Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Kilo Kontrolü

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Kilo Kontrolü haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kilo Kontrolü haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kilo vermek kişiden kişiye değişiyor: "25'er kilo veren iki kişinin cildi neden farklı toparlanıyor" Haber

Kilo vermek kişiden kişiye değişiyor: "25'er kilo veren iki kişinin cildi neden farklı toparlanıyor"

Kilo kaybının ardından bazı kişilerde karın, kol ve uyluk bölgelerinde deri fazlalığı ortaya çıkarken bazı kişilerde yüz bölgesindeki hacim kaybı daha belirgin hale geliyor. Aynı miktarda kilo veren iki kişinin farklı sonuçlarla karşılaşabildiğine dikkat çeken Medicana Ataşehir Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Fatih Doğan, "Herkes için geçerli bir kilo sınırı yok. Kilo kaybının başlangıç ağırlığına oranının yanı sıra yaş, derinin kalınlığı ve elastikiyeti, deri altındaki yağ dokusu ve geçmişte yaşanan kilo değişimleri de değerlendirmede önem taşıyor" dedi. Derinin de bir kilo geçmişi var Tekrarlayan kilo alıp verme süreçlerinin ciltteki gevşekliği belirginleştirebildiğini söyleyen Prof. Dr. Doğan, "Bu durum, ‘derinin hafızası' olarak tanımlanabilmektedir. Özellikle daha önce birkaç kez 30-40 kilogram verip yeniden alan kişilerde deri fazlalığı daha belirgin görülebildiği için cerrahi öncesinde sadece mevcut kilo değil, hastanın kilo geçmişi de değerlendirilmektedir. Bunun yanında derinin kalınlığı ve esnekliği yanı sıra güneş maruziyeti ve deri altında kalan yağ dokusu da dikkate alınmaktadır" şeklinde görüş verdi. Kilo kaybı yüz ve karın bölgesini farklı etkiler Kilo kaybıyla birlikte yüz bölgesindeki yağ dokusunun azalmasının yanaklarda hacim kaybına ve daha çökük bir görünüme yol açabildiğini belirten Prof. Dr. Doğan, karın bölgesindeki sarkmanın ise farklı unsurlardan kaynaklandığını ifade etti ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Karındaki deri fazlalığının yanı sıra deri altında kalan yağ dokusu ve karın duvarındaki gevşeklik de görünümü etkiler. Muayenede bu unsurlar ayrı ayrı değerlendirilir. Böylece kişinin şikâyetine neden olan değişimin hangi dokulardan kaynaklandığı belirlenir." Cerrahi müdahale için kilo dengesinin sağlanması beklenir Kilo kaybı sonrasında ameliyat için uygun zamanın belirlenmesinde son aylardaki kilo seyrinin önem taşıdığını dile getiren Prof. Dr. Doğan, kilo verme süreci devam eden kişilerde vücut ölçülerinin de değişmeyi sürdürdüğünü kaydetti. Bu nedenle cerrahi planlamanın genellikle kilonun dengelenmesinin ardından yapıldığını belirten Doğan, "Deri fazlalığının bulunduğu bölgelerin ve bu durumun günlük yaşama etkisi de karar sürecinde dikkate alınır. Çünkü deri fazlalığı yalnızca estetik kaygılara yol açmaz. Yürürken deri kıvrımlarının birbirine sürtünmesi, aynı bölgelerde tekrarlayan pişikler veya deri kıvrımlarında yara oluşması kişinin günlük yaşamını olumsuz etkileyebilir. Bu tür şikâyetler cerrahi değerlendirmeyi gündeme getirebilir. Ancak ameliyatın zamanlamasını hastanın kilo seyri ve genel sağlık durumunu birlikte değerlendirerek belirlenir" diye konuştu. Hastanın beslenme durumu da cerrahide önemli Kilo dengesi sağlandıktan sonra cerrahi değerlendirmede beslenme durumu ve yara iyileşmesini etkileyebilecek sağlık sorunlarının da incelendiğini belirten Prof. Dr. Doğan, "Özellikle obezite cerrahisi geçiren kişilerde vitamin ve mineral eksiklikleriyle karşılaşılabilmektedir. Ameliyat öncesinde yapılan tetkiklerde saptanan beslenme eksiklikleri ve kontrol altında olmayan diyabet gibi sağlık sorunları cerrahi takvimi etkileyebilmektedir. Ameliyat öncesinde hastanın genel sağlık durumunun, beslenme değerlerinin ve iyileşme sürecini etkileyebilecek risklerin değerlendirilmesi gerekiyor. Ameliyat sonrasında yeniden belirgin kilo değişimi yaşanması da işlem yapılan bölgelerin görünümünü etkileyebiliyor. Bu nedenle kilo kontrolü, ameliyat sonrasındaki takip sürecinde de önem taşıyor" ifadelerini kullandı.

