Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#İnsani Yardım

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - İnsani Yardım haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, İnsani Yardım haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Bakan Çiftçi duyurdu... Okullarda 7 basamaklı güvenlik kalkanı dönemi başlıyor! Haber

Bakan Çiftçi duyurdu... Okullarda 7 basamaklı güvenlik kalkanı dönemi başlıyor!

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Al Jazeera'ye gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Türkiye genelinde yüzde 82 seviyesinde sokak hayvanlarının toplandığını kaydeden Bakan Çiftçi, sorunun uluslararası normlara uygun kalıcı bir çözüme kavuşacağını belirtti. Bakan Çiftçi, "Sahipsiz sokak hayvanlarından kaynaklanan saldırılar, trafik kazaları, yaralanmalar, can ve mal kayıpları yanında ciddi halk sağlığı riskleri de bulunmaktadır. Başta kuduz olmak üzere insanlara bulaşabilen çok sayıda zoonoz hastalıkla mücadele için büyük bir emek ve kaynak kullanılmaktadır. Bu nedenle insanımızı koruyan, hayvan sağlığı ve refahını da gözeten kalıcı bir sistem kurmak zorundayız. Bu amaçla 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda 2 Ağustos 2024 tarihinde önemli bir değişikliğe gidildi. ‘Yakala, kısırlaştır, yerine bırak' uygulamasının yerine, sahipsiz sokak köpeklerinin toplanması, aşılanması, kısırlaştırılması, tedavi edilmesi ve doğal yaşam alanlarında bakım ve beslenmelerinin sağlanması esas alındı. İçişleri Bakanlığı olarak Valilerimizin koordinasyonunda bu süreci yakından takip ediyoruz. İl Özel İdarelerinin bulunduğu 51 ilimizde çalışmalarda sona gelinmiş, sahipsiz sokak köpeklerinin tamamı toplanmış, ihbarlar üzerinden takip süreci devam etmektedir" diye konuştu. "Hedefimiz nettir; çocuklarımız sokakta korkmadan yürüsün" 30 büyükşehirde valilik koordinasyonunda, büyükşehir ve ilçe belediyelerin çalışmalarıyla bakımevi ve doğal yaşam alanı dışında kalan sokak köpeklerinin yüzde 73'ü toplandığını ifade eden Çiftçi, "Türkiye genelinde toplama işleminde yüzde 82 seviyesine ulaşılmış, 61 ilimizde çalışmalar tamamlanmış, kalan illerimizde süreç aralıksız sürmektedir. Bu sürecin bakım ve beslenme boyutunda da önemli bir model kurduk. Muhterem Hanımefendi Emine Erdoğan'ın himayelerinde başlayan ve dünyaya örnek olan ‘Sıfır Atık' anlayışı doğrultusunda, tüm illerimizde gıda atıklarından besin üretim üniteleri kuruldu. Bugün günlük 60 ton gıda atığından yaklaşık 30 ton köpek besini üretilmektedir. Bu konuda hedefimiz nettir; çocuklarımız sokakta korkmadan yürüsün. Ailelerimiz evlatlarını okula endişe duymadan göndersin. Şehirlerimizde güvenlik, sağlık, merhamet ve düzen aynı anda tesis edilsin. Bu konuda vatandaşlarımızı müsterih olsun, valiliklerimiz, belediyelerimiz ve ilgili tüm kurumlarımızla bu süreci kararlılıkla sürdüreceğiz. Hem insanımızın can güvenliğini sağlayacak hem de hayvan sağlığı ve refahını uluslararası normlara uygun bir sistem içinde koruyacak kalıcı çözümü hayata geçireceğiz" şeklinde konuştu. "Çakarlı araçlar meselesi, vatandaşlarımızın adalet duygusuna doğrudan temas eden bir konudur" Çakar denetimine yönelik yüzde 360 artış yaşandığını açıklayan Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Çakarlı araçlar meselesi, vatandaşlarımızın adalet duygusuna doğrudan temas eden bir konudur. Işıklı ve sesli uyarı cihazları, kamu görevinin gerektirdiği zorunlu haller için vardır. Bu imkanın trafikte ayrıcalık, kişisel konfor ya da statü göstergesi gibi kullanılması kamu vicdanını rahatsız ediyor. Devletin sağladığı her imkân bir emanettir. Kamu adına kullanılan hiçbir yetki, milletimizin hukuk ve hakkaniyet beklentisinin önüne geçemez. Bu nedenle çakarlı araçlar ve koruma hizmetleri konusunda daha disiplinli, daha ölçülü ve daha denetlenebilir bir uygulama düzeni üzerinde çalışıyoruz. Bu alanda hem mevzuat hem denetim boyutunda önemli adımlar atıldı. Karayolları Trafik Kanunu'nda 30 Kasım 2024 tarihinde yapılan değişiklikle, mevzuatta izin verilmeyen araçlara ışıklı veya sesli uyarı cihazı takılması ve kullanılması hâlinde yaptırımlar ağırlaştırıldı ve kademelendirildi. Bugün bu ihlali yapanlara 173 bin 392 lira idari para cezası uygulanıyor. Sürücü belgesi 30 gün süreyle geri alınıyor, araç 30 gün süreyle trafikten men ediliyor. Aynı ihlalin bir yıl içinde iki veya daha fazla kez tekrarlanması hâlinde ceza 346 bin 785 liraya çıkıyor. Bu durumda sürücü belgesi 60 gün süreyle geri alınıyor, araç da 60 gün süreyle trafikten men ediliyor. Ayrıca usulsüz takılan cihazlar sökülerek mülkiyeti kamuya geçiriliyor." "Denetim arttıkça suistimal alanı daralıyor" Denetimlerde de çok yönlü bir sistem yürütüldüğünü ifaden Çiftçi, "Sabit trafik denetimleri yapılıyor. Ekiplerimiz seyir halinde de bu araçları kontrol ediyor. Sabit güvenlik kameralarından yararlanılıyor. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler de takip edilerek gerekli işlemler uygulanıyor. Trafik ekiplerimiz, araç tescil plakası üzerinden PolNet sistemiyle aracın çakar kullanma yetkisini kontrol ediyor. Rakamlar da sahadaki etkinliği gösteriyor. Düzenleme öncesi döneme kıyasla denetlenen araç sayısında yüzde 360 artış sağlandı. Buna karşılık çakar kullanımına ilişkin cezai işlemlerde yüzde 87,9 oranında azalma yaşandı. Denetim arttıkça suistimal alanı daralıyor" şeklinde konuştu. "Koruma hizmeti, risk analizine göre yürütülen ciddi bir kamu görevidir" Koruma ekiplerinin konusunun da aynı hassasiyetin geçerli olduğunu söyleyen Bakan Çiftçi, "Koruma hizmeti, güvenlik ihtiyacı, görev hassasiyeti ve risk analizine göre yürütülen ciddi bir kamu görevidir. Bu hizmetin ölçülü, denetlenebilir ve amacına uygun şekilde yürütülmesi için gerekli değerlendirmeler titizlikle yapılmaktadır. Vatandaşımız trafikte kamu gücünün bir ayrıcalık görüntüsüne dönüşmesini istemiyor. Biz de bu hassasiyeti önemsiyoruz. Kamu imkânlarının yerinde, ölçülü ve hukuka uygun kullanıldığı; suistimale alan bırakmayan, denetimi güçlü bir uygulama düzenini kararlılıkla sürdüreceğiz" açıklamasında bulundu. "Şehitlerimizin bize bıraktığı bu aziz vatana kararlılıkla sahip çıkacağız" PKK terör örgütünün kendisini feshettiği tarihten itibaren 195 kişinin teslim olduğunu duyuran Bakan Çiftçi, "Terörle mücadele, Türkiye'nin güvenliği, milletimizin huzuru ve devletimizin bekası bakımından en hayati başlıklardan biridir. Bugün bu mücadele, devletimizin tüm kurumlarıyla birlikte yürüttüğü geniş kapsamlı bir güvenlik, hukuk, toplumsal huzur ve gelecek vizyonu haline gelmiştir. Burada en başta şunu ifade etmek isterim; Bugün terörle mücadelede hangi noktaya geldiysek, bunda Aziz Şehitlerimizin kanı, Kahraman Gazilerimizin fedakârlığı, güvenlik güçlerimizin alın teri ve milletimizin duası vardır. Bu vatanın her karışında Şehitlerimizin emaneti, Gazilerimizin hatırası, anaların sabrı, babaların vakarı, evlatların duası vardır. Biz o emaneti asla yere düşürmeyeceğiz. Şehitlerimizin bize bıraktığı bu aziz vatana, aynı imanla, aynı kararlılıkla sahip çıkacağız" dedi. "Süreci provoke etmek isteyen kişi ve gruplara karşı da müsamaha gösterilmemektedir" Türkiye'nin, yıllardır farklı terör örgütleriyle aynı anda mücadele eden bir ülke olduğuna dikkati çeken Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Özellikle son yıllarda Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde ortaya konulan kararlı irade, güvenlik birimlerimizin yüksek koordinasyonu, istihbarat kapasitemiz, teknolojik imkanlarımız ve sahadaki kesintisiz operasyonlarımız sayesinde terör örgütlerinin ülkemiz içindeki hareket kabiliyeti büyük ölçüde kırılmıştır. Bugün PKK/KCK terör örgütü, ülke içinde hareket etmekte zorlanan, eleman temin kapasitesi zayıflayan, lojistik hatları daralan ve çözülme süreci hızlanan bir noktaya gelmiştir. Bu başarı, sadece güvenlik uygulamalarının sonucu olarak okunamaz. Dünyadaki örnekler de göstermektedir ki bu tür süreçlerde güvenlik tedbirlerinin yanında toplumsal uzlaşıyı, hukuk zeminini ve kamu düzenini güçlendiren ilave adımlar da önem taşımaktadır. Bu çerçevede Muhterem Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliğinde ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin güçlü desteğiyle başlatılan terörsüz Türkiye süreci, ülkemizin geleceği adına çok kıymetli bir umut oluşturmuştur. Bu süreçte toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetleri dikkate alınmakta, sorunların çözümü için devlet aklıyla, büyük bir dikkatle ve yüksek bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmektedir. Elbette bu süreci provoke etmek isteyen kişi ve gruplara karşı da müsamaha gösterilmemektedir." "Toplam 195 terör örgütü mensubu teslim olmuştur" Devletin tüm kurumları, cumhuriyet savcılıklarıyla koordinasyon içinde, süreci sabote etmeye dönük her türlü girişime karşı gerekli adli ve idari işlemleri vakit geçirmeden tesis ettiğini vurgulayan Bakan Çiftçi, "Her ihtimal titizlikle değerlendirilmekte, her tedbir buna göre alınmaktadır. Sahadaki veriler de gelinen noktayı açık biçimde göstermektedir. 