Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Psikolojik Destek

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Psikolojik Destek haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Psikolojik Destek haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Nefes darlığının kısır döngüsünü 'Pulmoner Rehabilitasyon' ile kırın Haber

Nefes darlığının kısır döngüsünü 'Pulmoner Rehabilitasyon' ile kırın

Merdiven çıkarken soluk soluğa kalmak, kısa bir yürüyüşte bile durup dinlenmek zorunda hissetmek ya da giyinmek gibi günlük temel işlerin yorucu hâle gelmesine dikkat çeken uzmanlar, kronik akciğer hastalığı olan pek çok kişi için bu durumlar yaşamın kaçınılmaz bir parçası olarak kabul edildiğini söyledi. Ancak nefes darlığıyla hayatı kabullenmek zorunda olunmadığını vurgulayan Medicana Bursa Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Burcu Metin Ökmen, pulmoner rehabilitasyonun hastalar için dönüm noktası niteliğinde olduğunu ifade etti. Kronik akciğer hastalıklarında nefes darlığının ciddi bir kısır döngü oluşturduğuna işaret eden Doç. Dr. Burcu Metin Ökmen, şu uyarılarda bulundu: "Kişi nefesi daraldığı için hareket etmekten kaçınır. Hareketsizlik nedeniyle kaslar zayıflar ve kondisyon düşer. Zayıflayan kaslar ise daha fazla oksijen ihtiyacı doğurarak çok daha az eforla bile nefes darlığı yaşanmasına neden olur. Pulmoner rehabilitasyon, tam olarak bu kısır döngüyü kırmayı hedefler. Güvenli ve kontrollü egzersizlerle güçlenen kaslar oksijeni çok daha verimli kullanır; böylece hasta aynı işi yaparken çok daha az nefes darlığı hisseder." Pulmoner rehabilitasyonun ilaç tedavisinin yerini almadığını, aksine onu tamamlayan kişiye özel bir tedavi programı olduğunu belirten Doç. Dr. Ökmen, programın egzersiz eğitimi, nefes teknikleri, hastalık hakkında bilgilendirme, beslenme ve psikolojik destek gibi birçok bileşeni bir araya getirdiğini kaydetti. Ökmer, "Bu kapsamlı program; KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı), tedaviye rağmen şikâyetleri süren astım, bronşektazi, interstisyel akciğer hastalıkları, akciğer fibrozisi, kistik fibrozis, pulmoner hipertansiyon hastalarının yanı sıra akciğer ameliyatı/nakli öncesi ve sonrası dönemdeki bireylere öneriliyor. Ayrıca evde oksijen tedavisi kullanan veya hastanede yatarak tedavi gördüğü bir alevlenme dönemi sonrası iyileşme sürecinde olan hastalar için de program büyük fayda sağlıyor" dedi. Pulmoner rehabilitasyon ünitesinde göğüs hastalıkları uzmanları, fiziksel tıp ve rehabilitasyon uzmanları, fizyoterapistler, hemşireler, diyetisyenler ve psikologlardan oluşan uzman bir ekiple kişiye özel süreç yürütüldüğünü belirten Doç. Dr. Burcu Metin Ökmen, programın kazanımlarını şöyle özetledi: "Düzenli sürdürülen program nefes darlığı ve yorgunluk hissiyatını azaltır. Yürüme mesafesini ve egzersiz kapasitesini artırır. Günlük işlerin daha az zorlanarak yapılmasını sağlar. Hastalık alevlenmelerine bağlı hastaneye yatışları azaltır. Endişe ve depresyon belirtilerini hafifleterek genel yaşam kalitesini yükseltir. Nefes darlığı nedeniyle sevdiği aktivitelerden uzaklaşan tüm hastalar bu önerilere dikkat etmeli. Daha rahat nefes almak ve daha aktif bir yaşam sürmek için hiçbir zaman geç değildir."

BURTOM Konur Cerrahi Tıp Merkezi’nden UİB Personeline Eğitim Haber

BURTOM Konur Cerrahi Tıp Merkezi’nden UİB Personeline Eğitim

Seminerde meme kanserinin dünya genelindeki durumunu aktaran Op. Dr. Doğan Fakıoğlu, hastalığın kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğunu belirtti. İstatistiksel verileri paylaşan Fakıoğlu, dünyada her yıl 2,3 milyon yeni vaka teşhisi konulduğunu ve 760 bin kadının hayatını kaybettiğini vurguladı. Her 8 kadından birinin bu riskle karşı karşıya olduğunu belirten Fakıoğlu; erken teşhis, farkındalık, belirtiler, risk faktörleri ve tanı yöntemleri hakkında bilgi sahibi olmanın hastalığın tedavisi ve iyileşme şansı için kritik önem taşıdığını ifade etti. Yaş, Genetik ve Hormonal Risk Faktörlerine Dikkat! Meme kanseri risk faktörlerine değinen Op. Dr. Doğan Fakıoğlu, özellikle 50 yaş üstü kadınların daha yüksek risk altında olduklarını, genetik ve hormonal faktörlerin de risk oluşturabildiğini dile getirdi. Meme kanserinde tanı ve tedavi olanaklarına dair bilgi veren Op. Dr. Fakıoğlu, mamografi, ultrason, MRI gibi görüntüleme teknikleri ve biyopsi ile teşhis yapılabildiğini, buna göre cerrahi müdahale ve sistemik tedavilerden uygun olanının tercih edildiğini söyledi. Mamografi ve Kendi Kendine Muayene Op. Dr. Fakıoğlu, mamografi ile yapılan düzenli taramaların erken teşhisteki rolünü vurgulayarak, ayrıca her kadının aylık yapacağı kendi kendine muayene uygulamasının da erken tespitte yardımcı olduğunu ifade etti. Meme kanseri riskini azaltmada yaşam alışkanlıklarının önemine de değinen op. Dr. Fakıoğlu, meyve, sebze, tam tahıllı gıdalar ve yağsız proteinler içeren dengeli bir diyetin meme kanseri riskini azaltabileceğini, ayrıca düzenli fiziksel aktivitenin riski önemli ölçüde düşürebileceğini, ilaveten sigara ve aşırı alkol tüketiminden kaçınmanın, stres yönetiminin ve düzenli uykunun risk faktörlerini azaltmada etkili olduğunu söyledi. Açıklamasında erken teşhisin sağladığı avantajları sıralayan Burtom Konur Cerrahi Tıp Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğan Fakıoğlu ; erken tanının tedavi şansını ve başarı oranını önemli ölçüde artırdığını, bu sayede daha az agresif ve daha etkili tedavi yöntemlerinin uygulanabildiğini, hastaların yaşam kalitesi ile sağkalım oranlarının yükseldiğini belirtti . Tıp dünyasındaki yenilikleri aktaran Op. Dr. Fakıoğlu; kanser hücrelerini spesifik olarak hedef alan yeni ilaçların yer aldığı hedefli tedaviler, hastanın genetik profili ve biyobelirteçleri kullanılarak geliştirilen kişiselleştirilmiş tıp uygulamaları ile gelişmiş görüntüleme teknikleri sunan erken teşhis teknolojilerinin hastalar için umut kaynağı olduğunu ifade etti. Tedavi sürecinde ruh sağlığının korunmasının önemini vurgulayan Fakıoğlu, şunları söyledi : “Tedavi ve hastalık süreciyle başa çıkmak için psikolojik destek önemlidir. Sevdikleri tarafından gösterilen destek, hastaların iyileşme sürecine büyük katkı sağlar. Olumlu bakış açısı ve umut, hastaları güçlendirir. Psikolog, psikiyatrist veya sosyal hizmet uzmanından destek almak, hastalığın olumsuz etkilerini azaltır.” Toplumsal Farkındalık: Destek ve Sosyal Ağlar Farkındalığın artırılması için toplumsal düzeyde atılması gereken adımları belirten Op. Dr. Fakıoğlu; konferanslar, yürüyüşler ve kampanyalar gibi farkındalık etkinliklerinin önemini vurguladı, hastalar ve yakınları için kurulan destek grupları ile sosyal ağların, bilgi ve deneyim paylaşımını kolaylaştırarak büyük bir dayanışma sağladığını belirtti. Seminerin son bölümünde toplumsal iş birliğinin altını çizen Burtom Konur Cerrahi Tıp Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Doğan Fakıoğlu, meme kanseri hakkında bilgi sahibi olmanın ve toplumsal farkındalığı artırmanın, düzenli taramalar yaptırmanın hayati olduğunu belirtti. Hasta, aileler, sağlık profesyonelleri ve toplumun el ele vererek mücadele etmesi durumunda, erken teşhis ve uygun tedavi sayesinde sağ kalım şansının ve iyileşme umudunun önemli ölçüde artacağını ifade etti.