Diyabet çalışmalarının öncüsü Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo İstanbul’da ağırlandı Haber

Diyabet çalışmalarının öncüsü Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo İstanbul’da ağırlandı

Atlas Üniversitesi’nde ağırlanan San Antonio Texas Sağlık Bilimleri Merkezi Diyabet Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo, kendi isminin verildiği oditoryumda öğrencilerle buluştu. Diyabet araştırmalarının öncü ismi olarak kabul edilen ve insülin direnci kavramının gelişmesine katkı sağlayan Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo, "Tip 2 Diyabet Tedavisinde Paradigma Değişimi: Glikoz Kontrolünden Patofizyoloji Temelli Tedaviye" başlığıyla konferans verdi. "Diyabete bağlı hasarları engellemek istiyoruz" Tip 2 diyabet tedavisinde amacın artık sadece kan şekerini düzenlemek olmadığını belirten ABD’li bilim insanı, "Daha öncesinde bizim hedefimiz kan şekeri kontrolüydü ama diyabet süreci bütün organlara hasar vermekte. Bizim hedefimiz bütün bu uç organ hasarlarını azaltmak. Bu nedenle sadece kan şekerini hedef almak yeterli değil. Diyabetin gözlerdeki, böbreklerdeki hasarlarını engellemeye yönelik tedavileri göz önünde bulunduruyoruz. Böbrek hasarını, kalp damar hastalıklarından ölümü ve Alzheimer’ı da engellemek istiyoruz" dedi. Yeni ilaç tedavileri için çalışmalar yürütülüyor Tip 2 diyabet tedavisi üzerine son ilaç çalışmalarını aktaran Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo, "GLP-1 agonistleri yeni bir ilaç grubu. Kalp damar hastalıklarını azaltmakta ve böbreği korumakta birçok kanıtı oluşmakta. Ne yazık ki bugün ilaçların fiyatları yüksek. Ancak zaman içinde jenerik ilaçlar çıktıktan ve yeni ilaçlar peptitlerle birleştirilerek etkinliği artırıldıktan sonra bu tedavilerin daha yaygın kullanılmasını bekliyorum. İnsüline duyarlılığı artıran pioglitazon ilaç grubunun da tedavide önemli olduğunu düşünüyorum" diye konuştu. "Zayıflama iğneleri yüzde 20’ye varan oranlarda kilo kaybı sağlıyor" Zayıflama iğnelerinin Tip 2 diyabet hastalarında kilo kaybı konusundaki başarısına değinen Prof. Dr. Ralph A. DeFronzo, bu ilaçların yaklaşık yüzde 20’ye varan oranlarda kilo kaybı sağladığını belirtti. Diyabetten korunmak için en önemli formülün kilo kontrolü olduğunun altını çizen Prof. DeFronzo, "ABD’de de Türkiye’de de fazla kilo ve obezite oranları çok yüksek. Hepsini birlikte düşünürsek yaklaşık olarak yüzde 60’lar civarında. Diyabetten korunmak için en önemli önerim kilo kontrolünün sağlanması" diyerek sözlerini noktaladı. "Ülkemizde iki kişiden biri ya diyabet hastası ya da diyabet hastası adayı" Atlas Üniversitesi DİMER Diyabet ve Obezite Merkezi Koordinatörü Prof. Dr. Mustafa Kanat ise Türkiye’nin diyabet prevalansı açısından Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada olduğunu hatırlatarak, "Diyabet prevalansı Türkiye’de yaklaşık olarak yüzde 20 düzeyinde. Prediyabet trene binmiş gidiyor, son istasyon diyabet. Ülkemizde diyabet yaklaşık olarak yüzde 20, prediyabet ise yaklaşık yüzde 35 oranında. Topladığımızda yüzde 55’lere varan bir orana ulaşıyor. Yani, sokakta gezen 2 kişiden birisi ya diyabet hastası ya da diyabet adayı. 30 yıl önce diyabet prevalansı yüzde 7’ydi. 30 yılda yüzde 300’lük bir artıştan bahsediyoruz. Tek bir sebebi var: Obezite. Diyabeti domine eden iki önemli risk faktörü var: Birincisi genetik yatkınlık, ikincisi obezite. 30 yıl içerisinde genetik değişiklik beklediğimiz bir şey değil. Değişen şey, obezitenin çok fazla artması" ifadelerini kullandı. Üç madde ile diyabeti engellemek mümkün "Yapılan çalışmalar şunu gösteriyor; normal kilolu birey sayısı yüzde 15, yüzde 85’i kilolu ya da obez kategorisinde. Bu, Türkiye’deki diyabet pandemisinin bir numaralı sebebi. Bunu kontrol altına almadığımız müddetçe prediyabetik bireylerin diyabete dönüşme riski her geçen gün artıyor" diyen Prof. Dr. Mustafa Kanat, diyabetin önüne geçilmesi için yapılması gerekenleri şöyle anlattı: "Tip 2 diyabet engellenebilir bir hastalık. Yapılan tüm çalışmalar, eğer yaşam şekli düzgün yönetilebilirse tip 2 diyabetin engellenebileceğini gösteriyor. Bunun için birincisi; kilo verilecek, ikincisi; günlük 30 dakika, haftalık 150 dakika olacak şekilde düzenli egzersiz veya yürüyüş, üçüncüsü; yağlı yiyeceklerin tüketimi mümkün olduğunca azaltılmalı." DIMER Diabetes 2026 ile önemli isimler bir araya gelecek İstanbul’da düzenlenen DIMER Diabetes 2026 toplantısına da değinen Prof. Dr. Mustafa Kanat, "DİMER Diabetes 2026 toplantısı sadece diyabet alanında değil, tıp alanında yapılan bilimsel açıdan en üst toplantı. Çünkü katılan hekimler, dünyada diyabet alanında en önemli, diyabet tedavisine yön veren isimler. O nedenle bu toplantının ülkemizde düzenlenmesi hem Atlas Üniversitesi hem ülkemiz adına büyük bir onur, büyük bir prestij. Diyabet, Türkiye’de maalesef iyi yönetilen bir hastalık değil. O kadar sık görmemize rağmen diyabetik hastaların kontrolü son derece kötü. Bunda hekim olarak bizlerin de payı var. O nedenle bu organizasyon, toplantıya katılacak hekimlerin diyabet alanındaki eğitimlerinin güçlendirilmesi açısından büyük bir fırsat sağlayacaktır" dedi.