2023 yılında 118, 2024 yılında 127, 2025 yılında 28 şiddet içerikli terör olayı meydana gelmişken, 2026 yılında bugüne kadar 9 şiddet içerikli terör olayı yaşanmıştır. Bu düşüş, güvenlik birimlerimizin sahadaki etkinliğini, istihbarat kapasitemizi ve terörle mücadelede ulaştığımız seviyeyi ortaya koymaktadır. Örgütteki çözülme de devam etmektedir. PKK terör örgütünün silah bıraktığını ve kendini feshettiğini açıkladığı 12 Mayıs 2025 tarihinden itibaren ülke genelinde 5'i kendiliğinden teslim olmak üzere toplam 195 terör örgütü mensubu teslim olmuştur" diye konuştu. "Bu noktada rehavete yer yoktur" Örgütün psikolojik ve saha üstünlüğünü kaybettiğini ifade eden Çiftçi, "Bu tablo, örgütün psikolojik, lojistik ve saha üstünlüğünü kaybettiğini göstermektedir. Ancak bu noktada rehavete yer yoktur. Çünkü terörle mücadele, sadece bugünün güvenlik meselesi olarak görülemez. Bu mücadele, şehitlerimizin emanetine sadakat meselesidir. Gazilerimizin fedakârlığına vefa meselesidir. Evlatlarımızın geleceğini, şehirlerimizin huzurunu, milletimizin kardeşliğini koruma meselesidir. Terörsüz Türkiye hedefi, annelerin gözyaşının dinmesi, evlatlarımızın geleceğe umutla bakması, şehirlerimizin yatırım, üretim, turizm ve huzurla anılması demektir. Bizim için bu süreç, aziz şehitlerimizin emanetini yücelten, kahraman gazilerimizin fedakârlığını taçlandıran, milletimizin kardeşliğini güçlendiren ve Türkiye Yüzyılı vizyonuna hizmet eden tarihî bir adımdır" dedi. "Devlet, yalnızca beyana bakarak hareket etmez" PKK terör örgütünün silah bırakma sürecinin takip edildiğini kaydeden Bakan Çiftçi, şu ifadelere yer verdi: "Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden, kamu düzenini hedef alan, vatandaşlarımızın huzuruna kasteden hiçbir yapıya, hiçbir eyleme, hiçbir girişime karşı geri durmamız söz konusu olamaz. Terörsüz Türkiye süreci de bu hukuk devleti anlayışı içinde, devletimizin tüm kurumlarının yüksek koordinasyonuyla yürütülen son derece hassas bir süreçtir. Bu süreç yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınmıyor. Hukuki, siyasi, toplumsal ve güvenlik perspektifini birlikte içeren geniş bir çerçeve söz konusu. Nitekim geçiş sürecinin hukuki düzenlemeleri ve şartlarının değerlendirilmesi amacıyla 5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını yapmıştır. Bu da meselenin Meclis zemininde, hukuk içinde ve toplumsal hassasiyetler gözetilerek ele alındığını göstermektedir. Sahadaki gelişmeler de güvenlik birimlerimiz tarafından titizlikle takip edilmektedir. Terör örgütü 26 Ekim 2025'te Türkiye kırsalından geri çekilmeye başladığını, 17 Kasım 2025'te ise Irak/Zap alanından geri çekildiğini açıklamıştır. Bu açıklamalar, güvenlik birimlerimizin teyit ve tespit çalışmalarıyla sahada çok yönlü biçimde izlenmektedir. Örgütün kendini feshettiğini ve silah bıraktığını açıklaması da devletimizin özellikle takip ettiği, üzerinde hassasiyetle durduğu önemli bir gelişmedir. Ancak devlet, yalnızca beyana bakarak hareket etmez. Sahadaki gerçeklik, güvenlik raporları, istihbarat tespitleri, teslim süreçleri, silahların akıbeti, örgütsel irtibatlar ve muhtemel provokasyon alanları birlikte değerlendirilir." Sürecin bütün detayları kanun ve nizam içinde, devletin en üst düzey koordinasyonuyla takip edildiğini söyleyen Bakan Çiftçi, "Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü iradesi öncülüğünde yürütülen bu süreçte, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanlığımızın çalışmaları, İçişleri Bakanlığımızın güvenlik kapasitesi, Adalet Bakanlığımızın hukuki süreçleri ve diğer kurumlarımızın katkıları eşgüdüm hâlindedir. Terör örgütüyle mücadele aynı zamanda suç ve suçluyla mücadele konseptinin de ayrılmaz bir parçasıdır. İçişleri Bakanlığı olarak üzerimize düşen bütün sorumlulukları yerine getiriyoruz. Önümüze çıkabilecek engellere, provokasyon girişimlerine, süreci sabote etmeye dönük adımlara karşı hassas çalışmalar yürütülüyor. Her türlü tedbir planlanıyor ve sahada herhangi bir zafiyet oluşmaması için güvenlik birimlerimiz dikkatle görev yapıyor. Kalıcı huzur ortamı hem vatandaşlarımızın günlük hayatına hem de ülkemizin uluslararası gücüne büyük katkı sunacak tarihî bir kazanımdır. Terörsüz Türkiye, annelerin gözyaşının dinmesi, şehirlerimizin huzurla, üretimle, yatırımla anılması, kardeşliğimizin daha da güçlenmesi demektir. Bu süreci hukukla, devlet aklıyla, güvenlik hassasiyetiyle ve milletimizin huzurunu önceleyen bir anlayışla yürütmeye devam ediyoruz" açıklamasında bulundu. "Bu tür hadiselerde devlet varsayımla hareket etmez" İsrail Konsolosluğunu yönelik gerçekleşen saldırı hakkında konuşan Bakan Çiftçi, "İstanbul Beşiktaş Levent'te bulunan İsrail Başkonsolosluğuna yönelik 7 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen saldırı, güvenlik birimlerimiz tarafından ilk andan itibaren çok yönlü olarak ele alınmıştır. Olayda 3 şahıs tarafından, kamuoyunda ‘pompalı' olarak tabir edilen av tüfekleriyle saldırı gerçekleştirilmiş; saldırganlardan 1'i ölü, 2'si yaralı olarak ele geçirilmiştir. Bu tür hadiselerde devlet varsayımla hareket etmez. Delile, saha tespitine, dijital materyallere, irtibat ağlarına, adli kayıtlara ve istihbarı değerlendirmelere bakar. Yapılan çalışmalarda eylemi gerçekleştiren şahısların İsrail karşıtlığı üzerinden radikalleştikleri ve bu eylemi bireysel olarak gerçekleştirdikleri değerlendirilmektedir" diye konuştu. "Vatandaşlarımızın can güvenliğini hedef alan hiçbir terör yapılanmasına alan bırakmayız" Saldırganlardan ölü olarak ele geçirilen şahsın, Ocak 2019'da Kocaeli'de DEAŞ terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonda yakalanarak tutuklandığı, Mayıs 2019'da ise tahliye edildiğinin bilindiğini ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "Dolayısıyla güvenlik birimlerimiz olayın tüm bağlantılarını, geçmiş irtibatlarını ve radikalleşme sürecini adli makamlarımızla koordinasyon içinde titizlikle incelemiştir. DEAŞ başta olmak üzere dini istismar eden terör örgütleriyle mücadele, Türkiye'nin terörle mücadele konseptinde sürekli takip edilen başlıklardan biridir. Bu örgütler bazen hücre yapılanmalarıyla, bazen de propagandalarından etkilenerek bireysel biçimde radikalleşen şahıslar üzerinden eylem arayışına girebilmektedir. Biz hem hücre yapılanmalarını hem finans ve propaganda ağlarını hem de bireysel radikalleşme süreçlerini yakından takip ediyoruz. 2025 yılından bu yana başta DEAŞ olmak üzere dini istismar eden terör örgütlerine yönelik operasyonlarımızla 16 sansasyonel eylem girişimi engellenmiştir. Bu, güvenlik birimlerimizin sahadaki dikkatini, istihbarat kapasitesini ve önleyici güvenlik anlayışını gösteren önemli bir veridir. 2026 yılının 1 Ocak-30 Nisan döneminde dini istismar eden terör örgütlerine yönelik 951 operasyon gerçekleştirilmiş, bin 701 kişi gözaltına alınmış, 372 kişi tutuklanmış, 429 kişi hakkında adli kontrol kararı verilmiştir. Aynı dönemde 1 terörist ölü, 63 terörist sağ veya yaralı olmak üzere toplam 64 terörist etkisiz hâle getirilmiştir. Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden her eylemle, terör bağlantılı her yapı ve her kişiyle kanunlarımız çerçevesinde mücadele ederiz. DEAŞ, PKK, FETÖ ya da hangi adla olursa olsun, şehirlerimizin huzurunu, vatandaşlarımızın can güvenliğini ve ülkemizin kamu düzenini hedef alan hiçbir terör yapılanmasına alan bırakmayız. Bu mücadele hem operasyonel düzeyde hem de radikalleşmeyi önleyici çalışmalarla kararlılıkla sürmektedir. Güvenlik birimlerimiz, adli makamlarımızla koordinasyon içinde, tehdidi eyleme dönüşmeden tespit eden ve bertaraf eden bir anlayışla görev yapmaya devam etmektedir." "2026 yılını sokak çeteleri ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede özel bir seferberlik yılı olarak ele alıyoruz" Bu yılın ilk beş ayında 21 bin 38 uyuşturucu operasyonu gerçekleştiğini açıklayan Bakan Çiftçi, "2026 yılını sokak çeteleri ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede özel bir seferberlik yılı olarak ele alıyoruz. Çünkü sokak çeteleri de uyuşturucu organizasyonları da yalnızca asayiş başlığı değildir. Bu yapılar gençlerimizin geleceğini, aile huzurunu, mahalle güvenliğini, şehirlerimizin düzenini ve toplum sağlığını hedef alan suç şebekeleridir. Özellikle uyuşturucu, bugün birçok suçun beslendiği ana damarlardan biridir. Terörün finansmanından organize suç yapılarına, sokak şiddetinden kara para aklamaya kadar geniş bir suç ekonomisini besleyen karanlık bir alandan söz ediyoruz. Bu nedenle mücadelemizi sadece sokakta satış yapan şahıslara yönelik yürütmüyoruz. Üretim, sevkiyat, depolama, dağıtım, finans, uluslararası bağlantılar, sosyal medya propagandası ve dijital iletişim ağlarının tamamını hedef alan bütüncül bir güvenlik konsepti uyguluyoruz" dedi. "Rakamlar mücadelenin sahada kesintisiz sürdüğünü göstermektedir" Sokak çeteleriyle mücadelede özellikle sosyal medya üzerinden suç örgütlerini öven, destekleyen veya propagandasını yapan hesaplara karşı da etkili bir çalışma yürütüldüğünü ifade eden Çiftçi, "Bugüne kadar toplam 10 bin sosyal medya hesabına erişim engeli getirilmiştir. Ayrıca Telegram üzerinden yapılan ‘tetikçi' paylaşımları ve silahlı paylaşımlar da yakından takip edilmektedir. 15 Ocak 2026'da 64 ilde yapılan çalışmalarda 341 yetişkin şahıs gözaltına alınmış, 51 suça sürüklenen çocuk hakkında önleyici tedbir uygulanmıştır. 25 Mart 2026'da 59 ilde gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonda ise 376 şüpheli gözaltına alınmış, 49'u tutuklanmıştır. Bu operasyonlarda çok sayıda uzun namlulu silah, tabanca, av tüfeği, fişek ve sentetik hap ele geçirilmiştir. Organize suçlarla mücadelede de sahada güçlü bir tablo var. 2026 yılı 21 Mayıs itibarıyla 867 operasyon yapılmış, 6 bin 142 şüpheli yakalanmış, 2 bin 882 kişi tutuklanmış, bin 377 kişi hakkında adli kontrol uygulanmıştır. Bu rakamlar, sokak çetelerine ve organize suç yapılanmalarına karşı mücadelenin sadece söylem düzeyinde kalmadığını, sahada kesintisiz sürdüğünü göstermektedir" ifadelerini kullandı. "Bu mücadele sadece ulusal sınırlar içinde yürütülebilecek bir mücadele olmaktan çıkmıştır" Bakan Çiftçi, uyuşturucu suçlarıyla mücadelede ise emniyetin ve jandarmanın 2026 yılı 22 Mayıs itibarıyla yürüttüğü çalışmalarda 21 bin 38 operasyon gerçekleştirildiğini, 35 bin 757 kişinin gözaltına alındığını ve 18 bin 217 kişinin tutuklandığını ve 6 bin 604 kişi hakkında adli kontrol kararı verildiğini söyledi. Bakan Çiftçi, "Aynı dönemde 19,8 ton uyuşturucu madde ve 63 milyon adet uyuşturucu hap ve madde ele geçirilmiştir. Bu mücadele artık sadece ulusal sınırlar içinde yürütülebilecek bir mücadele olmaktan çıkmıştır. Uyuşturucu suç örgütleri sınır aşan, dijitalleşen, finansal ağlar kuran, farklı ülkelerde elebaşları ve lojistik hatları bulunan yapılardır. Bu nedenle uluslararası iş birliği bizim için bir tercih değil, zorunluluktur. Komşu ülkelerle, INTERPOL, EUROPOL, MASAK ve ilgili güvenlik birimleriyle yakın koordinasyon içinde çalışıyoruz. Bu kapsamda Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığımız koordinesinde, MASAK ve uluslararası iş birliğiyle Leijdekers, Comanchero, Kafes-44, Kuyu-4, Argay, Orkinos-Bulut 1-2, Abdo-Kasap-Cinkitaş, United-S ve Armorum operasyonları gerçekleştirilmiştir" diye konuştu. "Türkiye, ulusal ve uluslararası alanda mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeye devam edecektir" Yurt dışında bulunan firari suçluların Türkiye'ye iadesi konusunda INTERPOL-EUROPOL Daire Başkanlığıyla birlikte yoğun bir çalışma yürütüldüğünü ifade eden Çiftçi, şu ifadeleri kullandı: "18 farklı ülkede yürütülen soruşturmalar kapsamında 10 uluslararası operasyonda 123 ton ve 3,5 milyon adet uyuşturucu maddeyle bağlantılı 22 uluslararası suç örgütü çökertilmiştir. Bu operasyonlar sonucunda 681 şüpheli gözaltına alınmış, 524'ü tutuklanmış, 160 kişi adli kontrolle serbest bırakılmıştır. Ayrıca suçtan elde edildiği değerlendirilen 73 milyar lira, yani yaklaşık 2,2 milyar dolar değerinde mal varlığına el konulmuştur. Bunlar arasında 2 bin 295 taşınmaz, 711 lüks araç, BİN 765 banka hesabı, 101 kilogram altın ve 104 ateşli silah bulunmaktadır. Yurt dışında bulunan firari suçluların ülkemize iadesi konusunda da INTERPOL-EUROPOL Daire Başkanlığımızla birlikte yoğun bir çalışma yürütülmektedir. 2020 yılından bu yana 16 ülkeden, 16'sı örgüt lideri olmak üzere toplam 73 şahıs Türkiye'ye iade edilmiştir. Mesajımız çok net: Sokaklarımız çetelere, gençlerimiz zehir tacirlerine, şehirlerimiz organize suç örgütlerine bırakılmayacak. Kim hangi ülkede saklanırsa saklansın, hangi dijital ağı kullanırsa kullansın, hangi finans kanalına yaslanırsa yaslansın, devletimizin nefesi ensesinde olacaktır. Türkiye, ulusal ve uluslararası alanda bu mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeye devam edecektir." "Türkiye bugün, çocuklarımızı merkeze alan yeni nesil bir iç güvenlik paradigmasına geçmektedir" Bakan Çiftçi, "Dünya değişiyor, tehdit değişiyor, suçun biçimi değişiyor. Devletlerin güvenlik anlayışları da bu değişime uygun şekilde kendini yenilemek zorunda. Türkiye bugün, özellikle çocuklarımızı merkeze alan yeni nesil bir iç güvenlik paradigmasına geçmektedir. Artık yalnızca suç işlendikten sonra müdahale eden bir anlayışla hareket etmiyoruz. Asıl mesele, riski önceden görmek, toplumsal kırılmaları erkenden fark etmek ve çocuklarımızı suça sürüklenmeden koruyabilmektir. Çünkü hiçbir çocuk bir sabah ansızın suçun içine düşmez. Her suç hikayesinin arkasında çoğu zaman aileden okula, dijital dünyadan akran çevresine uzanan uzun bir kırılma zinciri vardır" şeklinde konuştu. "Çocuk suçluluğunu sadece asayiş meselesi olarak ele aldığınızda elinizde ceza kalır" Suça sürüklenen çocuk kavramından bahseden Bakan Çiftçi, "Hukukumuzda ‘suça sürüklenen çocuk' diye çok önemli bir kavram var. Bu kavram, çocuğa yalnızca suçun faili olarak bakmaz. Onu aynı zamanda korunması gereken bir çocuk, toplumun ihmal ettiği bir emanet olarak görür. Bu, bir kelime tercihi olmaktan öte bir devlet anlayışıdır. Çocuk suçluluğunu sadece asayiş meselesi olarak ele aldığınızda elinizde ceza kalır. Bunu bir koruma meselesi olarak ele aldığınızda aileyi, okulu, rehberliği, sosyal hizmetleri, sağlığı, güvenliği ve toplumu aynı masaya oturtursunuz. Bizim tercihimiz bu ikinci yoldur. Bugün çocuklarımızı risk altına sokan temel kırılma alanlarını çok iyi görüyoruz. Dağılan aile yapısı, okul terkleri, akran zorbalığı, denetimsiz dijital platformlar, sosyal medyada şiddetin statü göstergesi hâline getirilmesi, kolay para ve kolay şöhret yalanı gençlerimizi tehdit eden başlıca alanlardır. Bir çocuğun en tehlikeli buluşma noktası artık yalnızca karanlık bir sokakla sınırlı kalmıyor; denetimsiz bir dijital platform da aynı derecede risk taşıyabiliyor" dedi. "‘7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı' anlayışını hayata geçiriyoruz" Çocukları sadece sokaktaki tehditlerden korumakla yetinmediklerini vurgulayan Bakan Çiftçi, "Onları dijital radikalleşmeden, çeteleşmeden, şiddet kültüründen, yalnızlıktan, umutsuzluktan ve suç örgütlerinin sahte cazibesinden korumak istiyoruz. Bu ülkenin çocukları suç örgütlerinin, uyuşturucunun ve dijital çetelerin ağına düşmeyecek. Onlar emeğin, vicdanın, bilimin, inancın ve umudun çocukları olacak. Bu anlayışla okul güvenliğini de yeniden ele alıyoruz. Okulu bir garnizon gibi görmüyoruz. Amacımız, çocuklarımızın güven içinde büyüdüğü sağlıklı bir okul iklimini güçlendirmektir. Güvenli okul sadece kamera, devriye veya kapıdaki tedbirle sağlanmaz. Güçlü rehberlik, psikolojik destek, aile koordinasyonu, dijital farkındalık ve davranışsal erken uyarı sistemi de bu işin ayrılmaz parçalarıdır. Bu çerçevede ‘7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı' anlayışını hayata geçiriyoruz. Risk ve tehdit analizi, fiziki güvenlik, davranışsal erken uyarı, psikososyal destek, rehberlik-güvenlik koordinasyonu, kurumlar arası iş birliği ve kriz farkındalığı eğitimi bu modelin ana başlıklarını oluşturuyor" sözlerini söyledi. "Türkiye'de hiçbir çocuk korkuyla büyümeyecek" Çocukları korumak konusunda ailelere büyük iş düştüğüne dikkati çeken Çiftçi, şunları kaydetti: "Yani çocuklarımızın etrafına sadece fiziki bir güvenlik çemberi kurmuyoruz; psikolojik, dijital ve toplumsal bir güvenlik kalkanı da oluşturuyoruz. Milli Eğitim Bakanlığımızla, ailelerle, okul yönetimleriyle, rehberlik birimleriyle, kolluk kuvvetlerimizle ve ilgili bütün kurumlarımızla koordinasyon içinde çalışıyoruz. Tehdit dili kullanan, zorbalık eğilimi gösteren, dışlanma ve kırılma sinyali veren çocuklarımızın erken fark edilmesini