stres ya da yoğun çalışma temposuna bağlanmaması gerektiğini söyleyen Güz, "Belirtilerin kişiye özgü değerlendirilmesi, kalp hastalıklarının daha erken fark edilmesine katkı sağlayabilir" dedi. Tansiyon ve kolesterol sessiz ilerleyebiliyor Yüksek tansiyon ve yüksek kolesterolün en önemli özelliklerinden birinin uzun yıllar hiçbir belirti vermeden ilerleyebilmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Göksel Güz, kişinin kendisini iyi hissetmesinin kalp-damar riskinin düşük olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Kontrolsüz tansiyonun damar yapısını zaman içerisinde olumsuz etkileyebileceğini, yüksek kolesterolün ise damar duvarında plak oluşumuna katkıda bulunabileceğini ifade eden Güz, bu değişimlerin yıllar içinde kalp krizi ve inme riskini artırabildiğini belirtti. Düzenli ölçüm ve hekim kontrolünün, henüz şikâyet oluşmadan risklerin belirlenmesine yardımcı olduğunu vurgulayan Güz, "Rutin tansiyon ve kolesterol kontrolleri, kalp sağlığını korumanın en önemli basamaklarından biridir" dedi. Risk değerlendirmesinde tek bir sonuç yeterli değil Kalp-damar hastalığı riskinin yalnızca kolesterol değerine bakılarak değerlendirilemeyeceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, yaş, tansiyon, diyabet, sigara kullanımı, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü ve yaşam alışkanlıklarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Bazı kişilerde laboratuvar değerleri normal sınırlarda görünse bile birden fazla risk faktörünün bir araya gelmesinin toplam kardiyovasküler riski artırabileceğini ifade eden Güz, risk değerlendirmesinin kişiye özel yapılmasının doğru koruyucu yaklaşım açısından büyük önem taşıdığını belirtti. "Kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca tek bir kan sonucuna değil, kişinin bütün risk profiline bakıyoruz" dedi. Kalbi korumak günlük alışkanlıklarla başlıyor Kalp-damar hastalıklarının önemli bir bölümünün yaşam tarzıyla ilişkili risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla önlenebileceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, tütün ürünlerinden uzak durma, sağlıklı kilo ve yeterli uykunun kalp sağlığını destekleyen temel alışkanlıklar arasında yer aldığını söyledi. Gün içerisinde uzun süre hareketsiz kalmak yerine düzenli yürüyüş yapmak, sebze ve liften zengin beslenmek, tansiyon ve kan şekeri kontrolünü ihmal etmemek gibi küçük değişikliklerin uzun vadede kalp sağlığı üzerinde önemli etkileri bulunduğunu ifade eden Güz, "Kalbi korumak yalnızca hastalık ortaya çıktığında tedavi olmak değildir. Düzenli kontrolleri ihmal etmemek, risk faktörlerini bilmek ve günlük yaşamda hareketi artırmak kalp sağlığını korumanın en etkili yollarındandır" diyerek sözlerini tamamladı.

