Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Kilo Kaybı

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Kilo Kaybı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Kilo Kaybı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

"Mide kanserinde erken tanı, tedavinin seyrini değiştiriyor" Haber

"Mide kanserinde erken tanı, tedavinin seyrini değiştiriyor"

Mide kanserinde aile öyküsü, Helicobacter pylori enfeksiyonu ve bazı beslenme alışkanlıklarının risk oluşturabildiğini belirten Liv Hospital Vadi İstanbul Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hasan Bektaş; erken tanı, risk faktörleri ve güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. "Mide kanseri riskini azaltmak mümkün" Mide kanserini tamamen önlemek mümkün olmasa da bazı önlemlerle hastalığa yakalanma riskinin azaltılabileceğini belirten Prof. Dr. Bektaş, "Helicobacter pylori enfeksiyonunun tespit edilmesi ve tedavi edilmesi önem taşıyor. Bunun yanında sigaradan uzak durmak, aşırı tuzlu, tütsülenmiş ve işlenmiş gıdaları sınırlamak, sebze ve meyveden zengin, dengeli beslenmek de riski azaltmaya yardımcı olabilir" diye konuştu. "Ailesinde mide kanseri olanlar dikkatli olmalı" Ailede, özellikle anne, baba veya kardeş gibi birinci derece yakınlarda mide kanseri görülmesinin hastalık riskini artırabileceğini ifade eden Prof. Dr. Bektaş, "Aile öyküsü, mutlaka mide kanseri gelişeceği anlamına gelmiyor. Ancak bu kişilerin risk durumlarının değerlendirilmesi, Helicobacter pylori açısından incelenmesi ve gerekli durumlarda genetik danışmanlık alması önem taşıyor. Gastroskopi ve takip aralıkları kişinin risk düzeyine göre planlanmalı" ifadelerini kullandı. "Uzun süren mide ağrısı ve kilo kaybı önemsenmeli" Mide kanserinin erken dönemde çoğu zaman belirgin şikâyetlere neden olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Bektaş, "Uzun süren mide ağrısı, hazımsızlık, erken doyma, iştahsızlık, açıklanamayan kilo kaybı, bulantı-kusma, yutma güçlüğü ve kansızlık gibi belirtiler dikkate alınmalı. Dışkının siyah renkte olması da önemli bulgular arasında yer alıyor. Bu şikâyetler farklı hastalıklardan kaynaklanabilse de uzun sürmesi veya giderek artması durumunda hekim değerlendirmesi gerekiyor" dedi. "Erken tanıda endoskopi büyük önem taşıyor" Mide