Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Yaşam Tarzı

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Göz Seğirmeniz Hiç Geçmiyor mu? Sebebi Ekranlar veya Stres Olabilir! Haber

Göz Seğirmeniz Hiç Geçmiyor mu? Sebebi Ekranlar veya Stres Olabilir!

Göz Seğirmeniz Hiç Geçmiyor mu? Sebebi Ekranlar veya Stres Olabilir! Gözünüzde aniden başlayan o sinir bozucu, ritmik atışları bilirsiniz. Tam odaklanmışken veya dinlenmeye çalışırken başlar ve sanki size bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibi devam eder. Göz Vakfı Bayrampaşa Göz Hastanesi'nden Op. Dr. Atilla Şahin, hastalarının poliklinikte sıkça dile getirdiği bu şikâyeti ve arkasındaki merak edilenleri mercek altına alıyor. "Poliklinikte hastalarımızdan en sık duyduğumuz yakınmalardan biri bu istemsiz kasılmalardır. Çoğu zaman masum ve geçici bir durumla karşı karşıyayız; ancak vücudumuzun bize verdiği bazı sinyalleri de doğru okumamız gerekir." diye ekliyor. Göz Seğirmesinin Arka Planındaki Suçlular Kimler? Vakaların büyük bir kısmında göz seğirmesinin altında yatan nedenler oldukça sıradan ama bir o kadar da hayatımızın içinde: Stres ve Yorgunluk: Nöromüsküler iletimi etkileyerek kas liflerinin uyarılabilirliğini artırır. Uykusuzluk: Kasların fizyolojik toparlanma sürecini bozarak bu tür istemsiz kasılmaların daha sık ve uzun süreli görülmesine neden olabilir. Aşırı Kafein: Gün boyunca tükettiğimiz kahveler ve enerji içecekleri sinir sistemimizi uyararak tetikleyici rol oynar. Dijital Ekran Süreçleri: Göz kırpma refleksinde azalmaya yol açarak göz kuruluğunu tetikler ve seğirmenin en büyük modern sebeplerinden biri haline gelir. Kısacası, Dr. Şahin, “göz seğirmesi çoğunlukla organizmanın fizyolojik stres yanıtının periferik bir yansımasıdır.” diye vurguluyor. Vitamin ve Minerallerin Rolü: Eksiklikler Göz Simgesi Verebilir! Her şey stres veya uykusuzlukla ilgili olmayabilir. Bazı durumlarda vücuttaki eksiklikler de kasların çalışmasını doğrudan etkiler. Op. Dr. Şahin şu uyarılarda bulunuyor: "Seğirmenin uzun sürmesi, tekrarlayıcı karakterde olması veya klasik tetikleyicilerle açıklanamaması durumunda, B12 vitamini ve magnezyum eksikliği gibi durumlar mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Nöromüsküler iletimi etkileyen bu eksikliklerin saptanması, kalıcı düzelme açısından büyük önem taşımaktadır." Ne Zaman Endişelenmeli? Göz seğirmelerinin birçoğu kendiliğinden geçer. Ancak bazı durumlarda durumun ciddiyeti değişebilir. Şu belirtilere dikkat edilmelidir: · Semptomların haftalarca sürmesi ve giderek artış göstermesi, · Göz kapağında fonksiyonel kapanma yaşanması, · Yüz kaslarında eşlik eden kasılmalar, · Görme değişiklikleri. Bu gibi tablolarda blefarospazm, hemifasiyal spazm veya diğer nörolojik patolojiler ayırıcı tanıda mutlaka düşünülmelidir. Göz Seğirmesine Karşı Pratik ve Etkili Çözümler Tedavide öncelik, tetikleyici faktörlerin ortadan kaldırılmasıdır. Dr. Atilla Şahin'in günlük rutininizde uygulayabileceğiniz altın değerindeki önerileri şunlardı 20-20-20 Kuralı: Ekran başında çalışanlar için her 20 dakikada bir 20 saniye uzağa bakılması, göz yorgunluğunu azaltarak seğirme sıklığını düşürür. Bilinçli Göz Kırpma: Dijital ekranlara odaklandığımızda azalan göz kırpma sıklığı bilinçli olarak artırılmalıdır. Nemlendirme ve Kompres: Uygun suni gözyaşı preparatları ve sıcak kompres uygulamaları semptomatik rahatlama sağlar. Yaşam Tarzı Düzenlemeleri: Yeterli ve düzenli uyku, stres yönetimi, kafein tüketiminin sınırlandırılması ve magnezyum açısından zengin gıdalarla beslenme nöromüsküler fonksiyonları destekler.