Uzmanından Dünya Kalp Gününde önemli tavsiyeler Haber

Uzmanından Dünya Kalp Gününde önemli tavsiyeler

Dünyada ve Türkiye'de önemli bir sağlık yükü oluşturan kalp-damar hastalıklarının önemli bir bölümü; düzenli kontroller, sağlıklı yaşam alışkanlıkları ve risk faktörlerinin erken dönemde yönetilmesiyle önlenebiliyor. Liv Hospital Ulus Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Alp Burak Çatakoğlu, 29 Eylül Dünya Kalp Günü kapsamında kalp ve damar hastalıklarına karşı korunmada erken farkındalığın önemine dikkat çekti. "Kalp hastalıkları belirti vermeden ilerleyebilir" Kalp-damar hastalıklarında en önemli risklerden birinin, kişinin kendisini sağlıklı hissetmesine rağmen bazı risk faktörlerinin yıllar içinde damar yapısını olumsuz etkilemesi olduğunu belirten Prof. Dr. Alp Burak Çatakoğlu, "Yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, fazla kilo, hareketsizlik ve aile öyküsü kalp-damar hastalıkları açısından önemli risk faktörleridir. Özellikle hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği uzun süre herhangi bir belirti vermeden ilerleyebilir. Bu nedenle kişinin yalnızca şikâyeti olduğunda değil, risk durumuna göre düzenli sağlık kontrollerini yaptırması büyük önem taşır" dedi. "Göğüs ağrısı her zaman göz ardı edilmemeli" Kalp sağlığı açısından bazı belirtilerin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Çatakoğlu, "Göğüste baskı, sıkışma veya ağrı; nefes darlığı; eforla ortaya çıkan çabuk yorulma; soğuk terleme; bulantı ve özellikle göğüsten kola, sırta, boyuna veya çeneye yayılan ağrı kalp-damar hastalıklarının habercisi olabilir. Bu belirtiler yeni başladıysa, şiddetliyse veya dinlenmekle geçmiyorsa vakit kaybetmeden tıbbi değerlendirme yapılmalıdır" ifadelerini kullandı. "Kalp sağlığı günlük yaşam alışkanlıklarıyla korunabilir" Kalp sağlığını korumanın yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra alınacak önlemlerle sınırlı olmadığını belirten Prof. Dr. Alp Burak Çatakoğlu, "Kalp sağlığı için dengeli beslenmek, düzenli fiziksel aktivite yapmak, ideal vücut ağırlığını korumak, sigaradan uzak durmak, tansiyon ve kolesterol değerlerini takip etmek ve diyabet varsa kan şekeri kontrolünü sağlamak temel adımlardır. Bunun yanında uyku düzeni ve stres yönetimi de sağlıklı yaşamın önemli parçalarıdır. Küçük ama sürdürülebilir değişiklikler, uzun vadede kalp sağlığı açısından önemli kazanımlar sağlayabilir" dedi. "Kalp sağlığında kişiye özel risk değerlendirmesi önemli" Her bireyin kalp-damar hastalığı açısından riskinin aynı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Çatakoğlu, "Yaş, aile öyküsü, mevcut hastalıklar, tansiyon, kolesterol, kan şekeri, sigara kullanımı ve yaşam tarzı birlikte değerlendirilmelidir. Özellikle ailesinde erken yaşta kalp-damar hastalığı bulunan, hipertansiyon, diyabet veya kolesterol yüksekliği olan kişilerin risklerini hekimleriyle değerlendirmeleri önemlidir. Dünya Kalp Günü, kalbimizin sağlığını yalnızca bir gün değil, hayatımız boyunca korumamız gerektiğini hatırlatmak için önemli bir fırsattır. 29 Eylül Dünya Kalp Günü'nde mesaj net: Kalbinizi korumak için belirtileri beklemeyin, risklerinizi bilin ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarını hayatınızın bir parçası haline getirin" ifadelerini kullandı.