kanserinin tanısında gastroskopinin temel yöntemlerden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Bektaş, "Gastroskopi sırasında mide iç yüzeyi doğrudan inceleniyor ve şüpheli bölgelerden biyopsi alınabiliyor. Kesin tanı, alınan dokunun patolojik incelemesiyle konuluyor. Tanı sonrasında hastalığın evresini ve yayılımını belirlemek için bilgisayarlı tomografi, endoskopik ultrason ve gerekli hastalarda PET/BT gibi yöntemlerden yararlanılıyor" açıklamasında bulundu. Erken evrede tespit edilen bazı küçük ve yüzeyel tümörlerin, uygun kriterleri karşılamaları durumunda cerrahi müdahaleye gerek kalmadan endoskopik yöntemlerle çıkarılabildiğini kaydeden Bektaş, erken tanının tedavi seçenekleri açısından önemli avantaj sağladığını ifade etti. "Her mide kanseri hastasında ameliyat gerekmiyor" Mide kanserinde tedavinin hastalığın evresine ve hastanın genel durumuna göre planlandığını belirten Prof. Dr. Bektaş, "Tedavi kararı tümörün evresine, mide içindeki yerleşimine ve başka organlara yayılıp yayılmadığına göre veriliyor. Bazı erken evre tümörler endoskopik yöntemlerle tedavi edilebilirken, tamamen çıkarılabilir hastalıklarda cerrahi önemli bir seçenek olarak öne çıkıyor. Bazı hastalarda ameliyattan önce kemoterapi uygulanarak tümörün küçültülmesi hedefleniyor" dedi. Hastalığın uzak organlara yayıldığı durumlarda tedavi yaklaşımının değişebileceğine dikkat çeken Bektaş, tedavi planının farklı uzmanlık alanlarının iş birliğiyle, hastaya özel olarak oluşturulmasının önemini vurguladı. "Robotik ve laparoskopik cerrahi hastalara avantaj sağlayabiliyor" Uygun hastalarda mide kanseri ameliyatlarının laparoskopik veya robotik yöntemlerle gerçekleştirilebildiğini belirten Prof. Dr. Bektaş, "Küçük kesilerle uygulanan bu yöntemler, uygun hastalarda daha az ameliyat ağrısı, daha az kan kaybı ve daha hızlı iyileşme gibi avantajlar sağlayabiliyor. Robotik cerrahi ise cerraha büyütülmüş üç boyutlu görüntü ve hassas hareket kabiliyeti sunuyor" diye konuştu. Cerrahi yöntemin seçiminde temel ölçütün kanser cerrahisinin gerekliliklerini karşılamak olduğunu vurgulayan Bektaş, "Önemli olan ameliyatın hangi yöntemle yapıldığından önce, doğru hastaya uygun tedavinin uygulanması ve kanser cerrahisinin temel prensiplerinden ödün verilmemesidir" ifadelerini kullandı.