Başkan ile annesinin diyaloğu salonu kırdı geçirdi Haber

Başkan ile annesinin diyaloğu salonu kırdı geçirdi

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kadın ve Aile Hizmetleri Dairesi Başkanlığınca Anne Şehir Gönül Bahçem Davet Evi'nde düzenlenen program, kadınların toplumsal hayattaki rolünü görünür kılmak, başarı hikayelerini paylaşmak ve yeni başlangıçlara ilham vermek amacıyla gerçekleştirildi. "Biz de bu kentin insanlarını mutlu etmek için bazı projeler yapıyoruz" Programda konuşan Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın, belediyelerin görevlerine değinerek, "Sizler adına belediyenin emanetini üstlendik. Bu kent bir seçim yaptı ve bizi belediye seçti. Biz de bu kentin insanlarını mutlu etmek için bazı projeler yapıyoruz. Belediyeyi bazen yerin altına su boruları döşerken görüyorsunuz. Bazen yolun üstüne yaptığı köprülerle görüyorsunuz. Bazen iyi yaptığı işlerle, bazen eksik bıraktığı işlerle... Ama bu sonuçta biziz. Bu kumaştan bu elbise çıkıyor. Dolayısıyla toplumun her kesimi bu aşta bir katkı sağladıkça o aş güzelleşiyor" dedi. "Belediyecilik altyapı ve üstyapıdan ibaret değil" Belediyeciliğin yalnızca altyapı ve üstyapı çalışmalarından ibaret olmadığını belirten Büyükakın, şöyle devam etti: "Belediyecilik sadece altyapı yapmak, üstyapı yapmak bundan ibaret bir şey değil. Topyekün insana dair her şey belediyenin işi. Bu toplumun tamamı iyileşmesi için sokakta yürürken, bir yerde alışveriş yaparken, bir lokantaya gittiğimizde, hayatın herhangi bir yerinde güzelliklerle karşılaşmamız için asıl değişmesi gereken insan. Bir şeyler eksik kalırsa, mesela kadın mutsuzsa, eşi mutsuz oluyor, çocuğu mutsuz oluyor, büyükleri, küçükleri, komşusu, temasta olduğu bütün insanlar... Yani bir nevi negatiflik herkese yayılmaya başlıyor. Aslında asıl derdimizin güzel insan olmak, insanlarda güzel bir anı bırakmak, şu gök kubbede hoş bir seda bırakmak, olması gerekiyor." Görev süresi boyunca kalıcı eserler bırakmanın ve vatandaşların hayır duasını almanın önemini vurgulayan Büyükakın, belediyecilik anlayışlarının temelinde halka hizmet etmenin bulunduğunu ifade etti. Büyükakın, "Biz de belediye başkanı olarak neyi geriye bırakmalıyız? İnsanlar bize bu işi bıraktıktan sonra 'Allah razı olsun' desinler. Yolda gördüklerinde 'Allah razı olsun bak hala şuradaki şey şu işe hizmet ediyor' desin. Ben sizin emanetçinizim. Sizler mutlu olun diye biz çalışacağız" diye konuştu. Salonda renkli anlar Konuşması sırasında annesi Semra Büyükakın'ı salonda gören Tahir Büyükakın, "Annemi de getirmişler" diyerek tebessüm etti. Salondan bir kişinin "Tesadüf geldik başkanım, haberimiz yoktu" demesi üzerine Büyükakın, "İyi oldu. Sabah çıkarken görmemiştim" karşılığını verdi. Programın ardından annesi ve kadınlarla bir araya gelerek sohbet eden Büyükakın, annesine yönelik, "Spor varmış, hadi biz de yazılalım diye gelmişler" diyerek güldü. Semra Büyükakın ise "Görüyorum. Herkes gitmiş, oğluma söyleyemiyorum, biz de uğrayalım dedim. Tesadüf seni gördüm" ifadelerini kullandı. Büyükakın da "Bu işlerin böyle bir tarafı da var. Yani güzel işler oluyor burada, yazılın bence" dedi. Anne ile oğlunun sohbeti salonda renkli anlar oluşturdu. Anne Şehir ile 30 kilo verdi Programda, Anne Şehir projesinden yararlanarak yaşamında değişiklik yapan ekonomist-yazar Mihriban Çalışkan da deneyimlerini paylaştı. Obeziteyle mücadelesini anlatan Çalışkan, başlangıçta sosyal ortamlara katılmakta zorlandığını belirterek ameliyat olmayı düşündüğünü, bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Anne Şehir projesinden haberdar olduğunu söyledi. Çalışkan, ameliyat için 22 Kasım'a gün aldığını, bu tarihe yaklaşık bir hafta kala Anne Şehir ekibinden telefon geldiğini ve kendisinin özel bir obezite sınıfına davet edildiğini anlattı. Bu gelişmeyi kendisi için bir işaret olarak değerlendirdiğini ifade eden Çalışkan, programa başladığı günü unutmadığını belirterek, "Kendime bir söz verdim. 'Buraya başladın, sonuna kadar gideceksin. Ve sen başladığın Mihriban'ı hiç unutmayacaksın.'" dedi. Yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü süreçte 30 kilo verdiğini aktaran Çalışkan, değişimin yalnızca kilo kaybından ibaret olmadığını vurguladı. Çalışkan, "Benden giden bu rakamlar, sayılar, kilolar değil. Ben aynı zamanda psikolojik destek aldım, fizik tedaviye gittim, diyetisyene gittim. Yani aslında Anne Şehir'in sunduğu bütün imkanlardan faydalandım ve gerçekten faydalandım. Sonuç olarak depresif Mihriban'ı geride bıraktım. Artık hayal kuran, daha idealist ve adımlarını daha sağlam atan bir Mihriban olmuştum" diye konuştu. Anne Şehir projesinin yalnızca kadınların yaşamında değil, aile ve toplum ilişkilerinde de değişime katkı sağladığını belirten Çalışkan, şöyle devam etti: "Buraya baktığımızda değişen şeylerin sadece kadınlar olduğunu düşünürüz ama değil. Öncelikle başkanıma (Tahir Büyükakın) çok çok teşekkür ediyorum. Toplum aileden değişir, aileyi de kadın yönetir. Aslında gizli kahramandır herkes de bilir bunu. Kadını değiştirmek toplumu değiştirmektir. Siz bizlerin hanesine girdiniz, bizleri değiştirdiniz, güzelleştirdiniz. O yüzden sonsuz teşekkür ediyorum bütün hanımlar adına." Anne Şehir Projesi nedir Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Anne Şehir Sağlıklı Yaşam Projesi, kadınların fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden gelişimlerini desteklemek amacıyla çeşitli hizmetler sunuyor. Proje kapsamında merkezlerde pilates, zumba, step-aerobik, sağlıklı yaşam yürüyüşleri ve obeziteyle mücadele programlarının yanı sıra diyetisyen ve fizyoterapist desteği, eğitimler ve sosyal-kültürel etkinlikler düzenleniyor. Çocuklara yönelik etkinliklerin de gerçekleştirildiği merkezlerde, annelerin faaliyetlere katıldığı sırada çocukların okul öncesi eğitiminden yararlanabileceği sınıflar da bulunuyor. Projeyle kadınların sosyal yaşama daha aktif katılması ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanması hedefleniyor.