"İnme artık sadece yaşlıların hastalığı değil" Haber

"İnme artık sadece yaşlıların hastalığı değil"

İnmenin beynin bir bölgesine kan akışının aniden kesilmesi veya beyin damarlarından birinin kanaması sonucunda ortaya çıkan, acil müdahale gerektiren ciddi bir hastalık olduğunu söyleyen İstinye Üniversitesi Liv Hospital Bahçeşehir Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hatice Yelda Yıldız, 29 Ekim Dünya İnme Günü nedeniyle uyarılarda bulundu. "Her yıl dünyada yaklaşık 12 milyon kişi inme geçiriyor" Beyin hücrelerinin yeterli oksijen alamadığında kısa sürede hasar görmeye başladığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, inmenin yaygın bir sağlık sorunu olduğunu vurgulayarak, "Dünya genelinde her yıl yaklaşık 12 milyon yeni inme vakası görülmektedir. Araştırmalar, 25 yaş üzerindeki her dört kişiden birinin yaşamı boyunca inme geçirme riski taşıdığını göstermektedir" ifadelerine yer verdi. "Risk faktörlerinden uzak durulmalı" Risk faktörlerinin zamanında belirlenip kontrol altına alınmasıyla çok sayıda vakanın önüne geçilebileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, inmenin en önemli risk faktörlerini şöyle sıraladı: "Yüksek tansiyon: İnmenin en önemli ve kontrol edilebilir risk faktörü yüksek tansiyondur. Uzun süre yüksek seyreden kan basıncı, beyin damarlarının yapısını bozarak hem damar tıkanıklığına hem de beyin kanamasına neden olabilir. Diyabet: Diyabet, damar duvarında hasara ve damar sertliğinin hızlanmasına yol açar. Kolesterol: Özellikle kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolün yüksekliği, damarlarda plak oluşumunu artırarak tıkanıklığa zemin hazırlar. Yüksek tansiyon ve kolesterol yıllarca belirti vermeden damar sağlığını bozabilir. Sigara: Damar yapısını bozmasının yanı sıra kanın pıhtılaşma eğilimini de artırır. Kalp ritim bozuklukları: Özellikle atriyal fibrilasyon, kalpte oluşan pıhtıların beyin damarlarına ulaşmasına neden olabilir. Bu faktörler bir arada bulunduğunda tehlike katlanır. Kişinin kendisini iyi hissetmesi risk taşımadığı anlamına gelmez." "Yüzde ani kayma ve konuşma bozukluklarına dikkat" İnme belirtileri konusunda bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme sırasında beynin bir bölgesi yeterli kan ve oksijen alamaz. Kan akımı sağlanamadığı sürece hasar ilerleyebilir. Bu yüzden inme tedavisinde kullandığımız çok önemli bir ifade vardır: Zaman beyindir. Yüzde ani kayma, kol veya bacakta güç kaybı, konuşmanın bozulması ya da söylenenleri anlayamama en önemli uyarı işaretleridir. Ayrıca ani görme kaybı, şiddetli dengesizlik ve yürüme güçlüğü de inme belirtisi olabilir. Bu bulguların temel özelliği, genellikle aniden ortaya çıkmalarıdır. Belirtilerin geçmesini beklemek, hastayı uyutmak veya evde müdahale etmeye çalışmak çok değerli zamanın kaybedilmesine yol açar. Tek bir belirtinin bile aniden görülmesi, derhal 112'nin aranması için yeterli bir gerekçedir" diye konuştu. "İlk 4.5 saat içinde uygulanacak pıhtı eritici tedavi hayati önemde" Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, ilk saatlerde uygulanan tedavilerin hayat kurtarıcı rolü hakkında şu bilgileri paylaştı: "İnme tedavisinde başarıyı belirleyen en önemli faktör, hastanın ne kadar erken tedaviye ulaşabildiğidir. Beyin damarının pıhtıyla tıkandığı iskemik inmelerde, uygun hastalara ilk 4,5 saat içerisinde damar yoluyla pıhtı eritici tedavi uygulanabilir. Ayrıca büyük beyin damarlarının tıkanıklığında, anjiyografi yöntemiyle damarın içindeki pıhtının çıkarılmasını sağlayan mekanik trombektomi tedavisi yapılabilir." "Tedavi ne kadar erken uygulanırsa, kalıcı sakatlık riski o derece azalır" Gelişmiş görüntüleme yöntemleri sayesinde