İnsülin direnci ve meme kanseri arasındaki ilişkiye dikkat Haber

İnsülin direnci ve meme kanseri arasındaki ilişkiye dikkat

Ekim ayı meme kanserinde erken tanı ve farkındalığın artırılması amacıyla çeşitli çalışmaların yürütüldüğü önemli bir dönem olurken, hastalıkla ilişkili risk faktörleri arasında metabolik sağlık da öne çıkıyor. Medicana Çamlıca Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, insülin direnci, yüksek insülin düzeyleri ve metabolik bozuklukların meme kanseri riskiyle ilişkisine dikkat çekerek, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve metabolik değerlerin takip edilmesinin önemini vurguladı. İnsülin direnci ile meme kanseri arasındaki ilişkinin tek bir mekanizma üzerinden açıklanamayacağını belirten Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, insülin ve insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) gibi metabolik sinyallerin hücrelerin büyüme ve çoğalma süreçlerinde rol oynadığını ifade etti. IGF-1 düzeyleri ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi inceleyen geniş kapsamlı çalışmalar da bu biyolojik mekanizmaların meme kanseri açısından önem taşıyabileceğine işaret ediyor. Meme kanseri farkındalığı yalnızca taramadan ibaret değil Meme kanserinde erken tanının öneminin altını çizen Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, farkındalığın yalnızca meme kontrolleriyle sınırlı düşünülmemesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu: "Kadınların meme sağlığı konusunda tarama programlarına ve hekim kontrollerine gereken özeni göstermesi büyük önem taşıyor. Bunun yanında genel sağlık durumunun ve metabolik risklerin de göz ardı edilmemesi gerekiyor. Fazla kilo, abdominal yağlanma, fiziksel hareketsizlik ve metabolik bozukluklar yalnızca diyabet ve kalp-damar hastalıkları açısından değil, bazı kanser türleri açısından da önem taşıyan faktörler arasında değerlendiriliyor." Dünya Kanser Araştırma Fonu ve Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı tarafından değerlendirilen bilimsel veriler de metabolik açıdan sağlıksız obezite fenotipleri ile özellikle menopoz sonrası meme kanseri arasında ilişki bulunduğuna işaret ediyor. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları metabolik sağlığın temelini oluşturuyor İnsülin direncinin yönetiminde yaşam tarzı değişikliklerinin temel bir yere sahip olduğunu belirten Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, yeterli uyku ve sağlıklı vücut ağırlığının korunmasının önemine dikkat çekti ve ekledi: "Düzenli fiziksel aktivite, özellikle aerobik egzersiz ile direnç egzersizlerinin birlikte uygulanması, insülin duyarlılığının desteklenmesine katkı sağlar. Sebze, meyve, tam tahıllar, baklagiller, balık ve sağlıklı yağ kaynaklarının öne çıktığı dengeli bir beslenme modeli; rafine şeker ve aşırı işlenmiş gıdaların sınırlandırılması da metabolik sağlık açısından önemlidir. Kilo fazlası bulunan bireylerde uygun ve sürdürülebilir kilo kaybı, insülin duyarlılığı başta olmak üzere pek çok metabolik göstergenin iyileşmesine katkı sağlayabilir." Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, kişilerin yalnızca kan şekeri değerlerine bakarak metabolik sağlıklarını değerlendirmemeleri gerektiğini belirterek "Kan şekeri normal olan bir kişinin de metabolik açıdan riskleri olabilir. Bu nedenle kilo, bel çevresi, kan şekeri, HbA1c, kan yağları ve kişinin genel sağlık öyküsü bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Hangi testlerin gerekli olduğuna ise kişinin yaşına, kilosuna, aile öyküsüne ve diğer risk faktörlerine göre hekimi karar vermelidir" ifadelerini kullandı. Meme kanseri farkındalık ayının, kadınların yalnızca meme sağlığı konusunda değil, genel sağlıkları konusunda da farkındalık kazanmaları için bir fırsat olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Sinan Tanyolaç, "Erken tanı için önerilen meme kanseri taramalarını aksatmamak kadar, sağlıklı bir metabolizmayı korumak da uzun vadeli sağlık açısından önem taşıyor. Sağlığımızı korumak, tek bir organa değil, bütüncül olarak vücudumuza bakmayı gerektiriyor" dedi.