Sağlıkta 'Hastanesiz hastane' modeli Haber

Sağlıkta 'Hastanesiz hastane' modeli

Burtom Evde Sağlık ve Bakım Koordinatörü Dr. Neşe Tunalı, evde sağlık hizmetlerinin geldiği noktayı, küresel uygulamaları ve Burtom Sağlık Grubu’nun Bursa’da hayata geçirdiği bütüncül bakım vizyonunu değerlendirdi. Dünyadaki dönüşüme dikkat çeken Dr. Neşe Tunalı, evde sağlığın algısal sınırlarının genişlediğini vurgulayarak, "Evde sağlık denildiğinde çoğu zaman yalnızca yatağa bağımlı, ileri yaşta veya kronik hastalar akla geliyor. Oysa bugün evde sağlık, çok daha geniş bir yelpazede, kişiye özel ve bütüncül bir yaklaşımla hizmet sunuyor. Yoğun çalışan bireyler için evde sağlık, yalnızca sağlık hizmetine erişim değil, aynı zamanda önemli bir zaman yönetimi modelidir. Hastaneye ulaşım, sıra bekleme, refakatçi ihtiyacı ve iş gücü kaybı gibi görünmeyen maliyetler değerlendirildiğinde; hem hasta hem de sağlık sistemi açısından çok daha verimli bir yaklaşım ortaya çıkmaktadır" dedi. "Hastanesiz hastane"nin, hastanelerin gerçekten hastane şartlarına ihtiyaç duyan hastalara odaklandığı, uygun sağlık hizmetlerinin ise teknoloji ve profesyonel ekiplerle kişinin bulunduğu yere taşındığı bütünleşik bir sağlık hizmeti olarak tanımlanabileceğini söyleyen Dr. Neşe Tunalı bu modelin temel amacının hastanelerin yerini almak değil; doğru hastaya, doğru sağlık hizmetini, doğru zamanda ve doğru yerde ulaştırmak olduğunun altını çizdi. Evde sağlık sisteminin küresel ölçekteki başarısına değinen Dr. Tunalı, ABD’deki Medicare & Medicaid Hizmetleri Merkezleri’nin (CMS) 2020 yılında başlattığı "Acute Hospital Care at Home" (Evde Akut Hastane Bakımı) programını ve Johns Hopkins öncülüğündeki uygulamaları örnek gösterdi. Bu sistemde uygun hastalar, hastane ortamındaki akut bakımı kendi evlerinde güvenle alabiliyor. Dr. Neşe Tunalı, evde sağlığın bünyesinde barındırdığı temel avantajları ise şu başlıklarla sıraladı: "Hasta Konforu: Kişinin kendi ortamında bulunması, iyileşme sürecine hem psikolojik hem de fiziksel katkı sağlar. Zaman ve Verimlilik: Ulaşım ve sıra bekleme süreleri ortadan kalkar; hasta ve hasta yakınlarının zaman kaybı önlenir. Sağlık Sistemine Katkı: Gereksiz hastane başvuruları azalır, kaynaklar etkin kullanılır ve hastane yoğunluğu düşer. Kapsamlı Hizmet: Hekim, hemşire, fizyoterapi ve psikolojik destek gibi birçok hizmet bir arada sunulabilir." Açıklamasında geleceğin sağlık parametrelerini; uzaktan hasta takibi ve giyilebilir teknolojiler, yapay zeka destekli değerlendirme sistemleri, evde laboratuvar ve görüntüleme sistemleri, dijital sağlık uygulamaları ve kişiselleştirilmiş ve proaktif sağlık yönetimi olarak sıralayan Dr. Neşe Tunalı, evde sağlığın yalnızca belirli bir ekonomik kesime hitap eden "lüks" biz hizmet değil, ulaşım, refakatçi, iş gücü ve zaman kaybı gibi görünmeyen maliyetleri azaltan, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir sağlık sistemi olduğunu ifade ederek, "Bugünün evde sağlığı, geleceğin hastanesiz hastanesinin temelidir" dedi. Burtom Sağlık Grubu’nun Bursa’da evde sağlık hizmetlerini sabit paketler yerine, her hastanın ihtiyacına göre şekillenen kişiye özel ve bütüncül bir planlamayla yürüttüğünü belirten Dr. Neşe Tunalı, sistemin tanıdan tedaviye, bakımdan takibe, eğitimden destek süreçlerine kadar geniş bir hizmet alanını kapsadığını söyledi.