Horlama uyku apnesinin habercisi olabilir Haber

Horlama uyku apnesinin habercisi olabilir

Horlama, uyku sırasında üst solunum yollarının daralması sonucu ortaya çıkabiliyor. Her horlamanın bir hastalık belirtisi olmadığını ancak horlamaya nefes durması, gündüz uyku hali ve yorgunluk gibi şikâyetlerin eşlik etmesi durumunda uyku apnesinden şüphelenilmesi gerektiğini dile getiren Medical Park Ataşehir Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Emre Oymak, horlamanın nedenleri, uyku apnesinin belirtileri ve tanı süreci hakkında bilgi verdi. "Nefes durmaları uyku apnesine işaret edebilir" Uyku sırasında üst solunum yollarındaki kasların gevşemesiyle hava yolunun daralabildiğini ve hava akışının oluşturduğu titreşimlerin horlamaya neden olabildiğini söyleyen Op. Dr. Oymak, "Horlamanın sıklığı, uyku sırasında solunum durmalarının olup olmadığı ve kişinin gündüz kendini nasıl hissettiği önem taşıyor. Eşin uyku sırasında nefesin durduğunu fark etmesi, kişinin boğulur gibi uyanması veya gece sık sık uyanması uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gereken belirtilerdir" diye konuştu. "Gündüz yorgunluğu ve dikkat dağınıklığı görülebilir" Uyku apnesinde solunumun tekrarlayan şekilde kesintiye uğramasının uyku kalitesini düşürebildiğini ifade eden Op. Dr. Oymak, "Uyku sırasında dokulara ulaşan oksijen miktarının azalması ve uykunun sık sık bölünmesi, kişinin dinlenmesini engelleyebilir. Bunun sonucunda gün içinde aşırı uyku hali, yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve sabah baş ağrısı gibi şikâyetler görülebilir" dedi. "Kalp ve damar sağlığını etkileyebilir" Tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun vadede farklı sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğine dikkat çeken Op. Dr. Oymak, "Uyku sırasında oksijen seviyesinin düşmesi ve tekrarlayan uyanmalar, kan basıncında değişikliklere ve hipertansiyon riskinde artışa yol açabilir. Bazı hastalarda kalp ritmi bozuklukları da görülebilir. Uyku apnesinin kalp ve damar sağlığı üzerindeki olası etkileri nedeniyle belirtilerin göz ardı edilmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Fazla kilo ve sırt üstü yatmak horlamayı artırabilir" Fazla kilonun boyun çevresindeki yağ dokusunu artırarak üst solunum yolunu daraltabileceğini belirten Op. Dr. Oymak, "Alkol ve sakinleştirici etkisi olan ilaçlar üst solunum yolu kaslarının gevşemesini artırarak hava yolunun daralmasını kolaylaştırabilir. Burun tıkanıklığı da hava geçişini zorlaştırarak horlamayı artırabilir. Sırt üstü yatmak ise üst solunum yolu açıklığını azaltabilir ve özellikle uyku apnesi olan kişilerde şikâyetleri artırabilir" dedi. "Yaşam tarzı değişiklikleri horlamayı azaltabilir" Horlamanın azaltılmasında bazı yaşam tarzı değişikliklerinin yardımcı olabileceğini söyleyen Op. Dr. Oymak, "Özellikle fazla kilosu olan kişilerin kilo vermesi, uyurken yan pozisyonu tercih etmesi ve alkol kullanımından kaçınması horlamanın azalmasına yardımcı olabilir. Sigara kullanımı ve uyku öncesinde sakinleştirici etkisi olan maddelerin alınması da değerlendirilmelidir. Ancak bu önlemler, uyku apnesi olan kişilerde gerekli tıbbi değerlendirme ve tedavinin yerini tutmaz" dedi. "Tanı için uyku testi gerekebilir" Horlama şikâyetiyle başvuran hastalarda öncelikle ayrıntılı öykü alınması ve kulak burun boğaz muayenesi yapılması gerektiğini belirten Op. Dr. Oymak, "Fazla kilo, burun tıkanıklığı ve üst solunum yolunun yapısal özellikleri gibi risk faktörleri değerlendirilir. Gündüz aşırı uyku hali, belirgin yorgunluk ve uyku sırasında tanıklı nefes durması gibi belirtiler varsa uyku apnesinden şüphelenilebilir. Tanının netleştirilmesi için gerekli görülen hastalarda polisomnografi adı verilen uyku testi uygulanır. Test sonuçlarına göre yaşam tarzı değişiklikleri, uyku sırasında kullanılan cihazlar veya uygun hastalarda cerrahi tedavi seçenekleri değerlendirilebilir" açıklamasında bulundu.

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin" Haber

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin"