Lenfomayı erken teşhis ve doğru tedavi ile yenebilirsiniz Haber

Lenfomayı erken teşhis ve doğru tedavi ile yenebilirsiniz

Dünyada her yıl 600 binden fazla, Türkiye’de ise yaklaşık 7 bin 300 kişiye lenfoma tanısı konduğunu belirten uzmanlar, erken teşhis ve güncel tedavi yöntemleriyle yenilebileceğini söyledi. Lenfoma, bağışıklık sisteminin önemli bir parçası olan lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin kontrolsüz şekilde çoğalmasıyla ortaya çıkan bir kanser türü olduğunu belirten uzmanlar, Halk arasında lenf kanseri olarak bilinirdiğini söyledi. En sık görülen kan kanserleri arasında yer alan lenfomada, erken teşhis ve güncel tedavi yöntemlerinin hayati önem taşıdığına dikkat çeken Medicana Bursa Hastanesi Hematoloji Uzmanı Dr. Sertaç Durusoy, lenfomanın her yaş grubunda ortaya çıkabildiğine dikkat çekti. Erken evrede fark edilen belirtilerin tedavi başarısını doğrudan artırdığını belirten Hematoloji Uzmanı Dr. Sertaç Durusoy, "Özellikle boyun, koltuk altı veya kasık bölgesinde ortaya çıkan ağrısız ve geçmeyen şişlikler, açıklanamayan ateş, gece terlemesi, istemsiz kilo kaybı ve uzun süren halsizlik mutlaka önemsenmelidir. Belirtilerin zamanında değerlendirilmesi ve doğru teşhise gecikmeden ulaşılması, tedavi sürecinin en kritik adımıdır" dedi. Günümüzde modern tıbbi gelişmeler sayesinde lenfomanın, tedavi başarısı en yüksek kanser türleri arasında yer aldığını vurgulayan Dr. Durusoy, şöyle devam etti; "Hodgkin lenfomada modern tedavilerle hastaların yüzde 80 ila 90’ından fazlasında uzun süreli hastalık kontrolü ve tam iyileşme (kür) sağlanabiliyor. En sık görülen agresif lenfoma alt tipi olan Diffüz Büyük B-Hücreli Lenfoma’da (DLBCL) ise hastaların yaklaşık yüzde 60-70’i ilk basamak tedaviyle remisyona ulaşıyor." Hastalığın nüksetmesi durumunda da güçlü tedavi alternatiflerinin bulunduğunu ifade eden Dr. Sertaç Durusoy, otolog kök hücre naklinin önemini şöyle anlattı; "Uygun hastalarda uygulanan yüksek doz tedavi ve otolog kök hücre nakli, özellikle relaps (tekrarlayan) veya tedaviye dirençli lenfomalarda uzun süreli hastalık kontrolü ve kür sağlayabilen en önemli seçeneklerden biridir. Medicana Bursa Hastanesi Hematoloji ve Kemik İliği Nakli Merkezi olarak; teşhisten güncel tedavilere ve kök hücre nakline kadar sürecin her aşamasında hastaların yanında oluyoruz. Lenfomayı fark et, belirtileri önemse, gecikme. Çünkü doğru zamanda doğru teşhis ve doğru tedavi hayat değiştirir."