Prof. Dr. İbrahim Taymur: "Ruh sağlığını korumak, hayat şartlarını iyileştirmekle de mümkün" Haber

Prof. Dr. İbrahim Taymur: "Ruh sağlığını korumak, hayat şartlarını iyileştirmekle de mümkün"

Ruh sağlığının korunması ve ruhsal sorunların önlenmesine yönelik çalışmalar hakkında bilgi veren Medicana Bursa Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Taymur, ruh sağlığının biyolojik özellikler, kişisel deneyimler ve toplumsal şartların etkileşimiyle şekillendiğini belirterek önleyici çalışmaların yalnızca tedavi hizmetleriyle sınırlı kalmaması gerektiğini ifade etti. "Ruh sağlığını yalnızca bireyin sorumluluğu olarak göremeyiz" Ruh sağlığının kişinin duygularını yönetebilmesi, güçlüklerle baş edebilmesi, ilişkilerini sürdürebilmesi ve günlük yaşama katılabilmesiyle yakından ilişkili olduğunu belirten Prof. Dr. Taymur, bireyin içinde bulunduğu şartların da bu süreçte önemli bir yere sahip olduğunu vurguladı Taymur, "Genetik yatkınlıklar ve biyolojik süreçler ruh sağlığında önemli bir yere sahiptir. Ancak kişinin yaşam deneyimleri, sosyal çevresi ve ekonomik şartları da ruhsal iyilik hâlini etkiler. Uzun süreli işsizlik, ekonomik güçlükler, güvensiz barınma şartları, ayrımcılık ve şiddet, bireyin ruhsal açı-dan zorlanmasına neden olabilir. Bu nedenle ruh sağlığını korumayı yalnızca kişinin kendi çabasıyla açıklamak yeterli değildir" dedi. Ruh sağlığını desteklemek için bireysel baş etme becerilerinin geliştirilmesinin yanında insanların güvenli ve destekleyici yaşam şartlarına sahip olmasının da önem taşıdığını belirten Taymur, eğitim imkanlarının güçlendirilmesi, çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştırılmasının koruyucu yaklaşımın önemli parçaları olduğunu kaydetti. Çocukluk dönemindeki deneyimlerin ruh sağlığının gelişiminde önemli bir rol oynadığını ifade eden Prof. Dr. Taymur, güvenli aile ortamının, destekleyici ilişkilerin ve çocuğun kendisini kabul edilmiş hissetmesinin koruyucu etkenler arasında yer aldığını söyledi. İhmal, istismar, zorbalık, sürekli baskı ve dışlanmanın çocukların ruhsal iyilik hâlini olumsuz etkile-yebileceğine dikkat çeken Taymur, erken dönemde sunulan desteğin önemini vurguladı. Taymur, "Çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimler kişinin geleceğini kaçınılmaz biçimde belirlemez. Güvenilir bir yetişkinin desteği, öğretmenlerle kurulan sağlıklı ilişkiler, kabul gördüğü bir sosyal çevre ve gerektiğinde alınan profesyonel yardım önemli koruyucu kaynaklardır. Bu nedenle çocukları korumak kadar aileleri ve çocuklarla çalışan eğitimcileri desteklemek de önemlidir" diye konuştu. Ruh sağlığının korunmasının çocuklukla sınırlı olmadığını belirten Taymur, ergenlikten yetişkinliğe ve ileri yaşlara kadar her dönemin kendine özgü ihtiyaçları bulunduğunu ifade etti. Yalnızlık, kayıplar, yaşam değişiklikleri ve sosyal ilişkilerin zayıflamasının farklı yaş gruplarında destek ihtiyacını artırabileceğini kaydetti. Ruhsal sorunların erken fark edilmesinin ve ihtiyaç duyan kişilerin uygun desteğe ulaşmasının önemine değinen Prof. Dr. Taymur, önleyici çalışmaların sorunların ortaya çıkma riskini azaltmanın yanı sıra mevcut sorunların ağırlaşmasını ve tekrarlamasını önlemeyi de kapsadığını belirtti. Okullarda zorbalıkla mücadele edilmesi, işyerlerinde aşırı stresin azaltılması, ruh sağlığı konusunda doğru bilgilendirme yapılması ve psikolojik destek hizmetlerinin erişilebilir hâle getirilmesinin bu açıdan önem taşıdığını ifade eden Taymur, koruyucu çalışmaların farklı kurumların iş birliğiyle yürü-tülmesi gerektiğini söyledi. Taymur, "Ruhsal sorunların tamamını önlemek mümkün olmayabilir. Ancak riskleri azaltmak, sorun-ları erken fark etmek ve kişilerin zamanında destek almasını sağlamak mümkündür. Burada önemli olan, yalnızca sorun yaşayan kişinin yardım istemesini beklemek değil, ihtiyaç duyan kişilerin hiz-metlere ulaşmasını kolaylaştırmaktır" ifadelerini kullandı. Ruh sağlığı konusunda toplumda hâlâ önyargılarla karşılaşılabildiğini belirten Taymur, kullanılan dilin ve toplumsal tutumların kişilerin yardım arama davranışını etkileyebildiğine dikkat çekti. Ruhsal sıkıntı yaşayan kişilerin yargılanmadan dinlenmesi, yaşadıklarının küçümsenmemesi ve gerek-tiğinde profesyonel desteğe yönlendirilmelerinin önemini vurgulayan Taymur, ruh sağlığıyla ilgili tanıların alay veya hakaret amacıyla kullanılmasının damgalamayı güçlendirebileceğini belirtti. Taymur, ruhsal sorunların yalnızca biyolojik süreçler üzerinden değerlendirilmesinin de kişinin yaşam öyküsünü ve içinde bulunduğu şartları anlamak açısından yetersiz kalabileceğini ifade ederek bü-tüncül bir yaklaşımın gerekliliğine işaret etti. Ruh sağlığının korunması toplumsal sorumluluk gerekti-riyor Düzenli uyku, fiziksel aktivite ve destekleyici sosyal ilişkilerin ruhsal iyilik hâline katkı sağlayabileceğini belirten Prof. Dr. Taymur, bu alışkanlıkların yanı sıra toplumsal destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin de gerekli olduğunu söyledi. Taymur, "Ruh sağlığını korumak; bilimsel bilgiye dayalı uygulamaları, zamanında ve nitelikli sağlık hizmetlerini, güvenli yaşam alanlarını ve destekleyici sosyal ilişkileri birlikte ele almayı gerektirir. Aileler, okullar, işyerleri, sağlık kurumları ve yerel yönetimler bu sürecin önemli paydaşlarıdır" dedi. Dünya Ruh Sağlığı Günü’nün yalnızca farkındalık oluşturmakla sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulayan Taymur, ruh sağlığını korumaya yönelik çalışmaların yıl boyunca sürdürülmesinin önemine dikkat çekti. Taymur, bireylerin yaşam şartlarını iyileştiren, ihtiyaç duyan kişilerin desteğe erişimini kolaylaştıran ve toplumsal dayanışmayı güçlendiren adımların ruh sağlığının korunmasına katkı sağlayacağını belirtti.