seçilmiş hastalarda bu tedavilerin daha geç saatlerde de uygulanabildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Mekanik trombektomi için uygun hastalarda 24 saate kadar uzanan tedavi olanakları bulunmaktadır. Ancak bu durum kesinlikle beklenebileceği anlamına gelmez. Tedavi ne kadar erken uygulanırsa, beyin dokusunu koruma ve kalıcı sakatlığı önleme şansı o kadar yükselir" dedi. "Şikayetler geçse bile yine de hastaneye başvurun" Toplumda yanlış bilinen bir noktaya değinen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme geçiren bir kişinin belirtileri kısa sürede düzelse bile acil olarak sağlık kuruluşuna başvurması şarttır. Bazen beyin damarındaki kan akımı kısa süreli olarak bozulur; kişinin konuşma bozukluğu, güçsüzlüğü veya görme kaybı birkaç dakika içerisinde tamamen düzelebilir. Bu tablo ‘geçici iskemik atak' olarak adlandırılır. Ancak belirtilerin düzelmesi tehlikenin geçtiği anlamına gelmez. Geçici iskemik atak geçiren kişilerde özellikle ilk 24-48 saat içerisinde tekrar inme riski oldukça yüksektir. Bu yüzden belirtiler tamamen kaybolsa dahi acil değerlendirme için hastaneye başvurulmalıdır" uyarısında bulundu. "İnme vakalarının yüzde 15'i, 15-49 yaş arasında görülüyor" Araştırmalara göre yeni inme vakalarının yaklaşık yüzde 15'inin 15-49 yaş grubunda görüldüğünü belirten Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "İnme riskinin yaşla arttığı doğrudur; ancak gençlerde de tansiyon, sigara, diyabet, obezite ve kolesterol yüksekliği önemli tehditlerdir. Bunun yanında boyun damarlarında yırtılma, kalp hastalıkları, doğuştan gelen kalp açıklıkları ve pıhtılaşma bozuklukları da inmeye yol açabilir. Genç olmak koruyucu bir kalkan değildir. Dolayısıyla genç bir kişide ortaya çıkan ani konuşma bozukluğu, kol veya bacak güçsüzlüğü de aynı ciddiyetle ele alınmalıdır" dedi. "Rehabilitasyona erken başlanması ihmal edilmemeli" İnmenin yaygın inanışın aksine rehabilitasyon edilebilen ve kaybedilen işlevlerin yeniden kazanılabildiği bir hastalık olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Zaman beyindir yaklaşımı, yalnızca ilk saatlerdeki tedavilerin değil, iyileşme sürecinde zamanın doğru yönetilmesinin de önemini hatırlatır. Hastanın tıbbi durumu elverdiğinde rehabilitasyona erken başlanması, fonksiyonların geri kazanılmasında kritik rol oynar. Günümüzde geleneksel fizik tedavi yöntemlerinin yanı sıra robotik rehabilitasyon, teknoloji destekli uygulamalar ve beyin uyarım yöntemlerinden yararlanılabilmektedir. Artık hastaların kendiliğinden iyileşmesini beklemiyoruz; Beynin yeniden öğrenme ve kendini yeniden düzenleme kapasitesinden yararlanarak iyileşmeyi aktif biçimde desteklemeyi hedefliyoruz. Bu nedenle rehabilitasyon, inme tedavisinin ayrılmaz bir parçasıdır" ifadelerini kullandı. "Haftada en az 150 dakika orta yoğunlukta fiziksel aktivite yapın" İnmeden korunmanın en etkili yolunun risk faktörlerini kontrol altına almak olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, "Öncelikle tansiyon düzenli aralıklarla ölçtürülmeli; hipertansiyon, diyabet ya da kolesterol yüksekliği varsa tedaviler aksatılmamalıdır. Haftada en az 150 dakika tempolu yürüyüş gibi orta yoğunlukta fiziksel aktivite damar sağlığını korumaya yardımcı olur. Beslenmede sebze, meyve, tam tahıl, baklagiller, balık ve zeytinyağından zengin Akdeniz tipi diyet benimsenmeli; tuz kısıtlanmalıdır. Sigara ve tütün ürünlerinden uzak durulmalı, kilo kontrolü sağlanmalı ve kalp ritim bozuklukları ihmal edilmemelidir. İnme aniden ortaya çıksa da zemin hazırlayan faktörler yıllar içerisinde gelişir. Bu yüzden korunma, hastalandığımızda değil sağlıklıyken başlar" diyerek sözlerini noktaladı.