Kırmızı etek sevdası 61 yaşında 25 kilo verdirdi Haber

Kırmızı etek sevdası 61 yaşında 25 kilo verdirdi

Bursa’da düğünde giymek istediği kırmızı eteğin üzerine olmaması, 61 yaşındaki Naciye Yalçın için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Fazla kilolarından kurtulmak ve daha sağlıklı bir hayat sürmek için Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvuran Naciye Yalçın, Diyetisyen Fulya Çoğan eşliğinde yürüttüğü beslenme ve yaşam tarzı değişikliği sürecinde 25 kilo verdi. Diyet yapmaya başlangıçta sıcak bakmadığını belirten Naciye Yalçın, 3 yıl önce katılacağı bir düğün öncesi dolabındaki kıyafetleri denerken yaşadığı hayal kırıklığının kendisini harekete geçirdiğini anlattı. Özellikle sevdiği kırmızı eteğin üzerine olmaması üzerine Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvuran Naciye Yalçın, aldığı profesyonel destekle sağlıklı hayat alışkanlıkları kazanmaya başladı. 17 ayda 25 kilo veren Naciye Yalçın’ın yıllardır mücadele ettiği çeşitli sağlık sorunlarında da önemli iyileşmeler yaşadı. Süreç öncesinde üçüncü evre karaciğer yağlanması, diyabet, yüksek kolesterol, hipertansiyon, tiroid sorunları ve fibromiyalji ağrıları bulunan Yalçın, beslenme düzenini ve yaşam alışkanlıklarını değiştirmesiyle sağlık durumunda önemli gelişmeler kaydetti. Karaciğer yağlanmasının üçüncü evreden birinci evreye gerilediğini belirten Yalçın, tansiyon değerlerinin normale döndüğünü, kolesterol ve tiroid değerlerinde de olumlu gelişmeler yaşandığını ifade etti. Fibromiyaljiye bağlı ağrılarının da azaldığını belirten Yalçın, süreçte kendisini takip eden hekimlerin de tebrik ettiğini söyledi. Yaşadığı değişimin kendisi için yalnızca kilo vermekten ibaret olmadığını vurgulayan Yalçın, "Eskiden diyete hiç sıcak bakmıyordum. Şimdi ise benim için sağlık daha önemli" dedi. "25 kiloyu birlikte verdik" Naciye Yalçın’ın 2023 aralık ayından itibaren beslenme takibini yürüten Nilüfer İlçe Sağlık Müdürlüğü Sağlıklı Hayat Merkezinde görevli Diyetisyen Fulya Çoğan, sürecin yalnızca kilo kaybına odaklanmadığını, temel hedefin kalıcı ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırmak olduğunu söyledi. Naciye Yalçın’ın takibe başladığında 98 kilo 400 gram olduğunu ve çok ciddi sağlık problemleri olduğunu belirten Diyetisyen Çoğan, 17 ayda yaklaşık 24-25 kilo kaybı sağlandığını ve verilen kilonun da uzun süredir korunduğunu ifade etti. Çoğan, "Bu süreçte amacımız sadece kilo verdirmek değildi. Beslenme davranışlarını ve yaşam tarzını değiştirmeyi hedefledik. Kilo verirken kas kaybı yaşamadan, daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmesini istedik" diye konuştu. Naciye Yalçın’ın takip sürecinde 1,5 yıldır kilosunu korumayı başararak insülin kullanımını bıraktığını, tansiyonunun normale döndüğünü, fibromiyalji ağrılarının azaldığını ve kolesterol değerlerinin normal seviyelere geldiğini belirten Diyetisyen Çoğan, sağlık parametrelerindeki olumlu değişimin kendileri açısından da sevindirici olduğunu söyledi. Çevresine örnek oldu Sağlıklı yaşam yolculuğu yalnızca Naciye Yalçın’la sınırlı kalmadı. Onun değişimini gören iki ablası da Nilüfer Sağlıklı Hayat Merkezi’ne başvurarak beslenme takibine başladı. Yakın çevresindeki arkadaşlarının da kendisini örnek alarak sağlıklı yaşam konusunda adım attığını belirten Naciye Yalçın, yaşadığı değişimin başkalarına da ilham vermesinden mutluluk duyduğunu söyledi. Hekim takipleri devam ediyor Naciye Yalçın’ın Sağlıklı Hayat Merkezi’ndeki beslenme ve yaşam tarzı değişikliği takibinin yanı sıra ikinci basamak sağlık kuruluşlarındaki hekim kontrolleri de devam ediyor. Uludağ Üniversitesi’nde endokrinoloji uzmanları tarafından rutin olarak takip edilen Naciye Yalçın’ın, Bursa Şehir Hastanesi’nde kardiyoloji kontrolleri de sürdürülüyor. Diyetisyen Fulya Çoğan, Naciye Yalçın’ın özellikle kendi yaş grubundaki bireyler için önemli bir teşvik edici danışan olduğunu belirterek, sağlıklı yaşam konusunda destek almak isteyen tüm vatandaşları, Sağlık Bakanlığı koordinasyonunda Bursa İl Sağlık Müdürlüğü Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurarak ücretsiz diyetisyen hizmeti alabileceklerini söyledi.