önemsiyoruz. Devlet çocuktan önce görmeli, aile çocuktan önce hissetmeli, okul çocuktan önce tedbir almalıdır. Burada ailelerimize de büyük görev düşüyor. Dışarıya yalnız göndermedikleri çocuklarını, dijital dünyada da yalnız bırakmamalılar. Bugün bir çocuğu sanal âlemde başıboş bırakmak, bazen onu sokakta yalnız bırakmaktan daha büyük riskler doğurabiliyor. Güvenli okul kadar güvenli aile iklimi de hayati önemdedir. Biz bu nesli kaybetmeyeceğiz. Türkiye'de hiçbir çocuk korkuyla büyümeyecek. Hiçbir genç kolay suçun, kolay paranın ve şiddetin cazibesine teslim edilmeyecek. Suçla mücadele kadar, suça giden yolu kesmek de güvenlik politikamızın temel parçasıdır. İçişleri Bakanlığı olarak "yeni güvenlik paradigmamızda" suçla mücadele eden bir yapı tesis etmenin çok ötesinde; şiddeti üreten sosyal zemini dönüştüren, riski önceden yöneten, çocuklarını koruyan yeni nesil bir güvenlik modelini hayata geçiren bir yöntemi benimsiyoruz. Biz bu ülkenin çocuklarını korkuya teslim etmeyeceğiz. Onları güvenin, umudun ve güçlü yarınların ikliminde büyüteceğiz." "Vatandaşlık konusu, her devlet için egemenlik alanının en hassas başlıklarından biridir" Türkiye'ye yönelik sermaye yatırımı gerçekleştirenlerin vatandaşlık alma durumunu değerlendiren Bakan Çiftçi, "Vatandaşlık konusu, her devlet için egemenlik alanının en hassas başlıklarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının kazanılması işlemleri de 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu hükümleri çerçevesinde yürütülmektedir. İstisnai vatandaşlık başvuruları da aynı kanuni çerçevede, ilgili kurumlarımızın değerlendirmeleriyle sonuçlandırılmaktadır. Burada özellikle altını çizmek gerekir; İstisnai vatandaşlık, başvuru yapıldığı anda kendiliğinden sonuç doğuran bir süreç anlamına gelmez. Devletin tek taraflı iradesiyle, kamu düzeni, milli güvenlik, arşiv araştırması, adli kayıtlar, mali kaynakların niteliği ve başvuru sahibinin ülkemiz bakımından taşıdığı genel durum birlikte değerlendirilerek yürütülen hassas bir süreçtir. Bazı dosyalarda sürecin uzamasının sebebi de bu çok yönlü inceleme ihtiyacıdır. Eksik belge, teyit gerektiren beyanlar, kurumlar arası bilgi paylaşımı, güvenlik değerlendirmeleri ve uluslararası kayıtların incelenmesi zaman alabilmektedir" dedi. "Vatandaşlık gibi stratejik bir konuda devletin aceleci davranması beklenemez" Vatandaşlık konusunun stratejik önemine değinen Çiftçi, şunları kaydetti: "Vatandaşlık gibi stratejik bir konuda devletin aceleci davranması beklenemez. Burada esas olan hızlı karar kadar, doğru, güvenli ve hukuka uygun karardır. Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığına başvuru programı fiilen 2017 yılında başlamış, ilk vatandaşlık kazanımları 2018 yılından itibaren gerçekleşmiştir. Bugüne kadar 51 bin 762 yatırımcı, 122 bin 805 aile bireyi olmak üzere toplam 174 bin 567 kişi bu kapsamda Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu süreçte 16 milyar 74 milyon dolarlık yatırım ülkemize kazandırılmıştır. Diğer taraftan, şartları taşımadığı tespit edilen 943 kişinin başvurusu reddedilmiştir. Hâlen yatırımcı olarak Türk vatandaşlığı kazanmak üzere başvurusu bulunan ve işlemleri devam eden 4 bin 329 kişi vardır. Türkiye'ye güvenerek yatırım yapan, üretime, istihdama ve ekonomimize katkı sunan herkese hukuk çerçevesinde saygıyla yaklaşılır. Ancak yatırım şartının yerine getirilmesi, vatandaşlığın otomatik olarak kazanılacağı anlamına gelmez. Ekonomik kriterlerin yanında güvenlik, kamu düzeni ve devletimizin stratejik hassasiyetleri de değerlendirilir. Bu dosyalarla ilgili süreçlerin makul süre içinde tamamlanması, başvuru sahiplerinin doğru bilgilendirilmesi ve kurumlar arası koordinasyonun daha hızlı işlemesi için çalışmalar sürmektedir. Uygun bulunan dosyalar sonuçlandırılır. Şartları taşımayan, eksikliği bulunan ya da risk değerlendirmesi gerektiren dosyalarda ise kanunun gereği uygulanır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı büyük bir onurdur. Bu onurun hem milletimiz hem de başvuru sahipleri açısından güven veren, denetlenebilir ve hakkaniyetli bir süreçle korunması temel hassasiyetimizdir." "Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir" Muhalefet partilerinin istisnai vatandaşlıkları iptal edeceğine yönelik söylemleri değerlendiren Bakan Çiftçi, "Muhalefet partilerinin ‘iktidara gelindiğinde tüm istisnai vatandaşlıkların iptal edileceği' yönündeki iddiaları, hukuki bir gerçeklikten ziyade siyasi bir söylem niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve sonradan kazanılan vatandaşlıklar keyfi kararlarla ya da toplu olarak iptal edilemez. Hukukun genel ilkeleri ve Anayasa uyarınca, idarenin kanuna uygun olarak tesis ettiği işlemler ‘kazanılmış hak' (müktesep hak) doğurur. Sırf iktidar değişti diye geçmişte yasalara uygun olarak verilmiş vatandaşlıkların topluca iptal edilmesi, geriye dönük işlem yasağına ve hukuki güvenlik ilkesine aykırıdır. Muhalefetin iddia ettiği gibi sistemde sistemsel bir ‘yasadışı boşluk' bulunmamaktadır. İstisnai vatandaşlık süreçleri Millî İstihbarat Teşkilâtı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün güvenlik soruşturmalarından geçerek ve yetkili makam kararı ile tamamlanır. Hukuka uygun yürütülen bu süreçlerde idari kararlar bireyseldir; dolayısıyla yargısal veya idari denetim de ancak ‘kişi bazında' yapılabilir, toplu bir iptal mekanizması yasal olarak mümkün değildir" şeklinde konuştu. Bakan Çiftçi, sonradan Türk vatandaşlığı kazanmış yabancıların kazanmış oldukları Türk vatandaşlığını sadece 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 31 inci maddesi uyarınca; "Türk vatandaşlığını kazanma kararı; ilgilinin yalan beyanı veya vatandaşlığı kazanmaya esas teşkil eden önemli hususları gizlemesi sonucunda vuku bulmuş ise kararı veren makam tarafından iptal edilir" hükmü ile 40'ıncı maddesi uyarınca; "Türk vatandaşlığının kazanılması veya kaybına ilişkin kararlar, hukuki şartlar oluşmadan veya mükerrer olarak verildiği sonradan anlaşıldığı takdirde geri alınır" hükümleri çerçevesinde ancak iptal veya geri alınabileceğini ifade etti. "Kanuna uygun şekilde vatandaşlık kazanmış kişilerin statüsü hukuki güvence altındadır" Hukuk düzeninde ölçünün belli olduğunu söyleyen Çiftçi, "Kanuna uygun şekilde vatandaşlık kazanmış kişilerin statüsü hukuki güvence altındadır. Ancak sahte belge, yalan beyan, gizlenmiş önemli husus veya hukuki şartların oluşmaması gibi somut durumlar varsa, devlet ilgili dosya üzerinden gerekli işlemi yapar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı çok kıymetli bir statüdür. Bu statünün hem milletimiz hem de vatandaşlığı sonradan kazanan kişiler bakımından güven veren, denetlenebilir ve hukuka uygun bir zeminde korunması esastır'' açıklamasında bulundu. "İkamet statüsü ile vatandaşlık statüsü birbirinden ayrı iki kurumdur" Daimi ikamet ve vatandaşlık statüsünün farklı olduğunu belirten Bakan Çiftçi, "Türkiye'de uzun yıllar yasal şekilde ikamet eden yabancıların bu yöndeki beklentilerini takip ediyoruz. Ancak hukuki açıdan ikamet statüsü ile vatandaşlık statüsü birbirinden ayrı iki kurumdur. Uzun dönem ikamet, kişiye Türkiye'de süresiz yaşama, çalışma hayatına katılma ve bazı muafiyetlerden yararlanma imkânı verir. Vatandaşlık ise egemenlik alanıyla doğrudan ilgili, daha kapsamlı bir değerlendirme gerektirir. Mevcut yasal çerçevede uzun dönem ikamet iznine sahip olmak, kişiye otomatik ya da doğrudan vatandaşlık başvuru hakkı tanıyan bir mekanizma oluşturmuyor. Ancak bu statüdeki kişiler, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 11'inci maddesi kapsamında genel şartları taşımaları hâlinde Türk vatandaşlığı için başvuru yapabiliyor. Bu şartlar arasında Türkiye'de kesintisiz beş yıl yasal ikamet etmek, yeterli seviyede Türkçe bilmek, geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak, iyi ahlak sahibi olmak, genel sağlık, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından sakınca taşımamak gibi kriterler yer alıyor" diye konuştu. Vatandaşlık almak isteyen kişinin Türkiye ile kurduğu bağa bakıldığını ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "Yani uzun süreli yasal ikamet, vatandaşlık değerlendirmesinde dikkate alınan önemli bir unsur olmakla birlikte tek başına yeterli bir basamak olarak görülmüyor. Bu alanda uygulama tamamen kanuni çerçevede yürütülüyor. Kişinin Türkiye ile kurduğu bağ, toplumsal uyumu, kayıtlı yaşamı, adli ve idari durumu, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından değerlendirmesi birlikte ele alınıyor. Vatandaşlık başvurusu, bütün