Medical Park İstanbul Onkoloji Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Nihan Turhan, meme kanserine ilişkin açıklamalarda bulundu. Meme sağlığının genel vücut sağlığından ayrı düşünülmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Nihan Turhan, "Sağlık, bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal açıdan iyi olması halidir. Meme sağlığı da vücut bütünlüğü içerisinde değerlendirilmeli. Bu nedenle yaşam tarzının düzenlenmesi, dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, kişisel hijyene dikkat edilmesi ve günlük stresi azaltacak aktivitelere zaman ayrılması önem taşıyor. Doğum ve emzirmenin de meme kanserine karşı koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir" diye konuştu. "Erken tanı tedavi seçeneklerini artırıyor" Meme kanserinde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi tekniklerindeki gelişmeler sayesinde hastalığın daha erken evrelerde tespit edilebildiğini ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Günümüzde birçok hastada henüz herhangi bir şikâyet ortaya çıkmadan, rutin taramalar sırasında meme kanseri öncesi lezyonlar veya erken evre meme kanseri saptanabiliyor. Erken evrede tanı alan hastalarda daha sınırlı cerrahi işlemlerle tedavi mümkün olabiliyor. Hastanın yaşı, aile öyküsü ve tümörün özellikleri değerlendirilerek tedavi planlanıyor" dedi. "Kadınlar kendi kendine meme kontrolünü ihmal etmemeli" Kadınların kendi kendine meme kontrolünü düzenli olarak yapmasının önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "18 yaşından itibaren kadınların kendi kendine meme muayenesi yapmasını öneriyoruz. Adet gören kadınlarda muayenenin adet kanaması bittikten 3-4 gün sonra, menopoz dönemindeki kadınlarda ise her ay belirlenen aynı günde yapılması uygun olabilir. Meme başında içe çökme, ciltte çekinti veya kalınlaşma, kızarıklık, ödem, yeni ortaya çıkan şekil ve simetri değişiklikleri, memede veya koltuk altında ele gelen kitle ve meme ucundan kan gelmesi gibi bulguların dikkate alınması gerekiyor" şeklinde konuştu. "Memede ele gelen her kitle kanser değildir" Memede ele gelen her kitlenin kanser anlamına gelmediğini ancak her kitlenin uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Turhan, şu bilgileri paylaştı: "Memedeki kitleler değerlendirilirken kitlenin ne zamandır bulunduğu, adet döngüsüyle ilişkisi, ağrı olup olmadığı ve eşlik eden meme başı veya cilt değişiklikleri dikkate alınıyor. Kistler, iyi huylu meme hastalıkları ve enfeksiyonlar da kitleye neden olabilir. Ancak özellikle adet döngüsüyle ilişkili olmayan, sert ve hareketi kısıtlı kitlelerin mutlaka araştırılması gerekiyor. Tanı için gerekli görüldüğünde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi uygulanabiliyor." "Yaşam tarzı meme kanseri riskini etkileyebiliyor" Beslenme, kilo kontrolü ve fiziksel aktivitenin meme kanseri açısından önem taşıdığını ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Alkol ve sigara kullanımı meme kanseri riskini artırabilen yaşam tarzı faktörleri arasında yer alıyor. Hareketsiz yaşam ve özellikle menopoz sonrası kilo artışı da dikkate alınması gereken faktörler arasında bulunuyor. Düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve dengeli beslenme meme kanseri riskinin azaltılmasına katkı sağlayabilir" dedi. "Mamografi ve ultrason farklı amaçlarla kullanılıyor" Meme kanserinin erken tanısında mamografinin önemli bir görüntüleme yöntemi olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Mamografi, fizik muayenede ele gelmeyebilecek küçük kitlelerin, kireçlenmelerin ve bazı yapısal değişikliklerin tespit edilmesini sağlayabiliyor. Genel olarak tarama amacıyla mamografi 40 yaşından itibaren uygulanıyor ve kişinin risk durumuna göre takip sıklığı belirleniyor. Meme ultrasonu ise radyasyon içermeyen bir görüntüleme yöntemi ve her yaşta uygulanabiliyor. Ancak mamografinin yerine geçmiyor. Hastanın yaşı, şikâyetleri ve risk durumuna göre ultrason, tomosentez, kontrastlı mamografi veya MR gibi yöntemlerden de yararlanılabiliyor" açıklamasında bulundu. "Aile öyküsü olan kadınlarda takip daha erken başlayabiliyor" Ailesinde meme, rahim veya yumurtalık kanseri bulunan kadınların takiplerinin kişisel risklerine göre planlanması gerektiğini aktaran Doç. Dr. Turhan, "Ailede meme kanseri öyküsü bulunan kadınlarda taramalara daha erken yaşta başlanır ve daha sık aralıklarla yapılabilir. Gerekli durumlarda mamografi ve ultrasona ek olarak meme MR’ı gibi görüntüleme yöntemleri kullanılabiliyor. Ailede birden fazla meme, rahim veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunması durumunda genetik değerlendirme de gündeme gelebiliyor. Bu nedenle aile öyküsü bulunan kadınların hekimleriyle görüşerek kendilerine uygun takip programını oluşturmaları önemli" dedi. "Şikâyeti olmayan kadınlar da düzenli taramalarını yaptırmalı" Meme kanserinin erken dönemde tespit edilmesinde düzenli taramaların önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri tarama programları kapsamında 40 yaşından itibaren kadınlara düzenli mamografi taraması uygulanıyor. Tarama sonucunda şüpheli bulgular saptanan kadınlar ileri değerlendirme için ilgili hekimlere yönlendiriliyor. Aile öyküsü veya başka risk faktörleri bulunan kadınlarda ise takip programı kişiye özel olarak daha erken yaşta başlatılabiliyor. Memede ele gelen kitle, meme ucundan sıvı veya kan gelmesi, meme ucunda çökme, ciltte çekinti, portakal kabuğu görünümü ya da koltuk altında ele gelen kitle gibi değişikliklerde rutin kontrol tarihi beklenmeden hekime başvurması gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Erken tanı ile tedavi daha sınırlı cerrahiyle mümkün olabiliyor" Meme kanserinde günümüzde farklı cerrahi ve tıbbi tedavi seçeneklerinin bulunduğunu ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri erken saptandığında birçok hastada meme kaybı yaşanmadan tedavi mümkün olabiliyor. İleri evre hastalarda da etkili ilaç tedavileri ve meme onarımı için rekonstrüksiyon seçenekleri bulunuyor. Koruyucu hekimlik kapsamında yaşam tarzının düzenlenmesi, kendi kendine meme muayenesi ve rutin doktor kontrollerinin önemini tekrar vurgulamak istiyorum" dedi.