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Geylan: "Okullarda şiddet ve akran zorbalığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır" Haber

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Geylan: "Okullarda şiddet ve akran zorbalığı önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır"

Türkiye Eğitim, Öğretim ve Bilim Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası (Türk Eğitim-Sen) Genel Başkanı Talip Geylan, "Okullarda şiddet ve akran zorbalığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır" dedi. Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Geylan, okullarda şiddet, akran zorbalığı ve suça karışan çocuklar üzerine yapılan anket sonuçlarını açıkladı. Geylan, anket sonuçlarını açıklamadan önce Siverek ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarında Ayla Öğretmen ile öğrencilerin hayatını kaybetmesinin tüm ülkeyi yasa boğduğunu belirterek, yeni eğitim-öğretim yılı öncesinde Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere tüm ilgili kurumlara acil tedbir alınması çağrısında bulundu. Eğitim yuvalarında huzur, güvenlik ve sağlıklı bir ortamın sağlanmasının herkesin ortak sorumluluğu olduğunu vurgulayan Geylan; 12-18 yaş grubundaki ağır suçlara yönelik ceza sınırlarının yükseltilmesi gerektiğini ifade ederken, sendika tarafından 2 bin 296 öğretmenin katılımıyla gerçekleştirilen "Okullarda Akran Zorbalığı ve Suça Karışan Çocuklar" konulu geniş kapsamlı anket çalışmasının sonuçlarını kamuoyuyla paylaştı. Okullardaki akran zorbalığı, şiddet ve suça sürüklenen çocuklarla ilgili sorunların boyutlarını gözler önüne seren araştırma ışığında MEB’e seslenen Geylan, 2026-2027 Eğitim-Öğretim yılının "Öğretmenimi ve Okulumu Seviyorum" temasıyla başlatılmasını ve güvenli okul ikliminin bir an önce tesis edilmesini talep etti. Ankete katılan öğretmenlerin yüzde 89,4’ünün akran zorbalığına tanık olduğu belirten Geylan, bunun yanı sıra katılımcıların yüzde 23,9’unun okulunda suça karışan çocuk bulunduğunu belirttiğini sözlerine ekledi. "Okullarda şiddet ve akran zorbalığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır" Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda şiddet ve akran zorbalığına karşı daha kapsamlı tedbirler alması gerektiğini belirten Geylan, "Okullarda şiddet ve akran zorbalığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Son olarak Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları; özellikle Kahramanmaraş’ta Ayla Öğretmenimizin ve körpe çocuklarımızın hain saldırılar sonucunda hayatını kaybetmesi, millet olarak hepimizi derin bir üzüntüye boğmuştur. Okullarımız 14 Eylül tarihinde eğitim-öğretime başlayacaktır. Bu süreçte, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşların gerekli ve yeterli tedbirleri alması büyük önem taşımaktadır. Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı da okulların açılış sürecinde "Güvenlik Okul İklimi"ne vurgu yapmaktadır. Bunun yanı sıra, 12-18 yaş grubunda ağır suçlar için uygulanan ceza sınırlarının yükseltilmesi ve diğer tedbirlerin alınması da büyük önem arz etmektedir. Herkes bilmelidir ki; çocuklarımızın ve öğretmenlerimizin eğitim kurumlarında huzur, güven ve sağlıklı bir ortam içerisinde bulunmaları hepimizin ortak önceliği olmalıdır" diye konuştu. "Öğretim yılının ‘Öğretmenimi ve Okulumu Seviyorum’ temasıyla başlatılmasını talep ettik" Söz konusu ankete toplam 2 bin 296 öğretmenin katılım sağladığını vurgulayan Geylan, "Bu tür acı olayların bir daha yaşanmaması, okullarımızın öğretmenlerimiz ve öğrencilerimiz için güvenli eğitim yuvaları olması amacıyla Türk Eğitim-Sen olarak Milli Eğitim Bakanlığından yeni eğitim-öğretim yılının ‘Öğretmenimi ve Okulumu Seviyorum’ temasıyla başlatılmasını talep ettik. Ayrıca, Türk Eğitim-Sen Genel Merkezi tarafından 1 Temmuz-10 Ağustos tarihleri arasında ‘Okullarda Akran Zorbalığı ve Suça Karışan Çocuklar’ temasıyla kapsamlı bir anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Türk Eğitim-Sen, internet sitesi başta olmak üzere toplam 6 ayrı internet sitesi üzerinden gerçekleştirilen çalışmaya 2 bin 296 öğretmenimiz katılmıştır. Anket sonuçları, okullarımızda akran zorbalığı, şiddet ve suça sürüklenen çocuklarla ilgili yaşanan sorunların boyutunu ortaya koyması ve çözüm önerilerinin geliştirilmesi açısından önemli veriler sunmaktadır. Türk Eğitim-Sen’in araştırmasına göre öğretmenlerin önemli bir bölümü akran zorbalığını okullarda yaygın bir sorun olarak değerlendirmektedir" şeklinde konuştu. "Katılımcıların yüzde 49,2’si zorbalığın görev yaptığı okulda kısmen yaygın olduğunu belirtmiştir" Yapılan anket sonucu akran zorbalığının yüksek seviyede gözlemlendiğini söyleyen Geylan, "Katılımcıların yüzde 49,2’si zorbalığın görev yaptığı okulda kısmen yaygın olduğunu, yüzde 34,5’i ise açık biçimde yaygın olduğunu belirtmiştir. Akran zorbalığına tanıklık oranı ise oldukça yüksektir. Ankete katılan öğretmenlerin yüzde 65,2’si okulunda akran zorbalığına tanık olduğunu, yüzde 24,2’si kısmen tanık olduğunu ifade etmiştir. Böylece zorbalığa bir biçimde tanık olan öğretmenlerin oranı yüzde 89,4’e ulaşmaktadır. Bununla birlikte zorbalığa maruz kalan öğrencilerin yaşadıklarını yetişkinlerle paylaşmadığı da görülmektedir. Katılımcıların yüzde 26,6’sı, öğrencilerin yaşadıkları zorbalığı öğretmenlerine, okul idaresine ya da ailelerine anlatmadığını düşünmektedir. Zorbalık fark edildiğinde ise katılımcı öğretmenler, en çok sırasıyla yüzde 81,8’i ‘zorbalığa maruz kalan ve zorbalığı uygulayan öğrencilerin rehber öğretmenle görüşmesini sağlarım’, yüzde 81,7’si ‘zorbalığa uğrayan öğrenciyle görüşürüm’, yüzde 78’i ‘zorbalığı uygulayan öğrenciyi uyarırım’, yüzde 65’i ‘aileleri bilgilendiririm cevabı vermiştir’" ifadelerini kullandı. "Zorbalığın en fazla görüldüğü ortam yüzde 37,2 ile okul bahçesidir" Anket sonucu akran zorbalığının en fazla okul bahçesinde ve sosyal medyada görüldüğünü aktaran Geylan, "Zorbalığın en fazla görüldüğü ortam yüzde 37,2 ile okul bahçesidir. Bunu yüzde 19,5 ile sınıf, yüzde 16 ile sosyal medya ve yüzde 14,7 ile okul dışındaki ortamlar izlemektedir. Katılımcıların yüzde 53,4’ü, rehberlik biriminin zorbalığı uygulayan ve zorbalığa maruz kalan öğrenciler ile aileleriyle görüştüğünü belirtmiştir. Önleyici çalışmalar ve farkındalık eğitimleri verildiğini ifade edenlerin oranı yüzde 28,3 iken, yüzde 16 oranında öğretmen yeterli bir müdahalenin söz konusu olamadığını düşünmektedir. Araştırmanın dikkat çekici sonuçlarından biri, okullarda suça karışan çocukların varlığına ilişkin bulgulardır. Katılımcıların yüzde 23,9’u, görev yaptığı okulda suça karışan çocuk bulunduğunu belirtmiştir. Yüzde 44,6’sı böyle bir öğrencinin bulunmadığını söylerken, yüzde 31,5’i bu konuda bilgi sahibi olmadığını ifade etmiştir. Çocukların adli süreçlerine ilişkin bilgilerin hassas ve gizli olması düşünüldüğünde, bu durum bütünüyle sürpriz değildir" açıklamasında bulundu. "Okullarda her 100 öğrenciye en az 1 rehber öğretmen düşecek şekilde planlama yapılmalıdır" Okullarda akran zorbalığı ve şiddetin önlenebilme ihtimali için her 100 öğrenciye 1 rehber öğretmeninin tahsis edilmesi gerektiğini açıklayan Geylan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Madde kullanımı ile okula kesici veya delici aletle gelme daha seyrek görülmekle birlikte ciddi sonuçlar doğurabilecek risklerdir. Akran zorbalığının en fazla okul bahçesinde görüldüğünün belirtilmesi, okulun ortak kullanım alanlarına dikkat çekmektedir. Bu saatlerde öğretmen ve okul personelinin görünürlüğünün artırılması, okul giriş ve çıkışlarının düzenli biçimde denetlenmesi ve riskli alanların belirlenmesi yararlı olacaktır. Rehberlik hizmetleri, araştırmada öne çıkan bir başka alandır. Rehberlik servislerinin personel ve çalışma şartlarının güçlendirilmesine duyulan ihtiyaç açıkça ortadadır. Ayrıca, düzenli psikolojik destek verilmesi ve psikolojik danışman sayısının artırılması geniş destek görmektedir. Bu noktada okullarda her 100 öğrenciye en az 1 rehber öğretmen düşecek şekilde planlama yapılmalıdır."