Meme kanserinde yanlış inanışlara karşı uzmanlardan uyarı Haber

Meme kanserinde yanlış inanışlara karşı uzmanlardan uyarı

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği üyesi hekimler, 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı ve 15 Ekim Dünya Meme Sağlığı Günü dolayısıyla İstanbul’da basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, "Ailemde meme kanseri yok, yine de tarama yaptırmalı mıyım?", "Mamografi kanser yapar mı?", "Kemoterapi mutlaka gerekli midir?" ve "Bitkisel ürünler zararlı mıdır?" gibi toplumda merak edilen sorular yanıtlanarak memekanserinde erken tanı ve doğru tedavinin önemi ele alındı. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği adına açıklama yapan, derneğin Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tülay Eren, meme kanserinin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kadınlarda en sık görülen kanser olduğunu belirtti. Memekanserinde erken teşhis konulduğunda hastalığın tamamen iyileşme şansı olduğunu, bu nedenle tarama ve erken tanının üzerinde çok yoğun çalıştıklarını dile getirdi. Türk onkologlarının tüm kanserlerde olduğu gibi meme kanseri tedavisinde de uluslararası düzeyde bilgi ve donanıma sahip olduklarını vurguladı. Halkın kanser tedavisi hakkında güncel bilgi ve tedavi seçenekleri için Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’ne güvenmesini ve derneğin açıklamalarını takip etmelerini önerdi. Eren, Türkiye'deki tüm onkologların meme kanseri ile ilgili tedavi seçeneklerini yakından takip ettiğini, halkın tedavi için Türk onkologlarına güvenmesi gerektiğini söyledi. ‘‘Bitkisel ilaçlar zehirlenmelere yol açabiliyor, kemoterapi tedavisini olumsuz etkileyebiliyor’’ Bitkisel ilaçların tedavi süreçlerine ciddi zararlar verebileceğine de dikkat çeken Eren, ‘‘Türkiye’de meme kanseri taraması ücretsiz yapılmaktadır. Erken evrede yakalanan hastalar meme kanserini atlatabiliyor. Güncel tedavi yöntemleri gelişti. Meme kanseri umutsuzluğun olduğu bir alan değil. Hastalarımız meme kanseri tedavisinde bitkisel tedavilere yönelmesini istemiyoruz. Bitkisel maddeler ciddi anlamda zehirlenmelere yol açabiliyor, kemoterapi tedavisini zayıflatabiliyor. Doktorların verdiği tedavi dışında bir yöntemi önermiyoruz. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği olarak mesajımız açıktır: Memekanserinden korkmak yerine bilinçlenelim. Yanlış inanışların değil, bilimin rehberliğinde hareket edelim. Çünkü erken tanı hayat kurtarır, doğru tedavi yaşamı değiştirir’’ ifadelerini kullandı. "Ailemde meme kanseri yok, o hâlde risk altında değilim" düşüncesi yanlış Prof. Dr. Handan Onur Topuzlu ise meme kanserinin kadınlarda en sık görülen kanserlerden biri olduğunu ve hastaların büyük çoğunluğunda belirgin bir aile öyküsü bulunmadığını belirtti. Aile öyküsü olmayan kadınların da düzenli taramalara katılması gerektiğini, erken tanının tedavi başarısını artırdığını ve meme kanserinin erkeklerde de görülebildiğini vurguladı. "Mamografi kanser yapar mı?" Toplumda mamografi hakkında oluşan yanlışinanışlara dikkat çeken Prof. Dr. Gül Başaran, mamografinin erken tanıdaki yerini, diğer görüntüleme yöntemlerini ve taramanın yararlarını değerlendirdi. Ayrıca BRCA genleri başta olmak üzere kalıtsal meme kanseri riskinin belirlenmesinde genetik danışmanlığın önemine değindi. Mamografide kullanılan düşük doz radyasyonun oluşturduğu riskin, önerilen tarama yaşlarında erken tanının sağladığı yararla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti. "Her meme kanseri hastası kemoterapi almak zorunda mı?" Prof. Dr. Yeşim Eralp, günümüzde meme kanserinin tek tip bir hastalık olmadığını, tümörün biyolojik özelliklerine ve hastalığın evresine göre tedavinin kişiselleştirildiğini açıkladı. Hormon tedavileri, hedefe yönelik akıllı ilaçlar ve diğer modern yaklaşımlar sayesinde uygun hastalarda kemoterapi dışında da tedavi seçeneklerinin mümkün olabildiğini vurguladı. "Bilimsel etkinliği kanıtlanmamış ürünler standart tedavinin yerine kullanılmamalı’’ Prof. Dr. Özlem Sönmez, doğal olduğu düşünülen her ürünün güvenli olmadığını, bitkisel karışımların ve kontrolsüz kullanılan takviyelerin kanser ilaçlarıyla etkileşime girebileceğini hatırlattı. Bilimsel etkinliği kanıtlanmamış ürünlerin standart tedavinin yerine kullanılmaması gerektiğinin altını çizdi. Tedavi bitiminde egzersiz önerisi Prof. Dr. Başak Oyan Uluç, meme kanseri tedavisinin tamamlanmasının sağlıklı yaşam ve düzenli takip sürecinin başlangıcı olduğunu vurguladı. Düzenli fiziksel aktivite, sağlıklı beslenme, kilo kontrolü ve önerilen hekim takiplerinin yaşam kalitesini artırmada ve hastalığın tekrarlama riskini azaltmada önemli rol oynadığını ifade etti. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği, halka şu mesajı verdi: ''Memekanserinden korkmak yerine bilinçlenelim. Yanlış inanışların değil, bilimin rehberliğinde hareket edelim. Çünkü erken tanı hayat kurtarır, doğru tedavi yaşamı değiştirir.''

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin" Haber

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin"