İnsülin direnci ve meme kanseri arasındaki ilişkiye dikkat Haber

İnsülin direnci ve meme kanseri arasındaki ilişkiye dikkat

Ekim ayı meme kanserinde erken tanı ve farkındalığın artırılması amacıyla çeşitli çalışmaların yürütüldüğü önemli bir dönem olurken, hastalıkla ilişkili risk faktörleri arasında metabolik sağlık da öne çıkıyor. Medicana Çamlıca Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, insülin direnci, yüksek insülin düzeyleri ve metabolik bozuklukların meme kanseri riskiyle ilişkisine dikkat çekerek, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve metabolik değerlerin takip edilmesinin önemini vurguladı. İnsülin direnci ile meme kanseri arasındaki ilişkinin tek bir mekanizma üzerinden açıklanamayacağını belirten Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) gibi metabolik sinyallerin hücrelerin büyüme ve çoğalma süreçlerinde rol oynadığını ifade etti. IGF-1 düzeyleri ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı çalışmalar da bu biyolojik mekanizmaların meme kanseri açısından önem taşıyabileceğine işaret ediyor. Meme kanseri farkındalığı yalnızca taramadan ibaret değil Meme kanserinde erken tanının öneminin altını çizen Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, farkındalığın yalnızca meme kontrolleriyle sınırlı düşünülmemesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu: "Kadınların meme sağlığı konusunda tarama programlarına ve hekim kontrollerine gereken özeni göstermesi büyük önem taşıyor. Bunun yanında genel sağlık durumunun ve metabolik risklerin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. Fazla kilo, abdominal yağlanma, fiziksel hareketsizlik ve metabolik bozukluklar yalnızca diyabet ve kalp-damar hastalıkları açısından değil, bazı kanser türleri açısından da önem taşıyan faktörler arasında değerlendiriliyor." Dünya Kanser Araştırma Fonu ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından değerlendirilen bilimsel veriler de metabolik açıdan sağlıksız obezite fenotipleri ile özellikle menopoz sonrası meme kanseri arasında ilişki bulunduğuna işaret ediyor. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları metabolik sağlığın temelini oluşturuyor İnsülin direncinin yönetiminde yaşam tarzı değişikliklerinin temel bir yere sahip olduğunu belirten Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, yeterli uyku ve sağlıklı vücut ağırlığının korunmasının önemine dikkat çekti ve ekledi: "Düzenli fiziksel aktivite, özellikle aerobik egzersiz ile direnç egzersizlerinin birlikte uygulanması, insülin duyarlılığının desteklenmesine katkı sağlar. Sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, balık ve sağlıklı yağ kaynaklarının öne çıktığı dengeli bir beslenme modeli; rafine şeker ve aşırı işlenmiş gıdaların sınırlandırılması da metabolik sağlık açısından önemlidir. Kilo fazlası bulunan bireylerde uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, insülin duyarlılığı başta olmak üzere pek çok metabolik göstergenin iyileşmesine katkı sağlayabilir." Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, kişilerin yalnızca kan şekeri değerlerine bakarak metabolik sağlıklarını değerlendirmemeleri gerektiğini belirterek "Kan şekeri normal olan bir kişinin de metabolik açıdan riskleri olabilir. Bu nedenle kilo, bel çevresi, kan şekeri, HbA1c, kan yağları ve kişinin genel sağlık öyküsü bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Hangi testlerin gerekli olduğuna ise kişinin yaşına, kilosuna, aile öyküsüne ve diğer risk faktörlerine göre hekimi karar vermelidir" ifadelerini kullandı. Meme kanseri farkındalık ayının, kadınların yalnızca meme sağlığı konusunda değil, genel sağlıkları konusunda da farkındalık kazanmaları için bir fırsat olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, "Erken tanı için önerilen meme kanseri taramalarını aksatmamak kadar, sağlıklı bir metabolizmayı korumak da uzun vadeli sağlık açısından önem taşıyor. Sağlığımızı korumak, tek bir organa değil, bütüncül olarak vücudumuza bakmayı gerektiriyor" dedi.

Soğuk algınlığı sandı, ağır kalp yetmezliği çıktı: 75 yaşındaki hasta ikinci baharını yaşıyor Haber

Soğuk algınlığı sandı, ağır kalp yetmezliği çıktı: 75 yaşındaki hasta ikinci baharını yaşıyor

Ankara'da yaşayan 75 yaşındaki Ayşe Zedelenmez, halsizlik çabuk yorulma gibi şikayetlerle Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi aciline başvurdu. Burada yapılan tetkikler sonucunda kalp yetersizliği tanısı koyulan Zedelenmez, yoğun bakıma alındı. Farklı branşlardan yapılan tetkikler ve tedaviler sonucu sağlığına kavuşan Zedelenmez, çocuklarıyla birlikte ikinci baharını yaşıyor. Ankara Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Kardiyoloji Bölümünden Prof. Dr. Mustafa Gökhan Vural, hastanın tanı ve tedavi sürecini anlatarak, "Yoğun bakıma yatırıldı. Yoğun bakımda tomografi çekildi ve akciğer zarları arasında bir sıvı olduğu tespit edildi. İğne ile o sıvı alındı. Daha sonra kalpte bir ritim bozukluğu olduğundan şüphelenildi ve kardiyolojiye danışıldı. Kardiyolojide yaptığımız tetkiklerde hastada, özellikle ileri yaşlarda karşımıza sıklıkla çıkan bir ritim bozukluğu olduğu tespit edildi. Ekokardiyografisinde yani kalp ultrasonunda kalbinin aslında pompa fonksiyonunun iyi olduğu fakat gevşeme fonksiyonunun bozulduğunu tespit ettik. Kalbi tabii ki bu kalp yetersizliğinin alevlenme döneminde olduğu için biraz hızlıydı. Biz hem göğüs hastalıkları uzmanları ile görüşüp hem ilgili diğer branşlarla beraber çok disiplinli bir yaklaşımla hastaya yaklaştık. Hem akciğer zarları arasında biriken sıvı iğne ile alırken aynı zamanda kalp ritmini ve hızını düzeltmeye çalıştık. Bu amaçla kalp hızını düşürücü ilaçlar verdik" ifadelerini kullandı. "Taburcu olduktan sonra sıkı kontrol altına aldık" Vural, hastaya konulan kalp yetersizliği tanısının yaygın olan pompalama bozukluğundan farklı olduğunu kaydederek, "Son 1-2 yıla kadar aslında çok da pompalama fonksiyonu için tedavimiz vardı. Ama gevşeme fonksiyonu için yeterli tedavimiz yoktu. Fakat son birkaç yıl içinde yeni çıkan tedavilerle buna yönelik de tedaviler yapabiliyoruz artık. Son birkaç yılda çıkan modern tedavileri de uyguladık. Yine hastamızın bir anemisi vardı. Kan düşüklüğü vardı, onu verdik. Bir demir tedavisi verdik damardan. Aynı zamanda kan transfüzyonu da yaptık. Hızlıca hasta toparladı. Taburcu olduktan sonra da sıkı kontrol altına aldık" diye konuştu. "Kalp yetersizliği sürekli yatılacak veya fiziksel aktivitenin azalması gereken bir hastalık değil" Kalp yetmezliği hastalığında yalnızda medikal tedavinin yeterli olmadığını vurgulayan Vural, "Yaşam tarzı değişiklikleri de öneriyoruz. Özellikle bu yaştaki hastaları için hayatın içinde kalmak çok önemli. Kalp yetersizliği yatılacak, sürekli yatılacak veya fiziksel aktivitenin azalması gereken bir hastalık değil. Tam tersine daha fazla hayata katılmalılar. Bunun psikolojik etkisi var. Sosyalleşmenin etkisi var. Kalbi iyileştireceği etkisi var. Fiziksel aktiviteyi arttırmalarını istiyoruz ki vücuttaki kas kitlesi korunsun. Vücuttaki kas kitlesi korunursa kalp de kendi fonksiyonlarını koruyabiliyor" açıklamasında bulundu. "Çok mutluyum, hocalarımız sayesinde, onların ilgileriyle düzeldim" Hasta Ayşe Zedelenmez, şu anda 3 katlı merdiveni yorulmadan çıkabildiğini aktararak, "Çok mutluyum, hocalarımız sayesinde. Onların ilgileriyle düzeldim. Torunla uğraşıyorum. Arada yürüyorum. Benim ufak 9 aylık torunum var. Öyle vakit geçiyor" ifadelerine yer verdi. "İkinci hayatıma başladım" Çocuklarına kavuştuğu için yaşadığı mutluluğu dile getiren Zedelenmez, "Benim çocuklarım, ömrüm, hayatım, her şeyim. Ben onlar için yaşıyorum. İkinci hayatıma başladım onların ve hocalarımın sayesinde" dedi. "Biz annem üşüttü derken tam aksine ağır bir derecede kalp yetmezliği başlamış" Hastanın kızı Berna Kayanöz ise "Bayağı kötü durumdaydı aslında ilk geldiğimizde. Direkt işlemler başladı ve yoğun bakıma yatırdılar. Bizim için asıl zorlu süreç o zaman başladı. Biz annem üşüttü, soğuk algınlığı derken tam aksine ağır bir derecede kalp yetmezliği başlamış, ciğerlerinde sıvı toplamış, yoğun bakıma yattı ve bizim için üzücü ve ağır bir süreç başladı" diye konuştu. "İkinci baharı evlatlarına yaşattı annem" Annesinin diğer kardeşleriyle birlikte hep yanında olduğunu anlatan Kayanöz, "Bu süreçte moral de çok önemli hasta için. Doktorlarımız onu yaptı, moral de çok verdiler. ‘Teyze düzelteceksin, bu senin elinde' diye annemi de bayağı bir motive ettiler. Böyle atlattık süreci. Annem diyor ya, ikinci baharı yaşadık diye. Aslında ikinci baharı evlatlarına yaşattı annem. Hepimiz çok kötü durumdaydık. Hep bunu derim, bir insanın annesi öldüğü zaman bu dünyada seven kimsesi kalmıyor. Biz de o pozisyondaydık, üç kardeş. Annem bize ikinci baharımızı yaşatıyor" ifadelerini kullandı.