Avcılarlı 68 yaşındaki ‘Forrest Gump’ 6 yıldır günde 30 kilometre yürüyor Haber

Avcılarlı 68 yaşındaki ‘Forrest Gump’ 6 yıldır günde 30 kilometre yürüyor

Doktorunun ömür boyu tansiyon ilacı kullanması gerektiğini söylemesi üzerine sigara ve alkolü bırakan Demirkol, yürüyüşe başladı. Başlangıçta günde 1 saat yürüyen Demirkol, zamanla yürüyüş süresini 6 saate çıkardı. Şimdi ise yaz-kış demeden her gün yaklaşık 30 kilometre yol yürüyor. Yollarda atletle yaptığı uzun yürüyüşlerle dikkat çeken Demirkol, çevredekiler tarafından Tom Hanks’in canlandırdığı ‘Forrest Gump’ karakterine benzetiliyor. Avcılar ve Beylikdüzü’nde her gün kilometrelerce yürüyen Demirkol, 6 yıldır sürdürdüğü yaşamını anlattı. Yürüyüşe başlamasının nedeninin yüksek tansiyon olduğunu belirten Demirkol, doktorunun kendisine ömür boyu ilaç kullanması gerektiğini söylediğini ifade etti. "Doktor ‘Ölene kadar kullanacaksın’ dedi, ben de yürümeye başladım" Tansiyon ilacı kullanmak istemediğini belirten Demirkol, "Yıllar önce tansiyon rahatsızlığım vardı. Doktor tansiyon ilacı verdi. Kendisine ne kadar kullanacağımı sorduğumda, ‘Ölene kadar kullanacaksın’ dedi. Bu durum da beni rahatsız etti. Sigarayı bıraktım, içkiyi bıraktım. Ardından yürümeye başladım. 2020 yılından beri yürüyorum. İlk başlarda az yürüyordum. Sonra düşüp bileğimi kırdım. 90’lı kilolardaydım. Kendi kendime ‘Bu kilo ile olmaz’ dedim. Ondan sonra yürümeye başladım. Önceleri bir saat yürüyordum, kilo veremedim. Ardından süreyi artırdım" dedi. Yürüyüşün yanı sıra beslenmesine de dikkat ettiğini söyleyen Demirkol, "Yiyeceği de biraz kısmak lazım. Günde bir öğün yiyorum. Ben emekliyim, muhasebeden emekli oldum. Şu an eşimle yalnızız. Her gün 6 saat yürüyorum. Ortalama 30 kilometre yürüyorum" diye konuştu. "Her gün 17-18 olan tansiyonum düştü" Yürüyüşe başladıktan sonra tansiyonunun düştüğünü ifade eden Demirkol, "Daha bu sabah ölçtüm tansiyonumu, 11’e 6 çıktı. Her gün 17-18 olan tansiyonum düştü. Sadece tansiyonum düşmedi. Her türlü organ inanılmaz düzgün çalışıyor. Ben 68 yaşındayım. 62 yaşından beri yürüyorum" dedi. Bir süre önce geçici hafıza kaybı yaşadığını ve bu nedenle nöroloji bölümüne götürüldüğünü belirten Demirkol, "Beni şimdi nörolojiye götürüyorlar. Geçici olarak bir dönem hafızamı kaybettim. Tabii ilk defa başıma geldi. Bana artık, ‘Seni götürmek farz oldu’ diyorlar" ifadelerini kullandı. "Laf atan, taş atan, su atan oluyor" Her gün uzun mesafeler yürümesinin çevrede farklı tepkilere neden olduğunu anlatan Demirkol, "Spor yapsınlar. Bizim Türkiye’de obez çok. Bana da anormal bakıyorlar. Laf atan, taş atan, su atan oluyor. Anormal karşılıyorlar. Spor yapacaklar. Nerede hareket, orada bereket var. Eğer hareket yoksa orada doktor var, hastane var" diye konuştu.

Yaz sıcaklarında demans riski artıyor Haber

Yaz sıcaklarında demans riski artıyor

Demans, yalnızca unutkanlıkla sınırlı değil; bireyin hafıza, dikkat, dil, karar verme ve günlük yaşam becerilerini etkileyerek bağımsızlığını kaybetmesine yol açan klinik bir sendrom. Bu etkileriyle de hastaların ve bakımını üstlenen kişilerin yaşam kalitelerini ciddi şekilde düşürebiliyor. En yaygın nedeni Alzheimer olan demansta ilerleyen yaş, genetik yatkınlık ve aile öyküsü gibi değiştirilemeyen risk faktörlerinin yanı sıra yaşam tarzıyla ilişkili değiştirilebilir etkenler de önemli rol oynuyor. Acıbadem International Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında yaşam alışkanlıklarındaki bazı hataların demans riskini artırabileceği uyarısında bulunarak, “Yaz mevsiminde demans riskini artıran en önemli iki etken vücudun susuz kalması ve tansiyon dalgalanmalarıdır. Bu nedenle susama hissini beklemeden bol su tüketilmesi ve yüksek tansiyon hastalarının kan basıncını düzenli olarak kontrol etmeleri son derece önemlidir” diyor. Dr. Fikri Halaçoğlu, aslında değiştirilebilir risk faktörlerinin yaşam boyunca hedeflenmesiyle demans vakalarının yaklaşık yüzde 40’a varan oranda önlenebilir veya geciktirilebilir olabileceğine dikkat çekiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında demans riskini artıran etkenleri anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. SUSUZ KALMAK Nöroloji Uzmanı Dr. Fikri Halaçoğlu, yaz aylarında sık tekrarlayan veya ciddi düzeydeki susuzluğun özellikle ileri yaştaki kişilerde demans açısından önemli bir risk oluşturduğunu vurguluyor. Dr. Fikri Halaçoğlu, “Vücudun susuz kalması; idrar yolu enfeksiyonu, elektrolit bozukluğu, uyku bölünmesi ve tansiyon düzensizliği aracılığıyla zihinsel performansı hızla bozabilir. Bu durum doğrudan kalıcı demansa yol açmaktan çok, mevcut bilişsel kırılganlığı görünür hale getirebilir, deliryumu tetikleyebilir ve damar sağlığını olumsuz etkileyerek uzun vadede beyin rezervini azaltabilir. Bunların sonucunda başta damarsal (vasküler) demans olmak üzere Alzheimer tip demans riskinin de artmasına yol açabilir” diyor. Nasıl önlem almalı? Güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00 – 16.00 saatleri arasında mümkünse dışarıya çıkmayın. Susamayı beklemeden düzenli olarak su tüketin.Koyu idrar, ateş ve ani dalgınlık gibi sorunlarda zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurun.