Medical Park İstanbul Onkoloji Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Nihan Turhan, meme kanserine ilişkin açıklamalarda bulundu. Meme sağlığının genel vücut sağlığından ayrı düşünülmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Nihan Turhan, "Sağlık, bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal açıdan iyi olması halidir. Meme sağlığı da vücut bütünlüğü içerisinde değerlendirilmeli. Bu nedenle yaşam tarzının düzenlenmesi, dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, kişisel hijyene dikkat edilmesi ve günlük stresi azaltacak aktivitelere zaman ayrılması önem taşıyor. Doğum ve emzirmenin de meme kanserine karşı koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir" diye konuştu. "Erken tanı tedavi seçeneklerini artırıyor" Meme kanserinde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi tekniklerindeki gelişmeler sayesinde hastalığın daha erken evrelerde tespit edilebildiğini ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Günümüzde birçok hastada henüz herhangi bir şikâyet ortaya çıkmadan, rutin taramalar sırasında meme kanseri öncesi lezyonlar veya erken evre meme kanseri saptanabiliyor. Erken evrede tanı alan hastalarda daha sınırlı cerrahi işlemlerle tedavi mümkün olabiliyor. Hastanın yaşı, aile öyküsü ve tümörün özellikleri değerlendirilerek tedavi planlanıyor" dedi. "Kadınlar kendi kendine meme kontrolünü ihmal etmemeli" Kadınların kendi kendine meme kontrolünü düzenli olarak yapmasının önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "18 yaşından itibaren kadınların kendi kendine meme muayenesi yapmasını öneriyoruz. Adet gören kadınlarda muayenenin adet kanaması bittikten 3-4 gün sonra, menopoz dönemindeki kadınlarda ise her ay belirlenen aynı günde yapılması uygun olabilir. Meme başında içe çökme, ciltte çekinti veya kalınlaşma, kızarıklık, ödem, yeni ortaya çıkan şekil ve simetri değişiklikleri, memede veya koltuk altında ele gelen kitle ve meme ucundan kan gelmesi gibi bulguların dikkate alınması gerekiyor" şeklinde konuştu. "Memede ele gelen her kitle kanser değildir" Memede ele gelen her kitlenin kanser anlamına gelmediğini ancak her kitlenin uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Turhan, şu bilgileri paylaştı: "Memedeki kitleler değerlendirilirken kitlenin ne zamandır bulunduğu, adet döngüsüyle ilişkisi, ağrı olup olmadığı ve eşlik eden meme başı veya cilt değişiklikleri dikkate alınıyor. Kistler, iyi huylu meme hastalıkları ve enfeksiyonlar da kitleye neden olabilir. Ancak özellikle adet döngüsüyle ilişkili olmayan, sert ve hareketi kısıtlı kitlelerin mutlaka araştırılması gerekiyor. Tanı için gerekli görüldüğünde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi uygulanabiliyor." "Yaşam tarzı meme kanseri riskini etkileyebiliyor" Beslenme, kilo kontrolü ve fiziksel aktivitenin meme kanseri açısından önem taşıdığını ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Alkol ve sigara kullanımı meme kanseri riskini artırabilen yaşam tarzı faktörleri arasında yer alıyor. Hareketsiz yaşam ve özellikle menopoz sonrası kilo artışı da dikkate alınması gereken faktörler arasında bulunuyor. Düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve dengeli beslenme meme kanseri riskinin azaltılmasına katkı sağlayabilir" dedi. "Mamografi ve ultrason farklı amaçlarla kullanılıyor" Meme kanserinin erken tanısında mamografinin önemli bir görüntüleme yöntemi olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Mamografi, fizik muayenede ele gelmeyebilecek küçük kitlelerin, kireçlenmelerin ve bazı yapısal değişikliklerin tespit edilmesini sağlayabiliyor. Genel olarak tarama amacıyla mamografi 40 yaşından itibaren uygulanıyor ve kişinin risk durumuna göre takip sıklığı belirleniyor. Meme ultrasonu ise radyasyon içermeyen bir görüntüleme yöntemi ve her yaşta uygulanabiliyor. Ancak mamografinin yerine geçmiyor. Hastanın yaşı, şikâyetleri ve risk durumuna göre ultrason, tomosentez, kontrastlı mamografi veya MR gibi yöntemlerden de yararlanılabiliyor" açıklamasında bulundu. "Aile öyküsü olan kadınlarda takip daha erken başlayabiliyor" Ailesinde meme, rahim veya yumurtalık kanseri bulunan kadınların takiplerinin kişisel risklerine göre planlanması gerektiğini aktaran Doç. Dr. Turhan, "Ailede meme kanseri öyküsü bulunan kadınlarda taramalara daha erken yaşta başlanır ve daha sık aralıklarla yapılabilir. Gerekli durumlarda mamografi ve ultrasona ek olarak meme MR’ı gibi görüntüleme yöntemleri kullanılabiliyor. Ailede birden fazla meme, rahim veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunması durumunda genetik değerlendirme de gündeme gelebiliyor. Bu nedenle aile öyküsü bulunan kadınların hekimleriyle görüşerek kendilerine uygun takip programını oluşturmaları önemli" dedi. "Şikâyeti olmayan kadınlar da düzenli taramalarını yaptırmalı" Meme kanserinin erken dönemde tespit edilmesinde düzenli taramaların önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri tarama programları kapsamında 40 yaşından itibaren kadınlara düzenli mamografi taraması uygulanıyor. Tarama sonucunda şüpheli bulgular saptanan kadınlar ileri değerlendirme için ilgili hekimlere yönlendiriliyor. Aile öyküsü veya başka risk faktörleri bulunan kadınlarda ise takip programı kişiye özel olarak daha erken yaşta başlatılabiliyor. Memede ele gelen kitle, meme ucundan sıvı veya kan gelmesi, meme ucunda çökme, ciltte çekinti, portakal kabuğu görünümü ya da koltuk altında ele gelen kitle gibi değişikliklerde rutin kontrol tarihi beklenmeden hekime başvurması gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Erken tanı ile tedavi daha sınırlı cerrahiyle mümkün olabiliyor" Meme kanserinde günümüzde farklı cerrahi ve tıbbi tedavi seçeneklerinin bulunduğunu ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri erken saptandığında birçok hastada meme kaybı yaşanmadan tedavi mümkün olabiliyor. İleri evre hastalarda da etkili ilaç tedavileri ve meme onarımı için rekonstrüksiyon seçenekleri bulunuyor. Koruyucu hekimlik kapsamında yaşam tarzının düzenlenmesi, kendi kendine meme muayenesi ve rutin doktor kontrollerinin önemini tekrar vurgulamak istiyorum" dedi.