bu şartlar tek tek incelendikten sonra idarenin takdir süzgecinden geçerek sonuçlandırılıyor. Nitekim 1 Ocak 2020 ile 22 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu kapsamda 14 bin 54 kişi Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu sayı, uzun dönem ikamet sahiplerinin kanuni şartları taşıdıkları takdirde vatandaşlık sürecine dâhil olabildiklerini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye'deki sistem, daimi ikamet ile vatandaşlığı tamamen kopuk iki alan olarak ele almıyor. Uzun dönem ikamet önemli bir zemin oluşturuyor. Fakat vatandaşlık, her durumda kanuni şartların, güvenlik değerlendirmesinin, kamu düzeni hassasiyetinin ve devletimizin takdir yetkisinin birlikte işletildiği daha üst bir statüdür. Sürecin daha öngörülebilir, daha anlaşılır ve başvuru sahipleri açısından daha sağlıklı işlemesi için ilgili kurumlarımız değerlendirmelerini sürdürmektedir." "Suriye meselesinde Türkiye'nin duruşu, insanlık vicdanının en güçlü örneklerinden biridir" Türkiye'de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığı yönündeki iddiaların hukuki gerçeklikle örtüşmediğini kaydeden Bakan Çiftçi, "Suriye meselesinde Türkiye'nin duruşu, insanlık vicdanının en güçlü örneklerinden biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk günden itibaren ortaya koyduğu hassasiyet, yalnızca bir göç yönetimi politikası olarak görülemez. Bu duruş, mazluma sahip çıkan, insan onurunu merkeze alan, Ensar ve Muhacir kardeşliğini çağımızda yeniden hatırlatan büyük bir devlet ve millet iradesidir. Türkiye, savaşın, yıkımın, zulmün ve yerinden edilmenin en ağır sonuçlarını yaşayan Suriyeli kardeşlerimize kapısını açmış, milyonlarca insana güvenli bir hayat alanı sunmuştur. Eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal desteğe kadar çok geniş bir alanda dünyaya örnek bir insani sorumluluk üstlenmiştir. Bu nedenle Türkiye'ye bu konuda haksız itham yöneltenlerin önce dönüp kendi ülkelerinin bu süreçte ne yaptığına bakması gerekir. Hiç kimsenin, bu büyük insani yükü yıllardır omuzlayan Türkiye'ye kolaycı cümlelerle ders verme hakkı yoktur. Türkiye'de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığı yönündeki iddialar da hukuki gerçeklikle örtüşmüyor" dedi. "Babası Suriye vatandaşı olan çocuk, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, Suriye vatandaşlığını kazanır" Uluslararası hukukta ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kendi vatandaşlık mevzuatında soy bağının esasının geçerli olduğunu söyleyen Bakan Çiftçi, "Buna göre babası Suriye vatandaşı olan çocuk, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, doğumuyla birlikte Suriye vatandaşlığını kazanır. Dolayısıyla Türkiye'de geçici koruma altında bulunan Suriyeli anne ve babadan doğan çocuklar hukuken vatansız sayılmaz; doğdukları andan itibaren Suriye vatandaşıdır. Türk vatandaşlık hukukunun ana esası da soy bağıdır. Yani anne veya babadan en az birinin Türk vatandaşı olması halinde çocuk Türk vatandaşlığını kazanır. Bunun yanında Türk Vatandaşlığı Kanunu, dünyadaki vatansızlığı önleme çabalarına uygun şekilde doğum yeri esasına da istisnai ve koruyucu bir rol vermiştir" dedi. 5901 sayılı kanunun açık olduğunu ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 8'inci maddesi bu konuda son derece açıktır. ‘Türkiye'de doğan ve yabancı anne babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumundan itibaren Türk vatandaşı sayılır.' Yani bir çocuğun sadece Türkiye'de doğması doğrudan Türk vatandaşlığı sonucu doğurmaz. Ancak anne veya babası üzerinden herhangi bir vatandaşlık alamıyorsa, vatansız kalma riski varsa, Türk hukuku o çocuğu koruma altına alır. Bu kapsamda 2011 yılından bu yana doğum yeri esasına göre Türk vatandaşlığı kazanan yabancı çocuk sayısı 185'tir.Bu veri de sistemin nasıl işlediğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye, bir yandan vatansızlığı önleyen insani ve hukuki mekanizmayı işletmekte, diğer yandan vatandaşlık statüsünü kanuni çerçeve içinde titizlikle korumaktadır. Suriyeli çocuklar üzerinden Türkiye'ye yöneltilen haksız eleştiriler hem hukuki gerçekliği hem de Türkiye'nin ortaya koyduğu büyük insani emeği görmezden geliyor. Biz bu meseleye insan onuruyla, hukukla ve devlet ciddiyetiyle bakıyoruz. Çocukların kayıt altına alınması, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi, hukuki statülerinin korunması konusunda kurumlarımız hassasiyetle çalışmayı sürdürüyor.'' "İkamet izni başvurularından ayrıca bir başvuru ücreti alınmamaktadır" İkamet izni başvurularında alınan harç ücretlerinin kanuna göre alındığını belirten Bakan Çiftçi, ek bir ücretin alınmadığını belirtti. Bakan Çiftçi, "Bu konuda öncelikle bir hususu düzeltmek gerekir. İkamet izni başvurularından ayrıca bir başvuru ücreti alınmamaktadır. Uygulama, kanunlarımızda açık şekilde düzenlenen harç ve belge bedeli esasına dayanmaktadır. İkamet izni harcı, 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında, Dışişleri Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından müştereken belirlenen tarife üzerinden tahsil edilmektedir. Bu harçlar yıllık olarak belirlenir ve yıl boyunca aynı miktar uygulanır. 2026 yılı için bu çerçevenin dışında ilave veya ardışık bir artış yapılmamıştır. İkamet izinlerinde alınan belge bedeli ise 210 sayılı Değerli Kâğıtlar Kanunu kapsamında tahsil edilmektedir. 2026 yılı için bu tutar 964 liradır. Bunun dışında ikamet izni taleplerinde ayrıca alınan bir ücret bulunmamaktadır" diye konuştu. "Türkiye'ye değer katan insanların ülkemizle bağını güçlendiren dengeli bir sistem işletiyoruz" Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde, harç, belge bedeli ve farklı idari kalemlerinin birbirine karıştırılabildiğini söyleyen Çiftçi, şu ifadeleri kullandı: "Bizim açımızdan önemli olan, bu sürecin kanuni zeminde, şeffaf ve öngörülebilir şekilde yürütülmesidir. Türkiye, nitelikli insan kaynağı, yatırımcılar, öğrenciler, araştırmacılar ve uzun süreli yasal ikamet sahipleri açısından güçlü bir cazibe merkezidir. Coğrafi konumu, ekonomik potansiyeli, sağlık ve eğitim imkânları, ulaşım altyapısı ve toplumsal dinamizmiyle Türkiye'nin sunduğu imkanlar çok geniştir. Elbette Türkiye'de yasal olarak yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemize yatırım yapan, istihdam sağlayan ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların süreçlerini dikkatle takip ediyoruz. Burada hem kamu düzenini ve göç yönetimi kapasitesini koruyan hem de Türkiye'ye değer katan insanların ülkemizle bağını güçlendiren dengeli bir sistem işletiyoruz. Bu nedenle ikamet izinleriyle ilgili süreçlerde esas aldığımız ölçü, kanunilik, öngörülebilirlik ve kamu hizmetinin sağlıklı yürütülmesidir. Vatandaşlarımızın hassasiyetlerini, kamu düzenini, ekonomik gerçekleri ve ülkemizin uluslararası cazibesini birlikte gözeten bir anlayışla hareket ediyoruz." Yabancıların ikamet izin süreleri hakkında konuşan Bakan Çiftçi, "İkamet izin süreleriyle ilgili değerlendirmelerde uygulamanın genel çerçevesini doğru ortaya koymak gerekir. İkamet izinleri, kanunda belirlenen üst sınırlar dikkate alınarak düzenlenmektedir. Örneğin kısa dönem ikamet izinleri iki yıla, aile ikamet izinleri üç yıla, öğrenci ikamet izinleri ise öğrenim süresine kadar verilebilmektedir. Ancak burada süreyi etkileyen bazı objektif unsurlar da vardır. İkamet izni süresi sadece idarenin takdirine bağlı bir konu olarak görülmemelidir. Yabancının pasaport süresi, sağlık sigortasının geçerlilik süresi, başvuru türü, ikamet amacı ve mevzuatta aranan diğer şartlar, verilecek sürenin belirlenmesinde doğrudan etkili olabilmektedir" dedi. "Göç yönetiminde kamu düzenini makul biçimde yürütmeye gayret ediyoruz" Bazı durumlarda altı aylık ikamet izni düzenlenmesinin özel bir nedeni olduğunu söyleyen Çiftçi, "Çalışma izni bulunmadığı hâlde fiilen kayıt dışı çalışan kişilerle karşılaşılabiliyor. Bu kişilerin kayıtlı sisteme geçebilmesi ve çalışma iznine başvurabilmesi için altı aylık ikamet izni düzenlenebilmektedir. Buradaki amaç, kişiyi kayıt dışı alanda bırakmak yerine, onu hukuki ve denetlenebilir bir zemine yönlendirmektir. Şartlarını taşıyan, çalışma niyeti bulunmayan, ikamet amacı ile beyanı uyumlu olan kişiler için ise kanundaki üst limitler esas alınarak ikamet izni düzenlenmektedir. Dolayısıyla bütün yabancılar için genel bir süre kısaltması ya da ani bir daraltma uygulaması söz konusu değildir. Her dosya kendi şartları içinde değerlendirilmektedir. Elbette uzun süredir Türkiye'de yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemizin hukukuna riayet eden, yatırım yapan, üreten ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların öngörülebilirlik beklentisini önemsiyoruz. Göç yönetiminde kamu düzenini, kayıtlılığı ve güvenliği korurken, süreci başvuru sahipleri açısından da anlaşılır ve makul biçimde yürütmeye gayret ediyoruz. Türkiye'nin ikamet politikası, hem ülkemizin güvenlik ve kamu düzeni hassasiyetlerini hem de Türkiye'ye değer katan yabancıların beklentilerini birlikte gözeten bir anlayışla yürütülmektedir. Sürelerle ilgili değerlendirmeler de bu denge içinde, mevzuat ve her başvurunun kendi şartları esas alınarak yapılmaktadır" açıklamasında bulundu. "Gazze meselesi, Türkiye açısından sadece bir insani yardım başlığı da değildir" Türkiye'ye gelen Gazzeliler ile ilgili açıklama yapan Bakan Çiftçi, Suriyeliler gitmesini Gazzelilerin gelmesi gibi bir anlayışın doğru olmadığını vurguladı. Bakan Çiftçi, "Suriyeliler ayrılırken onların yerine Gazzeliler yerleştiriliyor şeklindeki değerlendirme doğru bir yaklaşım değildir. Gazze'den tahliye edilen kardeşlerimize sahip çıkılması, Suriyelilerin geri dönüş sürecinden bağımsız, tamamen insani ve vicdani bir sorumluluğun gereğidir. Biz gönül coğrafyamızda, mazlum coğrafyalarda kim varsa onlara emân olmayı, güvenli bir kapı olmayı devlet ve millet geleneğimizin bir parçası olarak görüyoruz. Gazze meselesi, Türkiye açısından sadece bir insani yardım başlığı da değildir. Bu mesele, insanlık vicdanının, kardeşlik hukukunun ve mazlumun yanında durma iradesinin en ağır imtihanlarından biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı en güçlü sesi yükselten ülkelerden biri olmuştur" dedi. "Ensar ruhu, bugün de devletimizin ve milletimizin vicdanında yaşayan güçlü bir emanettir" Diplomatik girişimlerin, insani yardımların, sağlık tahliyelerinin ve uluslararası platformlardaki çağrıların vicdani duruşun bir parçası olduğunu ifade eden Bakan Çiftçi, "Gazze'de yaşanan olağanüstü şartlar nedeniyle, AFAD Başkanlığımız ve Dışişleri Bakanlığımızın koordinasyonunda Gazze'den tahliye edilen Filistinli kardeşlerimiz ülkemize getirilmiştir. Bu süreç kayıtlı, kontrollü ve kurumlarımızın koordinasyonu içinde yürütülmektedir. Ülkemize getirilen kişilerin barınma ihtiyaçları AFAD Başkanlığımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından karşılanmıştır. Sağlık, barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ilgili kurumlarımız büyük bir hassasiyetle görev yapmaktadır. Bu kapsamda Göç İdaresi Başkanlığımız tarafından bin 901 kişiye ikamet izni düzenlenmiştir. Burada özellikle ifade etmek gerekir: Bu süreç kontrolsüz bir kabul süreci şeklinde yürümemektedir. Kimliklendirme, kayıt, ikamet ve ihtiyaç tespiti ilgili kurumlarımız tarafından titizlikle yapılmaktadır. Türkiye, Gazze'den gelen kardeşlerimize sahip çıkarken hem insanlık görevini yerine getirmekte hem de kamu düzeni ve göç yönetimi hassasiyetlerini korumaktadır. Bizim medeniyetimizde mazluma kapı açmak vardır. Ensar ruhu, bugün de devletimizin ve milletimizin vicdanında yaşayan güçlü bir emanettir'' dedi. "Gazzeli kardeşlerimiz büyük bir insanlık dramı yaşamaktadır" Türkiye'nin Gazze'den gelen mazlumlara sahip çıkmasının, Gazze'nin nüfusunun boşaltılması ya da Filistinlilere alternatif vatan oluşturma yaklaşımıyla ilişkilendirilemeyeceğini kaydeden Bakan Çiftçi, Gazze'nin Gazzelilere, Filistin'in ise Filistinlilere ait olduğunun altını çizdi. Türkiye'nin yaptığının, zulüm, altında kalan kardeşlerine geçici bir yardım kapısı açmak olduğunu belirten Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Gazze'de yaşanan tablo, insanlık vicdanının taşıyamayacağı kadar ağırdır. İsrail'in orantısız, merhametsiz ve hukuk tanımaz saldırıları altında Gazzeli kardeşlerimiz büyük bir insanlık dramı yaşamaktadır. Çocukların, kadınların, yaşlıların hedef alındığı; hastanelerin, okulların, ibadethanelerin bombalandığı bu süreç, bütün dünyanın gözleri önünde soykırım boyutuna ulaşmıştır. Bu topraklarda yaşayan hiç kimse, daha doğrusu vicdan sahibi hiç kimse, Gazze'deki bu büyük acıya duyarsız kalamaz. Bizim medeniyetimizde mazluma sırt dönmek yoktur. Kapıya gelen masuma kapıyı kapatmak da yoktur. Türkiye'nin durduğu yer de tam olarak burasıdır. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze konusunda en güçlü, en açık ve en vicdani duruşu ortaya koymuştur. Diplomatik girişimlerimiz, insani yardımlarımız, sağlık tahliyelerimiz ve uluslararası platformlardaki çağrılarımız bu duruşun bir parçasıdır. Öncelikle şunu ayırmak gerekir; Gazze'den ülkemize yönelik kitlesel bir göç hareketi söz konusu olmamıştır. Gazze'den gelen Filistinli kardeşlerimizin durumu, Suriye krizinde yaşanan kitlesel göçle aynı mahiyette değildir. Bu kişiler, Suriyeliler gibi geçici koruma statüsünde de bulunmamaktadır. Dışişleri Bakanlığımızla koordineli şekilde tahliyesi gerçekleştirilen, belirli ihtiyaç gruplarından oluşan kişiler için yasal kalış süreçleri yürütülmüştür. Bu kapsamda Filistin uyruklu yabancılara hızlı ve koordineli şekilde ikamet izni düzenlenmiş, Türkiye'de yasal kalışlarıyla ilgili herhangi bir sorun oluşmaması sağlanmıştır. Barınma ve sağlık ihtiyaçları konusunda da AFAD Başkanlığımız, ilgili kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından gerekli destekler verilmiştir." "Gazze Gazzelilerindir. Filistin Filistinlilerindir" Türkiye'nin Gazze'den gelen kişilere sahip çıkmasının, Gazze'nin nüfusunu boşaltma ya da Filistinlilere alternatif vatan oluşturma yaklaşımıyla ilişkilendirilemeyeceğini söyleyen Bakan Çiftçi, "Gazze Gazzelilerindir. Filistin Filistinlilerindir. Türkiye'nin yaptığı, zulüm, bombardıman, hastalık ve yokluk içinde kalan kardeşlerine geçici bir yardım kapısı açmak, insani ve hukuki sorumluluğu

Bakan Fidan: "İsrail kendi güvenliğinin değil, daha fazla toprağın peşinde" Haber

Bakan Fidan: "İsrail kendi güvenliğinin değil, daha fazla toprağın peşinde"

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın himayesinde, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın ev sahipliğinde bu yıl beşinci kez düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu’nun (ADF2026) teması, "Yarını Tasarlarken Belirsizliklerle Başetmek" olarak belirlendi. 17-19 Nisan tarihleri arasında Antalya’nın Serik ilçesine bağlı Belek turizm bölgesindeki NEST Kongre Merkezi’nde düzenlenen forumun ikinci gününde, ADF Sohbetleri kapsamında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan değerlendirmelerde bulundu. Fidan, Antalya Diplomasi Forumu’nun her geçen yıl daha da önem kazandığını belirterek, forumun özellikle bölgesel meselelerin ele alınması bakımından ayrı bir zemin sunduğunu söyledi. "Antalya Diplomasi Forumu bölgemiz için eşsiz bir fırsat" Antalya Diplomasi Forumu’nun dünya siyasetinde daha etkili bir yer edinmeye başladığını kaydeden Fidan, "Antalya Diplomasi Forumu her geçen yıl çok verimli bir yönde gelişiyor; katılımcı sayısı da, ele alınan konu başlıklarının sayısı da artıyor ve dünya siyasetinde çok daha etkili bir yer edinmeye başlıyor. Aslında Antalya Diplomasi Forumu ile yapmaya çalıştığımız şey, bu platformu özellikle bölgesel meselelerimiz açısından öne çıkarmaktır" ifadelerini kullandı. Dünyadaki benzer platformlarda çoğunlukla küresel ve Batı merkezli sorunların ele alındığını belirten Fidan, "Bölgesel meseleler, özellikle bizim bölgemizle çok yakından ilgili konular, belki Ukrayna meselesi dışında, derinlemesine tartışılmıyor. Ama bunun dışında, örneğin Orta Doğu, Kuzey Afrika, hatta Balkanlar ve Akdeniz’e ilişkin meselelerde çok fazla platform görmüyoruz. Bu bakımdan Antalya Diplomasi Forumu’nun bölgemiz için bölgesel tartışmalar yürütme, bölgesel çözümler ve fikirler ortaya koyma açısından eşsiz bir fırsat sunduğunu düşünüyorum" dedi. "Diplomasiye her zamankinden daha fazla ihtiyaç var" Uluslararası sistemde çok taraflılığın ve kurallara dayalı yapının zayıfladığını belirten Fidan, mevcut dönemde diplomasinin daha da hayati hale geldiğini söyledi. Fidan, "Diplomasinin her zamankinden daha ilgili ve her zamankinden daha gerekli olduğu bir dönemdeyiz. Çünkü çok taraflılığın ve uluslararası düzenin çöktüğünü gördüğümüz bir çağda, çok daha fazla diyaloğa ihtiyaç duyuyoruz" diye konuştu. Yerleşik bir sistemin işlediği dönemlerde devletlerin daha az temas ihtiyacı hissettiğini, ancak sistemin zayıfladığı anlarda koordinasyonun zorunlu hale geldiğini belirten Fidan, "Uluslararası sistemin çökmekte olduğunu ve hukuksuzluğun ortaya çıktığını gördüğünüzde, daha fazla koordinasyona başlamanız gerekir. Diğer taraflarla daha