Kırmızı etek sevdası 61 yaşında 25 kilo verdirdi Haber

Kırmızı etek sevdası 61 yaşında 25 kilo verdirdi

Bursa’da düğünde giymek istediği kırmızı eteğin üzerine olmaması, 61 yaşındaki Naciye Yalçın için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Fazla kilolarından kurtulmak ve daha sağlıklı bir hayat sürmek için Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvuran Naciye Yalçın, Diyetisyen Fulya Çoğan eşliğinde yürüttüğü beslenme ve yaşam tarzı değişikliği sürecinde 25 kilo verdi. Diyet yapmaya başlangıçta sıcak bakmadığını belirten Naciye Yalçın, 3 yıl önce katılacağı bir düğün öncesi dolabındaki kıyafetleri denerken yaşadığı hayal kırıklığının kendisini harekete geçirdiğini anlattı. Özellikle sevdiği kırmızı eteğin üzerine olmaması üzerine Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvuran Naciye Yalçın, aldığı profesyonel destekle sağlıklı hayat alışkanlıkları kazanmaya başladı. 17 ayda 25 kilo veren Naciye Yalçın’ın yıllardır mücadele ettiği çeşitli sağlık sorunlarında da önemli iyileşmeler yaşadı. Süreç öncesinde üçüncü evre karaciğer yağlanması, diyabet, yüksek kolesterol, hipertansiyon, tiroid sorunları ve fibromiyalji ağrıları bulunan Yalçın, beslenme düzenini ve yaşam alışkanlıklarını değiştirmesiyle sağlık durumunda önemli gelişmeler kaydetti. Karaciğer yağlanmasının üçüncü evreden birinci evreye gerilediğini belirten Yalçın, tansiyon değerlerinin normale döndüğünü, kolesterol ve tiroid değerlerinde de olumlu gelişmeler yaşandığını ifade etti. Fibromiyaljiye bağlı ağrılarının da azaldığını belirten Yalçın, süreçte kendisini takip eden hekimlerin de tebrik ettiğini söyledi. Yaşadığı değişimin kendisi için yalnızca kilo vermekten ibaret olmadığını vurgulayan Yalçın, "Eskiden diyete hiç sıcak bakmıyordum. Şimdi ise benim için sağlık daha önemli" dedi. "25 kiloyu birlikte verdik" Naciye Yalçın’ın 2023 aralık ayından itibaren beslenme takibini yürüten Nilüfer İlçe Sağlık Müdürlüğü Sağlıklı Hayat Merkezinde görevli Diyetisyen Fulya Çoğan, sürecin yalnızca kilo kaybına odaklanmadığını, temel hedefin kalıcı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırmak olduğunu söyledi. Naciye Yalçın’ın takibe başladığında 98 kilo 400 gram olduğunu ve çok ciddi sağlık problemleri olduğunu belirten Diyetisyen Çoğan, 17 ayda yaklaşık 24-25 kilo kaybı sağlandığını ve verilen kilonun da uzun süredir korunduğunu ifade etti. Çoğan, "Bu süreçte amacımız sadece kilo verdirmek değildi. Beslenme davranışlarını ve yaşam tarzını değiştirmeyi hedefledik. Kilo verirken kas kaybı yaşamadan, daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmesini istedik" diye konuştu. Naciye Yalçın’ın takip sürecinde 1,5 yıldır kilosunu korumayı başararak insülin kullanımını bıraktığını, tansiyonunun normale döndüğünü, fibromiyalji ağrılarının azaldığını ve kolesterol değerlerinin normal seviyelere geldiğini belirten Diyetisyen Çoğan, sağlık parametrelerindeki olumlu değişimin kendileri açısından da sevindirici olduğunu söyledi. Çevresine örnek oldu Sağlıklı yaşam yolculuğu yalnızca Naciye Yalçın’la sınırlı kalmadı. Onun değişimini gören iki ablası da Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvurarak beslenme takibine başladı. Yakın çevresindeki arkadaşlarının da kendisini örnek alarak sağlıklı yaşam konusunda adım attığını belirten Naciye Yalçın, yaşadığı değişimin başkalarına da ilham vermesinden mutluluk duyduğunu söyledi. Hekim takipleri devam ediyor Naciye Yalçın’ın Sağlıklı Hayat Merkezi’ndeki beslenme ve yaşam tarzı değişikliği takibinin yanı sıra ikinci basamak sağlık kuruluşlarındaki hekim kontrolleri de devam ediyor. Uludağ Üniversitesi’nde endokrinoloji uzmanları tarafından rutin olarak takip edilen Naciye Yalçın’ın, Bursa Şehir Hastanesi’nde kardiyoloji kontrolleri de sürdürülüyor. Diyetisyen Fulya Çoğan, Naciye Yalçın’ın özellikle kendi yaş grubundaki bireyler için önemli bir teşvik edici danışan olduğunu belirterek, sağlıklı yaşam konusunda destek almak isteyen tüm vatandaşları, Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda Bursa İl Sağlık Müdürlüğü Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurarak ücretsiz diyetisyen hizmeti alabileceklerini söyledi.