Kahramanmaraş’taki okul katliamı davasında ilk duruşma tamamlandı: Anne tahliye edildi Haber

Kahramanmaraş’taki okul katliamı davasında ilk duruşma tamamlandı: Anne tahliye edildi

Kahramanmaraş’taki okul saldırısının görülen ilk duruşması tamamlandı. Anne Pınar Peyman Mersinli’nin oy çokluğuyla tahliyesine, baba Uğur Mersinli’nin tutukluluk halinin devamına karar verilirken duruşma 4 Aralık’a ertelendi. Kahramanmaraş’ta 9 öğrenci ve 1 öğretmenin hayatını kaybettiği okul saldırısıyla ilgili davanın ilk duruşması Kahramanmaraş 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Saldırgan İsa Aras Mersinli’nin babası Uğur Mersinli ’Olası kastla adam öldürme suçundan 10 kez müebbet’ ve ’Olası kastla yaralama’ suçundan da 30 yıla kadar, anne Peyman Pınar Mersinli ise ’Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma’ suçundan 22,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor. Duruşmaya tutuklu sanıklar Uğur Mersinli ve Peyman Pınar Mersinli SEGBİS aracılığıyla katılırken hayatını kaybeden öğrencilerin ve öğretmenlerin yakınları ve avukatları salonda hazır bulundu. Sabah 09.00’da başlayan duruşmada baba Uğur ve anne Pınar Peyman Mersinli ile avukatlarının savunmalarının ardından hayatını kaybedenlerin yakınları konuştu. Adnan Göktürk Yeşil’in (11) annesi Sonay Yeşil, oğlunun bebeklik kundağıyla duruşmaya geldi. Oğlunun hayatını kaybettiği gün üzerinden çıkan kıyafetleri kundağa koyduğunu söyleyerek, "Oğlumun kabrine gidip konuşuyoruz. O benim tek evladımdı. Anne ve babanın en ağır cezayı almasını istiyorum, şikayetçiyim" dedi. Baba Abdullah Cevdet Yeşil ise Mersinli çiftinden şikayetçi olduklarını ve sonuna kadar bu davayı takip edeceklerini söyledi. "Kızımı öptüğüm alnından kurşun çıktı" Almina Ağaoğlu’nun (11) babası Ahmet Miraç Ağaoğlu ve annesi Gülden ise ihmali olan herkesten şikayetçi olduğunu söyledi. Anne Gülden, "Kızımın alnından öpüp okula yolladım ama o öptüğüm alnından kurşun çıktı" dedi. "Gömleğime annemin kanı bulaştı" Öğretmen Ayla Kara’nın (56) avukat oğlu Furkan Kara, "Annem küçük çocukların savunmasız olduğunu bildiği için onlara bir anne şefkatiyle yaklaşmıştır. Bu görülen davanın Türkiye çapında emsal bir dava olduğunu düşünüyorum. Türk tarihinde böyle saldırı olmamıştır. Olay günü biz haber aldığımızda okula gittik. Benim o gün üstümde ilk kez giydiğim gömlek vardı. Gömleğime kanı bulaştı. O gömleği dolabımda astım ve eşime de asla yıkayıp ütülemeyeceksin dedim. Sanıklardan sonuna kadar şikayetçiyim" dedi. "Benim yavrumun başında 4 kurşun çıktı" Furkan Sancak Balal’ın (11) annesi Tuğba Benli, "Ben 7 yıldır 2 evladımı tek başıma pazar tezgahlarında büyüttüm. Benim yavrum okuyacaktı, belki çok güzel yerlere gelecekti. Benim yavrumun başında 4 kurşun çıktı, ben yavrumu tanıyamadım. Onu kendi ellerimle yıkadım ama tanıyamadım. Şikayetçiyim, davamın arkasındayım" dedi. "Benim evladım 9 kurşun aldı" Şuranur Sevgi Kazıcı’nın (11) annesi Ayşegül Kazıcı ise kızının 9 kurşunla öldürüldüğünü anlatarak, "Benim evladım 9 kurşun aldı. İlk vurulan benim çocuğum, benim çocuğum kalkmak istemiş ama bir daha sıkmış. O kadar fazla ihmal var. Ben kadın halimle o çocuğu durdurabilirdim. Diğer çocuklar keşke ölmeseydi. Benim çocuğumun otopsi raporu açıklandı ve oğlum onu saklamış, ben görmeyim diye" ifadelerini kullandı. "Polislik yapmış bir baba suçlu evladını tanımaz mı?" Bayram Nabi Şişik’in (11) babası İsmail Şişik ise İsa Aras Mersinli’nin manifestosuna değinerek, "Dün evladımın doğum günüydü. Yaklaşık 5 yıl süren bir manifesto var. Bunun çocuk tarafından hazırlandığına inanmıyorum. Babanın katkısı olduğunu düşünüyorum. Ablası diyor ki ‘İsa Aras psikoloğa gittiğinde 2-3 gün iyi hissediyor’. Anne ve baba bu çocuğu nasıl böyle yetiştirdiniz. Polislik yapmış bir baba suçlu evladını tanımaz mı?" diye konuştu. "Bu insanlar haysiyetsiz" Kerem Erdem Güngör’ün (11) babası Mustafa Güngör, "Bu insanlar haysiyetsiz. 3 bin yıllık Türk tarihimizde olmayan bir şey siz ikinize nasip oldu. Normal bir insanken anormal bir insane döndük. Herkesin çocuğu var. Okullarda 1-2 çocuk problemlidir, onların aileleri de problemli" ifadelerini kullandı. "Keşke kalbindeki siyah noktaları tedavi ettirseydin" Yusuf Tarık Gül’ün (12) babası Murat Gül, "Evladımı en çok güvendiğim yer olan okula gönderdim ve birkaç saat sonra onun tabutunu aldım. Çocuğunun yüzündeki siyah noktaları tedavi ettirmek için güzellik merkezine götüreceğine kalbindeki siyah noktaları tedavi ettirseydin. Ben, bu anne ve babada zerre kadar vicdan olduğuna inanmıyorum" dedi. Zeynep Kılıç’ın (11) babası Ahmet Özkan Kılıç ise sanıkların en ağır cezayı almasını istedi. Anne Emine Kılıç ise kızının 4 kurşunla öldürüldüğünü, aynı eylemlerin bir daha yaşanmaması için olayın tüm yönleriyle araştırılmasını istedi. Hayatını kaybedenlerin aileleri ve avukatlarının konuşmasının ardından tanıklarda konuştu. "Baba, ‘Otizm teşhisi aldı’ diye söyledi" Emniyetin psikoloğu Dilek Özakdağ ise "Teşkilat mensuplarımıza, eş ve çocuklarına psikolojik destek sağlarız. 