Karaciğerin sessiz sinyallerine dikkat Haber

Karaciğerin sessiz sinyallerine dikkat

Gözle görülmeyen ve uzun süre hiçbir belirti vermeyen karaciğer kitleleri, çoğu zaman rutin kontroller sırasında tesadüfen ortaya çıkıyor. Erken evrede fark edilen karaciğer kitlelerinde tedavi başarısının önemli ölçüde arttığına dikkat çeken uzmanlar, tanıda yaşanan gecikmenin ise hastalığın seyrini olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor. Daviva Avcılar Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü'nden Prof. Dr. Cem İbiş, karaciğer kitlelerinin türleri, risk faktörleri ve güncel tedavi seçenekleri hakkında bilgi verdi. Karaciğerde saptanan kitlelerin, köken aldıkları doku ve hücre yapısına göre temel olarak iyi huylu ve kötü huylu olmak üzere iki ana gruba ayrıldığını belirten Prof. Dr. Cem İbiş, klinik vakalarda genellikle iyi huylu kitlelerle daha sık karşılaşıldığını ifade etti. Karaciğerin geniş rezerve ve yüksek yenilenme kapasitesine sahip olması nedeniyle bu kitlelerin uzun süre belirgin bir şikâyete yol açmadan ilerleyebildiğini belirten İbiş, şunları söyledi: "Bu kitleler çoğunlukla başka bir nedenle yapılan rutin ultrason kontrollerinde tesadüfen tespit edilmektedir. Genellikle çevre dokulara yayılım göstermez ve büyüme hızları oldukça düşüktür. Bu nedenle çoğu zaman ameliyatsız, yalnızca düzenli radyolojik takiple kontrol altında tutulabilirler." Karaciğerdeki kötü huylu kitlelerin iki kaynağı bulunuyor Kötü huylu kitlelerin ise iki farklı şekilde geliştiğini kaydeden Prof. Dr. Cem İbiş, ilk grupta doğrudan karaciğerin kendi dokusundan kaynaklanan tümörlerin yer aldığını, ikinci grupta ise vücudun başka bir bölgesinde başlayan kanserli hücrelerin kan yoluyla karaciğere yayılmasıyla oluşan kitlelerin bulunduğunu belirtti. Günlük sağlık kontrolleri ve muayenelerde en sık rastlanan kötü huylu kitle türünün de bu yayılımla oluşan ikincil kitleler olduğunu ifade etti. "Nedeni açıklanamayan kilo kaybı ve iştahsızlığı önemseyin" Karaciğer dokusunun oldukça esnek ve dirençli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Cem İbiş, bu nedenle tümörlerin erken aşamalarda genellikle belirgin bir şikayete yol açmadığını söyledi. Kitle büyüdükçe veya organ zarını germeye başladıkça bazı belirtilerin ortaya çıkabileceğini belirten İbiş, "Sağ üst karın bölgesinde dolgunluk hissi, ağrı, nedeni açıklanamayan kilo kaybı, iştahsızlık ve halsizlik gibi belirtiler görülebilir" dedi. Hastalığın gelişimindeki en kritik risk faktörleri arasında kronik Hepatit B ve Hepatit C enfeksiyonları, aşırı alkol tüketimi ve kontrolsüz karaciğer yağlanmasına bağlı gelişen siroz tablosunun yer aldığını belirten İbiş, özellikle kronik karaciğer hastalığı veya hepatit taşıyıcılığı bulunan kişilerin rutin taramalarını aksatmaması gerektiğini vurguladı. "En başarılı sonuçlar erken dönemde elde edilir" Karaciğer tümörlerinin yönetiminde en başarılı sonuçların, kitlenin henüz organ dışına yayılmadığı ve karaciğer fonksiyonlarının korunduğu erken dönemde elde edildiğini ifade eden Prof. Dr. Cem İbiş, görüntüleme teknolojilerindeki gelişmeler sayesinde günümüzde çok küçük boyutlu kitlelerin dahi kolaylıkla teşhis edilebildiğini belirtti. Cerrahi müdahalenin karaciğer tümörlerinde hastalığı kontrol altına almanın genellikle en etkili yolu olduğunu kaydeden İbiş, karaciğerin kendini yeniden büyüterek tamamlama yeteneği sayesinde tümörlü bölgenin sağlıklı doku sınırlarıyla birlikte güvenle çıkarılabildiğini ifade etti. Son yıllarda yaygınlaşan kapalı cerrahi yöntemlerin ameliyat sonrası önemli avantajlar sağladığını belirten İbiş, bu yöntemler sayesinde ameliyat sonrası ağrının belirgin şekilde azaldığını, enfeksiyon riskinin düştüğünü ve hastaların çok daha kısa sürede günlük yaşamlarına dönebildiğini aktardı. Prof. Dr. Cem İbiş, cerrahiye uygun olmayan vakalarda ise kitlenin yakılması ve damardan lokal kemoterapi uygulanması gibi alternatif yenilikçi yöntemlerle de başarılı sonuçlar alınabildiğini belirterek, risk faktörlerini bilmenin, düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemenin ve olası belirtileri ciddiye almanın büyük önem taşıdığını ifade etti.

Ameliyatsız obezite tedavisinde yeni dönem: POSE-2 yöntemi Bursa'da uygulanıyor Haber