Beynimiz kaç yaşında Haber

Beynimiz kaç yaşında

Ortalama hayat süresi uzadıkça yaşa bağlı kronik ve bilişsel hastalıkların sıklığı artarken, tıp dünyası artık sadece ömrü uzatmaya değil, bedensel ve zihinsel yeterliliğin korunduğu sağlıklı bir yaşam sunmaya odaklanıyor. Burtom Biyofiz Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Şule Karaarslan, beynin biyolojik yaşı ile takvim yaşının çoğu zaman aynı olmadığını, biyolojik yaşın beynin ve vücudun ne kadar sağlıklı yaş aldığının bir göstergesi olduğunu belirtti. Uzm. Dr. Karaarslan, ileri yaş grubunda olup merak eden, sürekli yeni bir şeyler öğrenen hatta aktif çalışan insanların biyolojik yaşı ile aynı yaşta olup evinden çıkmayan, sosyal iletişimi azalmış, kronik hastalıkları ile uğraşan günlük ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan, başkalarının yardımına ihtiyaç duyan insanların biyolojik yaşlarının tamamen farklı olduğuna dikkat çekti. Beynin biyolojik yaşını değerlendirirken hem fonksiyonel hem de yapısal parametrelerin bir arada değerlendirilmesi gerektiğini belirten Uzm. Dr. Şule Karaarslan, alzaymır ve bilişsel gerilemeye karşı erken tanı yöntemleri ve sağlıklı yaş almanın yollarıyla ilgili olarak şu bilgileri paylaştı: "Bilişsel değerlendirmede ilk adım; aile öyküsünü, bugüne kadarki sağlık sürecini ve rutin yaşam alışkanlıklarını sorgulamakla başlar. Ayrıntılı bir nörolojik muayene ile beraber hafıza testleri de yapılır. Hafıza testleri; dikkat, planlama, hafıza, görsel yapılandırma, hesaplama, soyut düşünce, karar verme, dil becerileri gibi yetileri değerlendirir. Bazen bu testlere depresyon değerlendirme testlerinin eklenmesi gerekir. Bu nöropsikolojik testler beynin farklı bölgelerini değerlendirmemize imkan sağlar ve nasıl çalıştığı hakkında bilgiler verir. Beyin MR görüntüleme ile beynin yapısal değişiklikleri, inme gibi hastalıklar ile ilgili damarsal yükler, hafıza merkezinin mevcut durumu ve yaşa uygunluğu, beyin volümü değerlendirilir. Kan tahlilleri; rutin kan testleri (Tam kan sayımı, kan şekeri, B grubu vitaminler (B12-folat vd), homosistein, vitamin D, tiroit fonksiyon testleri, demir, ferritin düzeyi gibi ) beynin ve vücudun sağlık durumu hakkında önemli bilgiler verir. Örneğin düşük troid hormon seviyelerinin ya da vitamin düzeylerinin düzeltilmesi ile bunlara bağlı bazı hafıza problemleri düzeltilebilir. Erken teşhiste kan testleri; daha önce alzaymır ile ilgili bel omurilik sıvısından yapılan özel biyolojik zarfların bir kısmı yakın zamanda kan tahlili ile de bakılabilmeye ve takip edilmeye başlandı. Bu önemli gelişmeler ve devam eden araştırmalar sayesinde hastalığı henüz çok erken safhalarda yakalama ve tedavi edebilme şansına sahibiz. Kan biyobelirteçlerin başında A42/40 oranı ve pTau217 gelmekte olup, tıp merkezimizde uygun hastalarda bu laboratuar testlerini başarıyla uygulayabilmekteyiz." Açıklamasında ileri görüntüleme yöntemleri ve genetik analizlerin de tanı algoritmalarında yerini aldığını kaydeden, biyolojik yaşlanmanın yaşam tarzı düzenlemeleri ile yavaşlatılabileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Şule Karaarslan, zihinsel ve bedensel sağlığı korumak için şu tavsiyelerde bulundu: "Kaliteli uyku ve melatonin: Derin uyku sırasında beynimiz adeta yenilenme sürecine girer ve gün boyu oluşan atıklar beynimizden temizlenir. Uykumuzu düzenleyen melatonin hormonunun en yoğun salgılandığı 23.00 -03.00 saatleri arasında uykuda olmak gereklidir. Yatmadan 1-2 saat önce mavi ışık maruziyetinden (cep telefonu, bilgisayar, televizyon vb.’den) kaçınmak önemlidir. Düzenli egzersiz: Hareketsiz yaşam, kilo alımı, kas ve damar rahatsızlıklarının yanı sıra bilişsel gerilemeyi de tetikler. Düzenli egzersiz ve aktif olmak hem beden hem beyin sağlığını korumak için elzemdir. Sosyal bağlar ve sürekli öğrenme: Sosyal olmak yani çevremizle iletişim içinde olmak, arkadaşlar ile vakit geçirmek, yeni hobiler edinmek, üretmek, yeni şeyler öğrenmek zihin ve ruh sağlımız için çok önemlidir. Merak duygusunu kaybetmeyen, öğrenmeye hayatları boyunca devam insanların bilişsel fonksiyonları çok daha iyi korunur. Beslenme alışkanlıklarımız: Akdeniz diyeti gibi diyetler beden ve zihin sağlığını olumlu etkiler. Taze sebze, yeşillikler, tam tahıllar, antioksidan yükü fazla olan meyveler (nar, yaban mersini, pancar gibi), baklagiller ve sızma zeytinyağını, balık ağırlıklı beyaz eti önceleyen, sınırlı kırmızı et tüketimini temel alan bir yaşam tarzı uygulanmalıdır." Burtom Biyofiz Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Şule Karaarslan, uzun yaşam ömrüne sahip toplumlar incelendiğinde bunların ortak özelliklerinin; sosyal, yardımlaşmayı ve iyilik yapmayı seven, üretken olan, sürekli hareket eden, beslenmesine dikkat eden insanlardan oluşmaları olduğunu kaydetti. Bütüncül sağlık takibi yapılmasının önemine değinen Uzman Dr. Şule Karaarslan, vitamin ve hormon eksikliklerini tamamlanması, görme ve işitme yetilerinin kontrolü, bağırsak sağlığını korunması; kabızlıktan kaçınılması, sigaradan uzak durulması, depresyon gibi ruhsal bozukluk ve travmalarda profesyonel destek alınmasının zihinsel ve bedensel zindeliğin ayrılmaz parçaları olduğunu kaydetti. Hedefin her zaman kendine yetebilen, bağımsız ve üreten bir beyin yapısını korumak olduğunu hatırlatan Dr. Şule Karaarslan, hafıza şikayetleri olan bireylerin şikayetlerini geçiştirmeyip erken tanı ve tedavi şansı için uzman bir nörologa başvurması gerektiğinin altını çizdi.