Bir fincan kahvedeki gizli kalori Haber

Bir fincan kahvedeki gizli kalori

Uzmanlar, kahve tüketiminde fincan sayısından çok toplam kafein miktarına ve kişinin beslenme düzenine dikkat edilmesi gerektiğini belirtiyor. Günlük yaşamın vazgeçilmez içeceklerinden biri haline gelen kahve, kilo kontrolü yapanların da sıkça tercih ettiği seçenekler arasında yer alıyor. Ancak kahvenin yanında tüketilen tatlı, bisküvi ve benzeri yiyecekler fark edilmeden günlük kalori alımını artırabiliyor. Medicana Ataköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü'nden Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, kahve tüketiminin kişinin kafein duyarlılığı, beslenme düzeni, uyku alışkanlıkları ve sağlık durumuna göre değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Sade Türk kahvesinin kalorisi düşük "Kilo kontrolü açısından değerlendirildiğinde, şekersiz Türk kahvesi düşük kalorili bir içecek olarak beslenme planında yer alabilir" diyen Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Kahvenin enerji değerini asıl artıran unsurlar ise içerisine eklenen şeker ve yanında tüketilen yüksek kalorili yiyeceklerdir. Bu nedenle kilo verme sürecinde olan kişilerin kahveyi tamamen hayatından çıkarması gerekmeyebilir. Ancak kahve tüketiminin yanında farkında olmadan düzenli şekilde tatlı tüketilmesi, günlük enerji alımının yükselmesine neden olabilir" şeklinde görüş verdi. Lokum ya da çikolataya dikkat "Kahvenin kendisinden çok, kahve molasının nasıl değerlendirildiğine dikkat etmek gerekiyor" diyen Uzm. Dyt. Yılmaz, "Sade kahve ile birlikte her gün lokum, çikolata veya başka bir tatlı tüketmek zaman içerisinde fark edilenden daha fazla enerji alımına neden olabilir. Türk kahvesinin yanında lokum ikram edilmesi kültürel bir gelenek olsa da beslenme açısından kahvenin yanında mutlaka lokum tüketilmesi gerekmiyor. Özellikle kilo kontrolü hedefleyen kişilerin lokumu her kahve tüketiminde rutin haline getirmek yerine, porsiyon ve tüketim sıklığına dikkat etmesi önem taşıyor. Lokum tüketilecekse miktarın küçük tutulması ve bunun günlük beslenme düzeninin bütünü içerisinde değerlendirilmesi gerekiyor" dedi. Bitterse bile sınırsız yenmez Kahvenin yanında çikolata tüketmenin de tamamen yasaklanması gereken bir alışkanlık olmadığına değinen Uzm. Dyt. Yılmaz, "Yüksek kakao içeren bitter çikolata küçük porsiyonlarda tercih edilebilir. Bununla birlikte bitter çikolatanın da enerji içerdiği unutulmamalı. "Bitter" olması, sınırsız tüketilebileceği anlamına gelmiyor. Kahvenin yanında tatlı tüketmek fizyolojik bir zorunluluk değil, çoğu zaman bir alışkanlıktır. Kişi bu alışkanlığın farkında olarak porsiyonunu kontrol edebilir. Örneğin küçük bir porsiyon çikolata ile yetinmek, büyük miktarlarda tatlı tüketmekten farklıdır" diye görüş verdi. Türk kahvesi doğrudan zayıflatmaz "Kahve ve özellikle kafein, metabolizma ve enerji harcaması üzerinde bazı etkiler oluşturabilse de Türk kahvesini doğrudan bir zayıflama veya yağ yakma yöntemi olarak görmek doğru değil" diyen Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Kilo kaybının temelini sürdürülebilir bir enerji dengesi, yeterli ve dengeli beslenme, fiziksel aktivite ve kişinin yaşam tarzına uygun alışkanlıklar oluşturuyor. Bu nedenle kahveyi "yağ yakıcı" bir ürün gibi değerlendirmek yerine, dengeli beslenme düzeninin içerisinde uygun miktarda tüketilebilecek bir içecek olarak görmek gerekiyor" diye konuştu. Aç karnına kahve herkes için uygun olmayabilir Kahvenin aç veya tok karnına tüketilmesi konusunda herkes için geçerli tek bir kural bulunmadığını kaydeden Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz şöyle konuştu: "Ancak özellikle mide hassasiyeti, reflü veya kahve sonrasında mide yanması yaşayan kişilerin aç karnına kahve tüketmekten kaçınması gerekebilir. Kişide mide yanması, rahatsızlık, çarpıntı veya huzursuzluk gibi yakınmalar ortaya çıkıyorsa kahvenin miktarı ve tüketim zamanı yeniden değerlendirilmelidir. Kahvenin içerdiği kafein, bazı kişilerde uykuya dalmayı zorlaştırabilir veya uyku kalitesini etkileyebilir. Bu nedenle özellikle kafeine duyarlı kişilerin öğleden sonra ve akşam saatlerinde kahve tüketimine dikkat etmesi gerekiyor. Sağlıklı yetişkinlerde günlük toplam kafein miktarının değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü yalnızca Türk kahvesi değil; çay, filtre kahve, enerji içecekleri, kola ve kakao içeren bazı ürünler de günlük kafein alımına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle gün içerisindeki tüm kafein kaynaklarının birlikte değerlendirilmesi önem taşıyor. Özellikle çarpıntı, huzursuzluk, titreme, mide rahatsızlığı veya uyku problemi yaşayan kişilerin kahve tüketimini azaltması ve kişisel toleranslarını dikkate alması gerekiyor." Kahvenin yanında su içilmeli mi Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Türk kahvesinin yanında su ikram edilmesi hem kültürel hem de pratik açıdan güzel bir alışkanlık. Ancak kahvenin vücudu "susuz bıraktığı" düşüncesi nedeniyle suyun yalnızca kahve içildiği için tüketilmesi gerektiği şeklinde kesin bir yaklaşım doğru değil. Günlük sıvı ihtiyacının temel kaynağı sudur ve kahve tüketen kişilerin gün boyunca yeterli su içmeye devam etmesi önemlidir. Ek olarak şekersiz kahve içemeyenler kahveye tarçın ekleyebilir. Tarçın kahveye aroma kazandırabilir ve şeker kullanımını azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak tarçını tek başına kan şekeri kontrolü veya kilo kaybı sağlayan bir yöntem olarak değerlendirmemek gerekir" şeklinde görüş verdi. Sağlıklı kahve molası nasıl olmalı "Türk kahvesinden keyif almak için yanında mutlaka tatlı tüketmek gerekmiyor" diyen Uzm. Dyt. Ayça Sena Yılmaz, "Şekersiz bir Türk kahvesi, yanında su ve kişinin günlük beslenme planına uygun küçük bir eşlikçiyle birlikte tüketilebilir. Burada önemli olan kahveyi yasaklar veya faydalar üzerinden değerlendirmek yerine, miktarını, zamanını ve beraberindeki yiyecekleri dengeli şekilde planlamak. Özellikle kilo kontrolünde küçük görünen ancak sık tekrarlanan kahve yanı atıştırmalıkları toplam enerji alımını önemli ölçüde etkileyebilir" ifadelerini kullandı.