2025 yılı Eylül ayında Uğur Mersinli müdürümüz oğlunun sınav kaygısı nedeniyle başvuru yaptı. Bana geldiğinde, ‘Bana kızacak mısın?’ diye sordu. Bir süre geldi ve sonrasında gelmemeye başladı. Gönüllü bir program olduğu için yaptırımı olmadı. Aralık ayına kadar 5 kez görüştük. Nisan ayının ilk haftasında eşimle yürüyüş yaparken Uğur Mersinli müdürümü yolda gördüm ve ‘Nasılsınız, Aras neden gelmiyor’ diye sordum. Bana kendisi, ‘Biz bir psikiyatriste gidiyoruz. Otizm teşhisi aldık, Aras’ta ben de mutluyum dedi. Hatta ben otizmin hangi türü diye sorunca bir duraksadı. Sonra yollarımızı ayırdık" dedi. "Anne, oğlunun eşcinsel arkadaşları olduğunu söyledi" Psikolojik Danışman Hüseyin Gebeş, "Ben 7 Mart’ta anne, baba ve çocukla görüşme yaptım. Daha sonra çocuğu görüşmeye aldım. Teknoloji kullanımının yüksek olduğunu tespit ettim. Canlı oyun arkadaşları olduğunu bana söyledi. Ben de bunu anne ve babasına söyledim. Onlarda oyun çok oynadığını söylediler. Dikkatli takip edilmesi gerektiğini söyledim. İkinci görüşmemizde taramalar yaptım ve halkla ilişkilerinin zayıf olduğu, okulu sevmediğini söyledi. Üçüncü görüşmeye geldiğinde çok istekli değildi. Anne bana oğlunun eşcinsel arkadaşlarının olduğunu söyledi. İsa Aras’a bunu sorduğumda inkar etmedi. Annesiyle bir görüşme yaptım ve sonra ayrıldılar. Olayın gerçekleştiği güne randevu oluşturmuşlardı. Ben çevreye bir sorun oluşturacağını hissetmedim" diye konuştu. "Resmi kayıtlara geçilip geçmeyeceğini sordu" Tanıklardan Feyza Boz ise "Pınar Peyman ile telefonda görüştüm ve bana bu görüşmelerin resmi kayıtlara geçilip geçmeyeceğini sordu. Ben de fatura istenilirse geçeceğini söyledim" dedi. "Aileyle 1 kere görüştüm" Tanıklardan emniyetin psikologlarından Yunus Gökdemir, "Babası, oğlumun okulda arkadaş sorunları var diyerek başvurdu. Kendisiyle yaptığım görüşmede, ‘Arkadaşlarımı cahil olarak görüyorum’ dedi. Bana sıkıntısı olduğunu söylemek istedi ama söyleyemedi. Ailesiyle ilgili sorular sorunca biraz tıkandı. 10-15 dakikalık bir görüşmeydi. 1 kere görüştüm, başka da aileyle görüşmedim" diye konuştu. "Eylemi yapan çocuğu görünce silahla kendimi geri çektim" Ayser Çalık Ortaokulu Rehber Öğretmeni Ejder İnce, "İsa Aras Mersinli’yi 5.sınıftan itibaren tanıyorum. 5. sınıftan itibaren 28’e yakın görüşme yaptım. Bu görüşmelerin 5-6 tanesi veli görüşmesi. 6 ve 7. sınıfta kimlik arayışına yönelik görüşme yaptık. 5.sınıfta ağlama krizleri vardı. Sınıfta ağlama krizi geçirip gelirdi, aileyi psikiyatriye gitmesi gerektiğini söylemiştim. 6 ve 7.sınıfta kimlik arayışı vardı yine aileye söylemiştim. 8.sınıfta çantayla boğazını sıkmıştı. İntihar girişimi olarak algılamadım. Kendisiyle de görüştüm sıkıldığı için yaptığını söylemişti. Ben babaya çocuğu teslim ettim ve annesine çocuğun psikolojik destek alması gerektiğini söyledim. Aileyle birçok kez görüştüm. Ben görüşmeyi yaptıktan sonra rehberlik sistemini açar ve girişi yaparım. Geçmişe dönük bir giriş yapamam. 5 ve 6.sınıflarda psikolojik destek alıyoruz diye ailenin beyanı var. Mart ayında bizim idaremiz değişti. Mart ayına kadarki idaremiz İsa Aras’ın durumunu biliyor. 4 yıl boyunca kimseyle kavga ettiğini duymadım. Olay başladığı anda birisi okulu bastı diye düşündük. Sınıfları kontrol etmeye başladık. Birisi, ‘Hocam trafo mu patlıyor’ diye söyledi ben de hemen gittim şalteri kapattım ama sonra yerde yatan bir çocuğumuzu gördüm. Eylemi yapan çocuğu görünce kendimi geri çektim" ifadelerini kullandı. "Hocam adli rapor açmışsınız ama ben de polis başmüfettişiyim" Tanıklardan Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde görevli acil servis doktoru Nurşah Erçelebi Sağer, şunları söyledi: "İfade ve beyanlarım aynen devam ediyor. Nöbetçi arkadaştan nöbeti yeni devralmıştım. Ayser Çalık’tan bir ambulans geldi. Bilinci açık, değerleri stabildi. Ön muayenemi yaptım, nörolojik tetkikleri doğaldı. EKG çekilirken ben de kabine girdim. Kolunun bir kısmında çizik gördüm. Kendisine sordum ve kollarının devamında bolca çizik vardı. Dün gece olduğunu söyleyip, kendisinin yaptığını söyledi. Bazı zamanlarda çok canının sıkıldığını ve öyle vakit geçirdiğini söyledi. Bunun üzerine hastanın gelişini adli vaka olarak değiştirdik ve hastanenin çocuk psikiyatri doktoruna durumu bildirdik. Babası geldi ve ‘Hocam adli rapor açmışsınız ama ben de polis başmüfettişiyim’ dedi. Bende görevimi yaptığımı söyleyince canınız sağ olsun deyip ayrıldı, doktorlar ile görüştü. Çocuk psikiyatri doktoru düzenli olarak takip edilmesi gerektiğini belirtti. Tetkikleri yaptık ve taburcu ettik." Tanıkların dinlenmesinin ardından mahkeme heyeti anne Pınar Peyman Mersinli’nin oy çokluğuyla tahliyesine baba Uğur Mersinli’nin ise tutukluluk halinin devamına karar vererek duruşmayı 4 Aralık’a erteledi.