Diyabet, vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalık Haber

Diyabet, vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalık

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Cemal Ergin, diyabetin yalnızca kan şekeri yüksekliğiyle sınırlı olmayan, vücudun farklı sistemlerini etkileyebilen kronik bir hastalık olduğuna dikkat çekti. Diyabet hastalığı, insülin kullanımı ve günümüzde uygulanan tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler veren Medicana Bursa Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Cemal Ergin, "Pankreasta insülin üretilmemesi ve insülin etkisinin yetersiz olması veya vücutta insülinin etkin şekilde kullanılamamasın kan şekeri seviyesinin yükselmesine ve diyabet hastalığına neden olabiliyor. İnsülin pankreasta üretilen ve başta şeker, yağ ve protein metabolizmaları olmak üzere vücudun enerji dengesinde önemli rol oynayan bir hormondur. Diyabet vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalıktır. Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki ana türde değerlendirilmektedir. Özellikle Tip 2 diyabette insülin üretimi devam etmesine rağmen dokularda insüline karşı direnç geliştiğini ve bunun sonucunda kan şekeri düzeylerinin yükselmektedir. Geçmişte Tip 2 diyabet hastalarında belirli durumlarda insülin tedavisine daha sık başvurulurdu. Günümüzde diyabet tedavisinde önemli gelişmeler yaşanıylor. Günümüzde diyabet tedavisinde hastanın genel sağlık durumu, kan şekeri düzeyleri, insülin üretimi ve eşlik eden diğer durumlar değerlendirilerek farklı tedavi seçenekleri uygulanabiliyor. Uygun hastalarda insülin tedavisi yerine ağızdan kullanılan ilaçlar tedavi seçenekleri arasında ilk sırada tercih ediliyor. Burada önemli olan, her hasta için bireysel değerlendirme yapılarak en uygun tedavi yönteminin belirlenmesidir" dedi. Diyabet yönetiminde yalnızca ilaç tedavisinin yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Ergin, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yaşam tarzı değişikliklerinin de tedavi sürecinin önemli bir parçası olduğunu belirtti. Dr. Ergin, "Diyabet tedavisinde amaç yalnızca kan şekerini kontrol altında tutmak değil, aynı zamanda hastalığın uzun vadede oluşturabileceği komplikasyonların önüne geçebilmektir. Bu nedenle düzenli doktor kontrolü, kan şekeri takibi ve kişiye uygun tedavi planının uygulanması büyük önem taşımaktadır" ifadelerini kullandı. Diyabet farkındalığının artırılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Ergin, özellikle risk grubunda bulunan kişilerin düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini söyledi. Diyabetin erken dönemde fark edilmesinin ve uygun şekilde yönetilmesinin hastalığın ilerlemesi ve uzun vadeli komplikasyonların önlenmesi açısından önemli olduğunu belirten Dr. Ergin, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesinin de diyabet yönetimine katkı sağladığını ifade etti.