Ameliyatsız obezite tedavisinde yeni dönem: POSE-2 yöntemi Bursa'da uygulanıyor

Obezite tedavisinde ameliyatsız yöntemler her geçen gün yaygınlaşırken, Bursa Medicana Hastanesi'nde uygulanan POSE-2 yöntemiyle cerrahi işlem olmadan kalıcı kilo kaybı hedefleniyor. Gastroenteroloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Keskin, yöntemin özellikle ameliyat olmak istemeyen hastalar için önemli bir alternatif sunduğunu belirtti. Obezite tedavisinde günümüzde farklı seçenekler bulunduğunu ifade eden Doç. Dr. Murat Keskin, son dönemde yaygın olarak kullanılan zayıflama iğnelerinin yan etkileri nedeniyle bazı hastalar tarafından tercih edilmediğini söyledi. Mide balonu uygulamasının ise kalıcı bir yöntem olmadığını belirten Keskin, hastaların bir süre sonra yeniden kilo alabildiğini dile getirdi. Kalıcı ve ameliyatsız bir tedavi arayan hastalar için endoskopik tüp mide yöntemlerinin geliştirildiğini kaydeden Keskin, "Daha önce uygulanan endoskopik sleeve gastroplasti yönteminde zamanla dikişlerde gevşeme olabiliyor ve hastalar yeniden kilo alabiliyordu. Yeni nesil POSE-2 yönteminde ise mideye tam kat dikişler atılarak mide hacmi küçültülüyor ve hastanın kilo vermesi sağlanıyor" dedi. POSE-2 yönteminin en büyük avantajının hastanede kalış süresinin oldukça kısa olması olduğunu vurgulayan Keskin, "Ağrı, bulantı ve kusma gibi yan etkiler çok az görülüyor. Vücudun herhangi bir yerinde kesi bulunmuyor. Hastalar bir gece, hatta bazı durumlarda hastaneye yatış bile gerekmeden tedavilerini tamamlayabiliyor. İşlem tamamen anestezi altında ve karbondioksit gazı kullanılarak gerçekleştirildiği için hava kaçağı ve gerginlik gibi riskler de en aza indiriliyor" diye konuştu. Yöntemin ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) onaylı çalışmalarla desteklendiğini belirten Keskin, "POSE-2 yöntemi başta Amerika olmak üzere birçok ülkede uygulanıyor. Biz de ülkemizde bu yöntemi ilk uygulayan merkezlerden biriyiz. Genellikle vücut kitle indeksi 30'un üzerinde olan ve ameliyat olmak istemeyen hastalara öneriyoruz. Diyet ve egzersizle birlikte uygulandığında başarı oranı daha da yükseliyor. Hastalar ilk 3 ayda kilolarının yüzde 20 ila 30'unu verebilirken, devam eden süreçte yüzde 10 ila 20 oranında kalıcı kilo kaybı sağlanabiliyor" ifadelerini kullandı. POSE-2 yöntemiyle kilo vermeye başlayan hasta Ayşe Durmaz ise uzun süredir kilo problemi yaşadığını ve diyetlerle istediği sonuca ulaşamadığını söyledi. Durmaz, "Öncelikle zayıflama iğnesini düşündüm ancak yan etkilerinden dolayı cesaret edemedim. Daha sonra bu yöntemi araştırdım ve uzman görüşü aldıktan sonra yaptırmaya karar verdim. Henüz bir haftada 6 kilo verdim. Kendimi çok tok hissediyorum. Eskiden sürekli yemeklere ilgi duyuyordum, şimdi sadece bakıp geçiyorum. Daha önce yeterince su içemezken şimdi rahatlıkla su tüketebiliyorum. Kendimi çok iyi hissediyorum ve gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum" dedi.

"Zayıflama iğnesini bırakanlarda ‘doyamıyorum’ şikâyeti artıyor" Haber

"Zayıflama iğnesini bırakanlarda ‘doyamıyorum’ şikâyeti artıyor"

Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Gamze Ustabaş, zayıflama iğnesi bırakıldığında açlık ve karbonhidrat isteğinin yeniden güçlenebildiğini belirterek "İlaçla baskılanan açlık sinyalleri tedavi sonrasında yeniden devreye giriyor. Bu nedenle bazı kişiler daha sık acıkıyor, doymakta zorlanıyor ve porsiyon kontrolünü kaybedebiliyor" dedi. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Gamze Ustabaş, zayıflama iğnelerinin bırakılmasının ardından artan açlık hissi, karbonhidrat isteği ve porsiyon kontrolündeki güçlüğün yalnızca irade eksikliğiyle açıklanamayacağını belirtti. Zayıflama iğnesi kullanan birçok kişinin tedavi sürecinde daha küçük porsiyonlarla doyabildiğini belirten Dyt Gamze Ustabaş, ilacın bırakılmasının ardından bazı kişilerde yemek düşüncelerinin, açlık hissinin ve özellikle karbonhidrat isteğinin yeniden artabildiğini söyledi. Vücut kaybettiği enerjiyi geri kazanmak istiyor İnsan beyninin enerji depolarını korumaya programlandığını ifade eden Dyt. Gamze Ustabaş, "Kilo kaybı kişi için önemli bir başarı olsa da beden bu durumu enerji kaybı olarak algılayabilir. Vücut, kaybettiği enerjiyi geri kazanmak amacıyla açlık hissini artıran biyolojik mekanizmaları harekete geçirir. Yemekler daha çekici görünmeye, porsiyonlar büyümeye ve karbonhidrat isteği belirginleşmeye başlayabilir" dedi. Bu durumun çoğu zaman kişinin iradesinin zayıf olmasından kaynaklanmadığını vurgulayan Ustabaş, beynin oluşan enerji açığını kapatmaya çalıştığını belirtti. Tokluk desteği ortadan kalkıyor GLP-1 grubu ilaçların kullanıldığı dönemde açlık sinyallerinin baskılandığını aktaran Ustabaş, "Bu ilaçlar beyne daha erken tokluk mesajı gönderilmesini destekler, mide boşalmasını yavaşlatır ve kişinin daha az besinle doymasını sağlayabilir. Tedavi sonlandığında ise bu biyolojik destek ortadan kalkar. Doğal açlık mekanizmaları yeniden devreye girer ve kilo kaybeden kişilerde bu sinyaller daha güçlü hissedilebilir" ifadelerini kullandı. Zayıflama iğnesini bırakan kişilerin ilk haftalarda yemek düşüncelerinin arttığını sıklıkla dile getirdiğini belirten Ustabaş, daha önce kolaylıkla reddedilebilen yiyeceklere karşı güçlü istek gelişebildiğini ve porsiyon kontrolünün zorlaşabildiğini söyledi. İlaca bağımlılık anlamına gelmiyor Tedavinin ardından açlık hissinin artmasının ilaca bağımlılık olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çeken Ustabaş, "Burada ortaya çıkan durum, vücudun iştahı yeniden artırmaya çalışan savunma mekanizmalarıdır. İnsan bedeni kilo vermeyi her zaman kalıcı bir başarı olarak değil, enerji kaybı olarak değerlendirebilir" diye konuştu. Duygusal yeme davranışı da geri dönebilir Süreçte beynin ödül sisteminin de etkili olduğunu belirten Ustabaş, özellikle stres, mutsuzluk ve yorgunlukla baş etmek için yemeğe yönelen kişilerde karbonhidratların bir rahatlama aracı hâline gelebildiğini söyledi. Ustabaş, "İlaç kullanılırken bu dürtüler baskılanabilir. İlaç bırakıldığında ise biyolojik açlıkla birlikte daha önce öğrenilmiş yeme davranışları da geri dönebilir. Bu nedenle yalnızca açlığı değil, kişinin yemekle kurduğu ilişkiyi de değerlendirmek gerekir" dedi. İlacın bırakılacağı dönem planlanmalı Obezite tedavisinin yalnızca zayıflama iğnesinden ibaret görülmemesi gerektiğini vurgulayan Ustabaş, tedavi süresince kalıcı beslenme alışkanlıklarının oluşturulmasının önemine dikkat çekti. Yeterli protein ve lif tüketiminin sağlanması, kas kaybının önlenmesi ve duygusal yeme davranışlarının ele alınması gerektiğini belirten Ustabaş, sözlerini şöyle tamamladı: "Asıl başarı, ilaç kullanırken kilo vermek değil, ilaç bırakıldıktan sonra da ulaşılan kiloyu koruyabilecek metabolik ve davranışsal zemini oluşturabilmektir. Bu nedenle ilacın bırakılacağı döneme özel bir geçiş planı hazırlanmalıdır. Obezite, kısa süreli çözümlerle değil; biyolojiyi dikkate alan, davranış değişikliğini destekleyen ve uzun vadeli planlanan tedavilerle yönetilebilen kronik bir hastalıktır."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.