Uzmanı uyardı: Tüp bebekte ilk başarısızlıkta hemen vazgeçmeyin Haber

Uzmanı uyardı: Tüp bebekte ilk başarısızlıkta hemen vazgeçmeyin

Tüp bebek tedavisinde ilk denemenin başarısız olması çiftlerin çocuk sahibi olamayacağı anlamına gelmiyor. Yedi merkezde 18 bin 306 kadının verilerinin incelendiği araştırmada, üç tedavi sonunda kümülatif canlı doğum oranının yüzde 68,2'ye kadar çıkabildiği belirlendi. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Faruk Buyru, "Sağlıklı embriyo elde edilebiliyor ve gebeliğe engel ciddi bir sorun bulunmuyorsa ilk başarısızlıkta hemen vazgeçilmemeli" dedi. Tüp bebek tedavisinde başarının tek bir uygulama üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Faruk Buyru, tedavinin başarısında kadının yaşı başta olmak üzere yumurtalık rezervi, elde edilen yumurta sayısı, embriyonun kalitesi ve genetik yapısı ile rahim içinin durumunun etkili olduğunu söyledi. Yedi merkezde 18 bin 306 kadının verilerinin değerlendirildiği araştırmaya göre, üç tedavi sonunda kümülatif canlı doğum oranı yüzde 68,2'ye ulaştı. Bu oran 35 yaşın altındaki kadınlarda yüzde 84,5 olurken, 41-42 yaş grubunda yüzde 30,1 olarak belirlendi. Prof. Dr. Buyru, söz konusu oranların tüm yaş gruplarını kapsayan genel veriler olduğunu aktararak, "Yüzde 68,2 bütün yaş gruplarını kapsayan genel bir orandır. Kadının yaşı, yumurtalık cevabı, elde edilen yumurta sayısı, embriyonun kalitesi ve genetik yapısı ile rahim içinin durumu başarıyı doğrudan etkiler. Özellikle 40 yaşından sonra sağlıklı yumurta ve embriyo elde etme ihtimali azalır. Bu nedenle araştırmadaki oranlar her hastaya doğrudan uyarlanamaz" ifadelerini kullandı. "Bir ay kötü embriyo, sonraki ay iyi embriyo gelişebilir" Tüp bebek tedavisinde yumurtalık cevabı ve embriyo kalitesinin her tedavide aynı olmayabileceğine dikkat çeken Buyru, bir denemede kaliteli embriyo elde edilememesinin sonraki denemelerin de başarısız olacağı anlamına gelmediğini söyledi. Buyru, "Bir ay transfer edilemeyecek kadar düşük kaliteli embriyolar elde edilirken sonraki tedavide çok daha kaliteli, hatta dondurulabilecek embriyolara ulaşılabilir. Sağlıklı embriyolar elde edilebiliyorsa ve gebeliğe engel başka ciddi bir durum yoksa hemen vazgeçmemek en doğrusudur" diye konuştu. Kendi mesleki deneyiminde sekiz-on tedavinin ardından çocuk sahibi olan çiftlerle de karşılaştığını söyleyen Buyru, bunun her çift için aynı sayıda tedavinin uygulanması gerektiği anlamına gelmediğini ifade etti. Başarısız tedavi psikolojik ve ekonomik yük oluşturabiliyor İlk tüp bebek denemesinin başarısız olmasının çiftler üzerinde psikolojik ve ekonomik açıdan önemli bir yük oluşturabildiğini belirten Prof. Dr. Buyru, tedaviye başlamadan önce başarısızlık ihtimalinin de çiftlerle konuşulması gerektiğini söyledi. Buyru, "Yüzde 50-60 gebelik şansı tüp bebek açısından çok iyi bir rakamdır. Ancak bu, çiftlerin önemli bir bölümünün ilk denemede başarısızlıkla karşılaşabileceği anlamına da gelir. Bazı çiftler ekonomik nedenlerle, bazıları ise yaşadıkları psikolojik travma nedeniyle tedaviyi sürdürmek istemeyebilir. Bu süreçte psikolojik destek oldukça önemlidir" dedi. 45 yaşından sonra başarı şansı oldukça sınırlı Kadın yaşının tüp bebek tedavisindeki en önemli başarı faktörlerinden biri olduğunu vurgulayan Buyru, 45 yaşından sonra uygulanan tedavilerin gebelik şansına katkısının oldukça sınırlı kaldığını söyledi. Özellikle medyaya yansıyan 50 yaş üzerindeki gebeliklerin toplumda yanlış beklentilere yol açabildiğini belirten Buyru, "Bu gebeliklerin bir kısmında kadının genç yaşta dondurduğu yumurtalar kullanılıyor. Bir kısmı ise Türkiye'de yasal olmayan yumurta bağışı yoluyla gerçekleşiyor ancak bu ayrıntı çoğu zaman açıklanmıyor. Bu örneklerden hareketle herkesin ileri yaşta aynı şansa sahip olacağını düşünmek doğru değildir" şeklinde konuştu. Tüp bebek tedavisinde kişiye özel planlama Bilimsel araştırmaların tüp bebek tedavisinde önemli bir yol gösterici olduğunu ancak sonuçların tek bir oran üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Buyru, tedavide kişiye özel planlamanın önemini vurguladı. Araştırmanın yöntemi, vaka sayısı ve çalışmaya dahil edilen hastaların özelliklerinin yanı sıra merkezin teknolojisi, embriyoloji laboratuvarının başarısı ve ekibin deneyiminin de sonuçları etkileyebildiğini belirten Buyru, "Çalışmanın yöntemi, vaka sayısı ve hangi hastaların araştırmaya dahil edildiği ayrıntılı olarak incelenmelidir. Merkezin teknolojisi, embriyoloji laboratuvarının başarısı ve ekibin deneyimi de sonucu etkiler. En doğru yaklaşım; kadının yaşı, yumurtalık rezervi, embriyo özellikleri, rahim içinin durumu ve çiftin şartları dikkate alınarak kişiye özel bir tedavi planı oluşturmaktır" ifadelerine yer verdi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.