Uyku laboratuvarı hayat kalitesini artırıyor Haber

Uyku laboratuvarı hayat kalitesini artırıyor

Bursa'da vatandaşların yoğun talebi üzerine Bursa Şehir Hastanesi Uyku Laboratuvarı kapasitesi artırıldı. Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda ve Bursa İl Sağlık Müdürlüğünün desteğiyle laboratuvara 2 yeni oda kazandırılırken, uzmanlar horlama, uykuda nefes kesilmesi ve gündüz uyuklaması gibi belirtilerin uyku apnesine işaret edebileceği konusunda uyarıda bulundu. Bursa Şehir Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. İbrahim Koç, uyku apnesinin yalnızca gece uykusunu etkileyen bir rahatsızlık olmadığını, tedavi edilmediğinde ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğini söyledi. Uyku apnesinin, uyku sırasında nefesin durması veya ciddi şekilde yavaşlaması olarak tanımlandığını belirten Koç, "Kaliteli bir uyku uyuyamadığımız için ertesi gün sabah ciddi anlamda yorgun hissederiz. Baş ağrısı, bitkinlik ve halsizlik olabilir. Uyku apnesi tedavi gerektiren ciddi bir tablodur" dedi. Koç, uyku apnesinin kalp krizi, inme ve felç gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabileceğini belirterek, gündüz aşırı uyku halinin de özellikle araç kullanan kişiler açısından ciddi risk oluşturduğunu ifade etti. "Uyku apnesi olan bireyler gündüz uyuyakalabiliyor. Bu durum direksiyon başında uyuyakalmaya ve trafik kazalarına da yol açabiliyor" diyen Koç, belirtilerin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Uyku apnesinin teşhisinin altın standart yöntemin polisomnografi olduğunu ifade eden Koç, uyku laboratuvarında hastaların bir gece boyunca takip edildiğini söyledi. Koç, "Polisomnografi, hastanede bir gece yatarak yapılan bir işlem. Vücudun farklı yerlerine elektrotlar bağlanıyor ve bütün gece boyunca hastanın uykusu değerlendiriliyor. Uykuda nefes durması oldu mu, olduysa nasıl bir nefes durması, beraberinde oksijen değeri düştü mü, vücutta farklı problemler ortaya çıktı mı, bunların tamamı değerlendiriliyor" şeklinde konuştu. "Tedavi hastaya göre belirleniyor" Uyku apnesinde tek bir tedavi yönteminin bulunmadığını belirten Koç, hastalığın derecesine göre farklı tedavi seçeneklerinin uygulandığını söyledi. Koç, "Eğer hafif bir uyku apnesi varsa tedavi yöntemi değişiyor. Ancak orta ağır veya ağır bir uyku apnesi varsa PAP cihazı dediğimiz, pozitif hava bası vererek daralan ve tıkanan hava yollarını açan cihazlarla tedavi uygulanıyor" dedi. Uyku apnesi bulunan hastaların önemli bir bölümünde kilo probleminin de görüldüğünü belirten Koç, tedavinin yalnızca cihaz kullanımından ibaret olmadığını ifade etti. Koç, "Hastaların profesyonel destek almaları ve yaşam tarzını değiştirmeleri gerekiyor. Sadece cihaz tedavisi değil, beraberinde yaşam tarzı değişikliği ve kilo vermesi için profesyonel destek de alması gerekir. Bununla beraber uyku apnesinin tedavisinde multidisipliner bir yaklaşım gerekiyor" diye konuştu. Koç, tedavi sürecinde Göğüs Hastalıkları uzmanının yanı sıra gerektiğinde nöroloji, kardiyoloji ve diyetisyen gibi farklı branşların da sürece dahil olabildiğini söyledi. Polisomnografi işleminin bütün gece sürdüğünü belirten Koç, hastaların işlem öncesinde günlük uyku düzenlerine benzer şekilde hazırlanmalarının önemli olduğunu söyledi. Koç, "İşleme gelecek olduğunuz zaman akşam çay, kahve ve asitli içecekleri tüketmemeniz, ağır bir öğün yememeniz ve ağır egzersiz yapmamanız gerekiyor. İşleme gelirken pijama, terlik ve rahat kıyafetler getirebilirsiniz" dedi. Hastaların laboratuvarda evde uyudukları şekilde uyuduklarını belirten Koç, "Akşam evde yattığınız şekilde işlem odasına alınırsınız. Sadece problar ve elektrotlar bağlanır. Gece burada evde uyuduğunuz şekilde uyursunuz. Sabah işlem bittikten sonra elektrotlar ayrılır ve işlem sonlandırılır. Daha sonra evinize gidebilirsiniz" ifadelerini kullandı. İşlemin herhangi bir ağrıya neden olmadığını da belirten Koç, "Polisomnografi invaziv bir işlem değil. İşlem esnasında herhangi bir ağrı veya sızı hissetmezsiniz" dedi. "Bu belirtilerden biri varsa başvurun" Horlama, uykuda nefes durması ve gündüz uyuklamasının uyku apnesi açısından önemli belirtiler olduğunu ifade eden Koç, bu üç belirtinin aynı anda görülmesinin şart olmadığını söyledi. Koç, "Horluyorsanız, gece nefesiniz duruyorsa, bunu siz veya eşiniz fark ediyorsa ya da gündüz uyuklamanız varsa, bu üç semptomdan herhangi biri mevcutsa mutlaka uyku laboratuvarı olan bir hastaneye başvurmanız gerekiyor. Üçünün beraber olması şart değil" dedi. Göğüs Hastalıkları uzmanı tarafından yapılacak muayenenin ardından gerekli görülmesi halinde hastaların uyku laboratuvarına yönlendirileceğini belirten Koç, erken başvurunun tanı ve tedavi açısından önem taşıdığını ifade etti. Uyku Laboratuvarına 2 yeni oda Vatandaşların yoğun talebini karşılamak ve daha hızlı hizmet sunabilmek amacıyla Uyku Laboratuvarının kapasitesinin artırıldığını belirten Koç, "Vatandaşlarımıza daha hızlı hizmet sunabilmek adına Bursa İl Sağlık Müdürlüğümüzün talimatı ile kapasitemizi 2 yeni ilave oda ile artırdık. Horlama, uykuda nefes kesilmesi ve sabah yorgun uyanma gibi sorunlarınızda modern altyapımızla yanınızdayız" diye konuştu. Koç, hizmet kalitesinin ve kapasitesinin artırılmasına sağladıkları katkı ve desteklerden dolayı Sağlık Bakanlığına ve Bursa İl Sağlık Müdürlüğüne teşekkür etti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.