fazla iletişim kurmanız gerekir; aksi halde ezilirsiniz ve kendinizi bir kazanın içinde bulabilirsiniz" dedi. Soğuk Savaş sonrasındaki dönemin 1990’lardan itibaren değişmeye başladığını, 2010-2011 sonrasının ise "serbest düşüş" dönemi olduğunu söyleyen Fidan, insanlığın artık yıkım ve savaş yaşandıktan sonra öğrenen bir döngüden çıkması gerektiğini vurguladı. "Bölgemizde güç siyaseti uzun zamandır oyunun kurallarına hâkim" Fidan, Orta Doğu başta olmak üzere Türkiye’nin çevresindeki bölgelerde uzun süredir güç siyasetinin belirleyici olduğunu belirterek, bunun ciddi yıkım ve istikrarsızlık ürettiğini ifade etti. Fidan, savaşların sadece bölgeyi değil, kısa sürede diğer ülkeleri de olumsuz etkilediğini kaydederek, "Ne yazık ki bizim bölgemizde güç siyaseti uzun zamandır oyunun kurallarına hâkim durumda. Bu yüzden bir tür düzen getirmemiz gerekiyor. Çünkü sorunları çözmenin eski yöntemi, çoğu zaman savaşı içeriyor ve bu da bize yardımcı olmuyor" şeklinde konuştu. Bölgede kalıcı istikrarın temel şartının egemenliğe, toprak bütünlüğüne ve güvenliğe saygıdan geçtiğini söyleyen Fidan, "Bakın, her ulusun kendi sınırı var. Dolayısıyla hiçbir ülke başka bir ülkenin toprağının peşinde değil; İsrail hariç. İsrail yayılmacı politikaların peşinde. Ama İsrail dışında, bölgedeki ülkelerin kendi sınırları, kendi bayrakları ve kendi devletleri var. O halde, bölgede diğer ulus devletlerin toprak bütünlüğüne, egemenliğine, emniyetine ve güvenliğine saygı duyduğumuz sürece, bu çok temel bir başlangıç noktasıdır. Bence sorunların yüzde 80’inden fazlasını çözeriz" ifadelerini kullandı. "Biz savaş değil, diplomasi ve diyalog yürütüyoruz" Türkiye’nin bölgesel krizlerdeki yaklaşımını da anlatan Fidan, diplomasinin çatışmalarda tüm taraflarla temas kurmayı zorunlu kıldığını vurguladı. Fidan, "Biz savaş değil, diplomasi ve diyalog yürütüyoruz. Savaşta taraf tutmanız gerekir; ama diplomaside çatışmaya dâhil olan her tarafla, bütün taraflarla temas kurmanız gerekir. Bizim için başlangıç noktası budur" dedi. Bölgede dış politika önceliklerinin savaşların önlenmesi ve süren çatışmaların sonlandırılması olduğunu belirten Fidan, "Bölgede dış politika önceliğimiz ise savaşların patlak vermemesini sağlamak, eğer süren bir çatışma varsa bunun durdurulması ya da sona erdirilmesidir. Bölgemizde ticaretin, kalkınmanın, emniyetin, güvenliğin ve istikrarın mümkün olmasının tek yolu budur" diye konuştu. Türkiye’nin Ukrayna’dan Gazze’ye, İran’dan Afrika’daki bazı çatışmalara kadar çok sayıda kriz alanında yoğun çaba yürüttüğünü söyleyen Fidan, "İşte bu nedenle bölgemizde hâlihazırda süren yangınları söndürmek için çok yoğun çalışıyoruz; Ukrayna’dan Gazze’ye, İran’dan Afrika’daki bazı çatışmalara kadar, gerekirse zaman zaman Balkanlar’da da devreye giriyoruz" dedi. "İran’daki savaş, Rusya-Ukrayna görüşmelerini bir kenara itti" Ukrayna-Rusya savaşına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Fidan, sürecin inişli çıkışlı seyrettiğini ancak tarafların ve arabulucuların görüşmeleri sürdürme iradesini koruduğunu söyledi. Fidan, "Ne yazık ki Ukrayna-Rusya savaşı inişli çıkışlı bir seyir izliyor. Ancak olumlu olan taraf şu ki, her iki tarafın ve arabulucuların en azından süreci sürdürme konusunda hâlâ istekli olduğunu görüyoruz. Bu hepimiz için büyük bir artı" ifadelerini kullandı. Türkiye’nin tarafları ateşkes ve kalıcı çözüme yönlendirmeye çalıştığını belirten Fidan, Ukrayna’daki savaşın büyük bir yıkım ve istikrarsızlık ürettiğini söyledi. Fidan, "Şu anda Ukrayna görüşmeleri bakımından karşı karşıya olduğumuz tek olumsuzluk, İran’daki savaştır. Bu durum, Rusya-Ukrayna görüşmelerini bir kenara itmiş durumda. İnşallah, İran’la ilgili ateşkes ya da barış anlaşması sağlanır sağlanmaz, dikkatimizi derhal yeniden Ukrayna görüşmelerine çevireceğiz. Bu çok önemli. O meseleye olan odağımızın kaymasına izin veremeyiz" dedi. Söz konusu savaşın yalnızca iki ülkeyi değil, bölgesel ve küresel dengeleri de etkilediğini vurgulayan Fidan, tırmanma riskine de dikkat çekti. "İsrail kendi güvenliğinin değil, daha fazla toprağın peşinde" İsrail’in uzun süredir kendi güvenliğini gerekçe göstererek uluslararası kamuoyunda bir algı oluşturduğunu belirten Fidan, son yıllarda bunun arkasında daha fazla toprak hedefinin bulunduğunun netleştiğini söyledi. Fidan, "İsrail, uluslararası alanda, kendi güvenliğinin peşinde olduğu yönünde bir yanılsama oluşturdu. Ancak özellikle son yıllarda çok daha net hale geldi ki, bu kavramın altında İsrail’in peşinde olduğu şey daha fazla topraktır. Gerçekte olan budur. İsrail kendi güvenliğinin peşinde değil; daha fazla toprağın peşinde. Güvenlik, Netanyahu hükümeti tarafından daha fazla toprağı işgal etmek için bir gerekçe olarak kullanılıyor" diye konuştu. Bu sürecin Filistin topraklarından başladığını, Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ten Lübnan ve Suriye’ye uzanan bir yayılmacılık politikası izlendiğini belirten Fidan, "Bu, bölgede süregelen bir işgal ve yayılmacılık politikasıdır. Bence bunun durması gerekiyor" dedi. İsrail’in ancak diğer ülkelerin güvenlik, egemenlik ve özgürlüklerine saygı göstermesi halinde bölgede kalıcı barış içinde yaşayabileceğini vurgulayan Fidan, "İsraillilerin daha fazla toprak elde etmeye dönük yayılmacı politikaları, bölgesel ölçekte çok büyük bir sorun oluşturuyor" ifadelerini kullandı. "Avrupa Birliği, İsrail’i sınırlamak için daha fazlasını yapmalı" İsrail’e verilen Batı desteğinin meseleyi daha da karmaşık hale getirdiğini belirten Fidan, özellikle Avrupa Birliği’nin son dönemde bazı adımlar atsa da bunun yeterli olmadığını söyledi. Fidan, "Avrupa’nın, Avrupa Birliği olarak ve kurumsal bir yapı olarak bir araya gelmesi, kendi gücünü gerçekten İsrail’in bölgesel ve küresel güvenliği istikrarsızlaştıran eylemlerini sınırlamak için kullanması gerekiyor. Şu anda Avrupa Birliği’nden görmediğimiz şey tam olarak budur" dedi. Batı Şeria’daki bazı aşırı yerleşimcilerin yaptırım listesine alınmasını hatırlatan Fidan, buna rağmen İsrail’in işgal, saldırı ve insani hukuk ihlalleri karşısında daha güçlü adımlar gerektiğini söyledi. Fidan, "İsrail’in bölgede nasıl davranması gerektiğini gerçekten sağlamak için daha fazlasını yapmaları gerekiyor. Soykırım işlemeyi durdurmalı. Yerleri işgal etmeyi durdurmalı. Batı Şeria ve Gazze’de olduğu gibi başkasına ait toprakları çalmayı durdurmalı" ifadelerine yer verdi. "Gazze Planı’nın ilk aşamasındaki insani yükümlülükler yerine getirilmedi" Gazze’deki son duruma ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Fidan, geçen yıldan itibaren Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerin ABD ile birlikte Gazze Barış Planı’na öncülük ettiğini söyledi. Planın savaşın durdurulmasında etkili olduğunu belirten Fidan, "Geçen yıldan itibaren, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir dizi ülke, Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte hareket ederek Gazze Barış Planı’na öncülük etti. Bu da Gazze’de savaşı durdurmayı mümkün kıldı. Özellikle o zamana kadar aktif bir soykırım söz konusuydu. Şimdi İsrailliler Gazze halkını hâlâ kasıtlı olarak öldürüyor, ancak en azından kitlesel öldürme düzeyi durdu" dedi. Planın aşamalardan oluştuğunu kaydeden Fidan, şu anda Kahire’de devam eden görüşmelerde birinci aşamanın performansının değerlendirildiğini ve ikinci aşamaya geçiş zemininin ele alındığını ifade etti. Fidan, "Her iki taraf da farklı şeyler ileri sürüyor. Ancak genel olarak şunu söyleyebilirim: Özellikle anlaşmanın insani boyutu söz konusu olduğunda, İsrail’in birinci aşamayla ilgili yükümlülüklerini fiilen yerine getirdiğini görmedik" diye konuştu. İlk aşamanın gerekleri arasında daha fazla insani yardım, tıbbi destek, barınak girişine izin verilmesi ve Filistin teknik komitesinin Gazze’de çalışmaya başlamasının yer aldığını söyleyen Fidan, "Daha fazla insani yardıma, daha fazla tıbbi yardıma ihtiyacımız var. Barınakların içeri sokulmasına izin verilmesi gerekiyor. Filistin teknik komitesinin Gazze’de kendi çalışmalarına başladığını görmemiz gerekiyor; ancak henüz başlamış değiller. Gazze’ye girişlerine izin verilmiyor. Bunlar birinci aşamanın gerekleridir" dedi. Fidan, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesinin ardından ikinci aşamaya geçilerek daha somut sonuçların görülebileceğini belirterek, "Ama şu anda insani durum, birinci aşama şartlarının gerektirdiği şekilde tam anlamıyla ele alınmıyor. Şu an bulunduğumuz nokta budur. Ve umarım Kahire’de devam eden görüşmeler, inşallah, olumlu bir sonuç verecektir" şeklinde konuştu.