İdrar kaçırmak çok doğal Haber

İdrar kaçırmak çok doğal

Gülerken, öksürürken, hapşırırken ya da merdiven çıkarken yaşanan istemsiz idrar kaçırmanın birçok kadının yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini söyleyen Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Begüm Uzsezer Güler, "Pek çok kadın bu sorunu yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak kabul ediyor. Hayatın her döneminde, özellikle de doğum sonrası ve menopoz sürecinde sık görülen idrar kaçırma utanılacak değil, tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu" dedi. İdrar kaçırmanın her yaşta görülebileceğini belirten Acıbadem Bursa Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Begüm Uzsezer Güler, "İdrar kaçırma, kişinin istemi dışında idrarını tutamaması olarak tanımlanır. Özellikle doğum yapmış kadınlarda, menopoz döneminde ve ileri yaşlarda daha sık görülse de bu durum yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değildir. Kadınların önemli bir bölümü yaşamlarının herhangi bir döneminde bu sorunla karşılaşabiliyor" dedi. "Gebelik, doğum ve menopoz riski artırıyor" İdrar kaçırmanın birçok farklı nedene bağlı gelişebildiğini ifade eden Güler, "Gebelik ve doğum sırasında pelvik taban kaslarının zayıflaması önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Menopoz döneminde östrojen hormonunun azalması, fazla kilo, kronik kabızlık, uzun süreli öksürük, sigara kullanımı ve ağır kaldırmayı gerektiren işler de idrar kaçırma riskini artırabiliyor" diye konuştu. "Gülerken ya da öksürürken idrar kaçırmak en sık görülen tablo" Kadınlarda en sık görülen idrar kaçırma tipinin, karın içi basıncının arttığı durumlarda ortaya çıktığını belirten Güler, "Öksürme, hapşırma, gülme, egzersiz yapma ya da merdiven çıkma sırasında yaşanan idrar kaçırma en sık karşılaştığımız tablodur. Bazı kadınlarda ise ani ve şiddetli idrar yapma isteği oluşur, tuvalete yetişemeden kaçırma görülebilir. Her iki tip birlikte de görülebilmektedir" ifadelerini kullandı. "Kadınlar sosyal yaşamdan uzaklaşabiliyor" İdrar kaçırmanın yalnızca fiziksel bir sağlık sorunu olmadığını vurgulayan Güler, "Bu problem kadınların sosyal yaşamını, iş hayatını ve psikolojisini de etkileyebiliyor. Spor yapmaktan, uzun yolculuklardan, hatta sosyal ortamlara katılmaktan kaçınan birçok kadınla karşılaşıyoruz. Oysa erken dönemde başlanan tedavilerle oldukça başarılı sonuçlar elde edilebiliyor" dedi. "Tedavi, hastalığın tipine göre planlanıyor" Tedavinin kişiye özel planlandığını belirten Güler, "İlk aşamada kilo kontrolü, sigaranın bırakılması, kabızlığın önlenmesi ve pelvik taban kaslarını güçlendiren kegel egzersizleri önerilebiliyor. Gerektiğinde ilaç tedavileri uygulanırken, ileri düzey stres tipi idrar kaçırmalarda modern cerrahi yöntemlerle başarılı sonuçlar alınabiliyor. Günümüzde uygulanan cerrahi teknikler sayesinde hastalar kısa sürede günlük yaşamlarına dönebiliyor" diye konuştu. "Sessizce yaşamayın, destek alın" İdrar kaçırmanın utanılacak ya da gizlenecek bir durum olmadığını belirten Güler, "Birçok kadın yıllarca bu sorunu normal kabul ederek yaşamayı tercih ediyor. Oysa erken tanı ve doğru tedaviyle yaşam kalitesini belirgin şekilde artırmak mümkün. İstemsiz idrar kaçırma yaşayan kadınların bu durumu kabullenmek yerine bir uzmana başvurmaları büyük önem taşıyor" dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.