Fazla tuz kullanımı böbreklere ve kalbe ciddi zarar veriyor Haber

Fazla tuz kullanımı böbreklere ve kalbe ciddi zarar veriyor

Prof. Dr. Murathan Uyar, yaşam için gerekli olan tuzun ihtiyaçtan fazla tüketilmesi halinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceği konusunda uyarılarda bulundu. Tuzun yaklaşık yüzde 40 sodyum ve yüzde 60 klorürden oluştuğunu belirten Uyar, vücudun sinir sistemi, kasların çalışması, kalp ritmi ve sıvı dengesinin korunması için sodyuma ihtiyaç duyduğunu ancak bu ihtiyacın doğal besinlerden de karşılanabildiğini ifade etti. TÜRKİYE'DE TÜKETİM ÖNERİLEN SEVİYENİN ÇOK ÜZERİNDE Dünya Sağlık Örgütü'nün günlük tuz tüketiminin 5 gramı, yani yaklaşık bir silme çay kaşığını geçmemesini tavsiye ettiğini hatırlatan Uyar, Türkiye'de yapılan araştırmalara göre ortalama günlük tuz tüketiminin bu miktarın yaklaşık üç katına ulaştığını söyledi. Hazır ve işlenmiş gıdaların yaygınlaşmasıyla birlikte farkında olmadan fazla tuz tüketildiğine dikkat çeken Uyar, ekmek, peynir, zeytin, turşu, sucuk, salam, hazır çorbalar, paketli atıştırmalıklar ve sosların günlük tuz alımının önemli bölümünü oluşturduğunu kaydetti. YÜKSEK TANSİYON VE BÖBREK HASTALIKLARI RİSKİNİ ARTIRIYOR Aşırı tuz tüketiminin kandaki sodyum miktarını artırarak vücudun daha fazla su tutmasına neden olduğunu belirten Uyar, bunun da tansiyonun yükselmesine yol açtığını ifade etti. Yüksek tansiyonun uzun yıllar belirti vermeden kalp, beyin, böbrek ve damar sistemine zarar verebildiğini söyleyen Uyar, fazla tuz tüketiminin ayrıca böbrek hastalıklarının ilerlemesini hızlandırabileceğini, böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırabileceğini, kemiklerden kalsiyum kaybını artırabileceğini ve mide kanseri riskini yükseltebileceğini dile getirdi. "DOĞAL TUZ" ALGISINA DİKKAT Son yıllarda popüler hale gelen Himalaya tuzu, kaya tuzu ve deniz tuzu gibi ürünlerin sağlık açısından sanıldığı kadar farklı olmadığını belirten Uyar, bu tuzların da büyük oranda sodyum klorür içerdiğini ve eser miktardaki minerallerin fazla tüketimi haklı çıkaracak bir avantaj sağlamadığını söyledi. Prof. Dr. Murathan Uyar, günlük tuz tüketimini azaltmak için sofraya tuzluk koymamak, yemeğin tadına bakmadan tuz eklememek, işlenmiş gıdaları daha az tüketmek ve yemeklere lezzet vermek için limon, sarımsak ile baharatlardan yararlanmanın etkili yöntemler olduğunu belirtti. Uyar, "Tuz doğru miktarda tüketildiğinde yaşam için vazgeçilmezdir. Ancak fazlası yıllar içinde kalbi, damarları ve böbrekleri sessizce yorar. Sağlığımızı korumak bazen sofradaki tuzluğu bir adım uzağa koymak kadar basit bir alışkanlıkla başlayabilir." değerlendirmesinde bulundu.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.