Erdoğan: Türkiye, Filistin'in yanında olmayı sürdürecek Haber

Erdoğan: Türkiye, Filistin'in yanında olmayı sürdürecek

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da düzenlenen 17. Geleneksel Büyükelçiler İftar Programı’nda yaptığı konuşmada Gazze’de yaşanan gelişmeler, bölgesel krizler ve Türkiye’nin dış politika yaklaşımına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Gazze’de insani yardım girişlerinde ciddi sıkıntılar yaşandığını belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in sistematik saldırılarla Gazze halkını hedef aldığını belirterek, “Sadece son 5 ayda 640’ın üzerinde Gazzeli İsrail saldırılarında şehit oldu, 2 bine yakın masum insan yaralandı.” dedi. İsrail hükümetinin işgal ve yerleşim politikalarının Batı Şeria’da da sürdüğünü belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ekim 2023’ten bu yana Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te bin 120’den fazla Filistinlinin hayatını kaybettiğini, yaklaşık 12 bin kişinin yaralandığını söyledi. Batı Şeria’da yargısız infazlar, yıkımlar ve zorla yerinden etmelerin arttığını ifade eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, İsrail’in uluslararası toplumun dikkatinin Gazze’den başka yerlere kaymasını fırsat bilerek iki devletli çözümü zayıflatmaya çalıştığını dile getirdi. Türkiye’nin Filistin halkının yanında olmaya devam edeceğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, dün olduğu gibi bugün de kardeş Filistin halkının yanındadır; Gazzeli mazlumlara maddi ve manevi tüm desteğini vermeyi sürdürecektir.” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında Türkiye’nin dış politikasının yalnızca çıkar odaklı değil aynı zamanda değer odaklı olduğunu söyledi. Erdoğan, adil bir barışın herkes için kazanç olacağına inandıklarını belirterek, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın adil ve sürdürülebilir bir anlaşmayla sona erdirilmesini savunduklarını hatırlattı. Bölgedeki gerilimlere de değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, hava saldırılarının İran’ın egemenliğini ihlal ettiğini ve uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirttiklerini söyledi. Aynı zamanda İran’ın Azerbaycan ve bazı Körfez ülkelerini hedef alan saldırılarını da tasvip etmediklerini ifade eden Erdoğan, bunun kardeş ülkeler arasında gerilimi artıracağını dile getirdi. Türkiye’ye yönelik balistik tehditlere de değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Geçen hafta ve bugün ülkemize doğru gelen balistik unsurlar vakitlice etkisiz hale getirilmiş, gerekli uyarılar İran tarafına açık şekilde iletilmiştir.” dedi. Konuşmasında Türkiye’nin küresel ulaşım ve ticaret projelerine de değinen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Asya ile Avrupa arasında stratejik bir köprü olduğunu vurguladı. Orta Koridor projesinin modern İpek Yolu’nun ana omurgasını oluşturduğunu belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’den başlayarak Kafkasya üzerinden Hazar Denizi’ni aşan ve Orta Asya’ya uzanan bu hattın öneminin giderek arttığını söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ayrıca Kalkınma Yolu Projesi’nin bölgesel ticaret açısından önemli bir tamamlayıcı proje olduğunu ifade ederek, projenin hayata geçirilmesiyle daha geniş bir coğrafyanın birbirine bağlanacağını kaydetti.

Bakan Fidan'dan savaş açıklaması Haber

Bakan Fidan'dan savaş açıklaması

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, medya kuruluşlarının Ankara temsilcileriyle iftar programında bir araya geldi. Burada basın mensuplarının sorularını cevaplayan Fidan, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) - İsrail ve İran arasındaki savaşın hem bölgenin geleceğini hem de küresel istikrarı riske atabilecek nitelikte olduğunu belirtti. Fidan, "İran'ın bölgedeki Arap ülkelerinde bulunan ABD üslerini doğrudan hedef alması, atılan adımların daha büyük bir bölgesel güvenlik krizine dönüşme ihtimalini artırıyor. Bir başka başlık da Hürmüz Boğazı. Boğazın kapanması, küresel finans ve enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açabilir. Bu da ABD'yi kısa sürede bir şekilde sonuç almaya zorlayabilir" ifadelerini kullandı. "İran'dan doğal gaz akışının kesilmesi küresel ölçekte enerji arz güvenliği açısından önemli bir risk doğurabilir" İlk aşamada saldırıların İran'ın bölgedeki vekil unsurlarında belirgin bir hareketlenmeye yol açmadığını aktaran Fidan, "Ama Hizbullah tarafında bazı hareketlilikler oldu. İran halkı içinde, 'rejim değişikliği sonucunu doğuracak' ölçekte bir dalgalanma ise şu an için görünmüyor. Mevcut şartlarda en olumsuz senaryo şu: Çatışmanın tırmanarak sürmesi ve İran'la birlikte tüm bölgeyi içine çeken bir istikrarsızlık ortamının oluşması. Bunun yanında enerji boyutu var. İran'dan doğal gaz akışının kesilmesi ya da Körfez ülkelerinden enerji ithalatında ciddi bir aksama yaşanması, küresel ölçekte enerji arz güvenliği açısından önemli bir risk doğurabilir" değerlendirmesinde bulundu. "Meselenin askeri, güvenlik, siyasi, ekonomik ve enerji boyutlarını ayrı ayrı çalışıyoruz" Bakan Fidan, meseleyi her boyutuyla ele aldıklarını dile getirerek, "Bu meselenin askeri, güvenlik, siyasi, ekonomik ve enerji boyutlarını ayrı ayrı çalışıyoruz; olası senaryolara göre atılabilecek adımlar üzerinde hazırlıklarımızı sürdürüyoruz. Bizim temel isteğimiz, talebimiz net: Karşılıklı saldırılar bir an önce dursun ve yeniden diplomasiye dönülsün. Bunu da bütün görüşmelerimizde açık şekilde vurguluyoruz" açıklamasında bulundu. "İran, füze ve dronlar ile İsrail'i gerçekten rahatsız edebilir" Netanyahu'nun İran tehdidinin ortadan kaldırılmasını istediğini aktaran Fidan, sözlerine şöyle devam etti: "Tehdidi ne olarak tanımlıyordu, İran'ın sahip olduğu yetenekler olarak tanımlıyordu. Şimdi yeteneklerin de ötesine geçip rejimin kendisi olarak tanımlıyor. Rejim değişikliği hedefi var. Savaş, bizim olmasın diye uğraştığımız husustu. Bunun mücadelesini verdik. Çözümler de sunduk açıkçası. Hatta savaşın başlangıcını geciktirmiş de olduk. Aslında savaş daha erken başlayacaktı, biz biraz daha geciktirmiş olduk bu çabalarla. Belki bir neticeye ulaşabilirdi ama eski yönteme dönmeyi tercih ettiler. Yine müzakerenin ortasında bu savaş başladı. İranlılar, müzakerenin ortasında savaş başlaması meselesini bir şekilde aslında diplomasinin ihanete uğraması olarak da nitelendiriyorlar. Bence, İsrail ve ABD, İran'ı ilerisi için de tehdit oluşturacak bir İran olmaktan çıkartmak isteyeceklerdir. Şimdi İran da maliyet üretmek için çaba harcıyor. O da Körfez'deki enerji hedeflerini bombalayarak şu anda maliyet üretiyor. Açıkçası bu maliyet ne kadar daha devam eder, ne olur ona bakacağız. Ama İran'ın beklediği cevap gelmeyecek gibi. İran buraları bombalayarak ‘bunlar da Amerika'ya baskı yapsınlar, savaşı durdursunlar' falan diyecek ama o olmayacak gibi Ancak İran, füze ve dronlar ile İsrail'i gerçekten rahatsız edebilir, bunları ciddi bir şekilde kullanırsa." Bakan Fidan, terör örgütlerinin bulundukları bölgelerdeki zayıflıklardan ve bölünmüşlüklerden istifa eden yapılar olduğunu anlatarak PKK'nın İran'daki varlığına ilişkin, "Bir kımıldama olur mu olmaz mı, bunu yakından takip ediyoruz. Farklı çizgideki Kürt grupların bir araya gelerek bir ittifak kurduklarını, ortak açıklamalar yaptıklarını da görüyoruz. Bunları yakından takip ediyoruz. Bunlar rejimle ne kadar savaşacaklar, bulundukları yerdeki diğer etnisitelerle ne kadar savaşacaklar, ne olacak, neyi hedefliyorlar, nereden ne çıkar, hepsini takip ediyoruz, analiz ediyoruz" diye konuştu. "Terörsüz bölge meselesi biraz Suriye'yi, Irak'ı, İran'ı ilgilendiren bir husus" Terörsüz Türkiye ile TBMM'de devam eden bir süreç olduğunu söyleyen Fidan, "Terörsüz Türkiye'nin olması için terörsüz bölgenin olması gerekiyor, bunu hep teknik dili biraz düzeltmek için kullanmak zorunda kalıyoruz. Terörsüz bölge meselesi biraz Suriye'yi, Irak'ı, İran'ı ilgilendiren bir husus. Buralardaki denklemde örgüt kendiliğinden irade koymadığı sürece, Terörsüz Türkiye'de belli adımları atmak mümkün olmuyor. Yakından takip ediyoruz. İçerideki siyasal süreç ayrı bir konu. Onu ben dediğim gibi, şu anda siyasi partiler raporu aldılar. Bakıyorlar, kendileri de herhalde bir karar verecekler" dedi. İran'ın Kıbrıs Adası'nı hedef alıp almayacağı konusuna ilişkin değerlendirmede bulunan Fidan, "Kuzey Kıbrıs için çok fazla risk olduğunu düşünmüyorum an itibarıyla. Güney'de de riskin sınırlı olduğunu düşünüyorum, çok sınırlı. Sivil tesisler için çok fazla bir şey olmayabilir" şeklinde konuştu. "Türkiye kendini her zaman korur" Bakan Fidan, bölgedeki saldırıların Türkiye'ye sıçrayıp sıçramayacağı sorusuna, "İran konusundan bağımsız olarak konuşuyorum: Türkiye kendini her zaman korur. Bunun için gerekli iradeye de yeteneğe de sahibiz" cevabını verdi. "Sükunetin sağlanması ve yeniden bir barış ortamı oluşması için yoğun bir çaba içindeyiz" Bölgedeki gerginliğin azaltılmasına yönelik uluslararası çabalar olduğuna dikkati çeken Fidan, "Sükunetin sağlanması ve yeniden bir barış ortamı oluşması için yoğun bir çaba içindeyiz. İran'da ve genel olarak bölgemizde istikrarın korunması kritik. Bu nedenle çatışmaların bir an önce bitmesi ve diplomatik sürecin başlaması gerektiğini her fırsatta söylüyoruz. Burada aslında tek katmanlı müzakere yok, çok katmanlı müzakere var. Birincisi savaşan tarafları tekrar masaya getirebilir miyiz? Saldıran taraf saldırısını ne zaman durduracak veya durdurmaya hazır? Minimumu bunun, onları tatmin edecek bir askeri yetersizliğe ulaştırmak. Minimum savaşı durdurma şartı. Maksimumu da rejim değişikliği. Yani, savaş, en erken temel askeri kabiliyetlerin yok edilmesi veya etkisiz hale getirilmesiyle, en geç ise İran'da bir rejim değişikliğiyle sona erebilir. Bu minimum şartın gerçekleşmesi belli bir süre, belli bir askeri operasyon silsilesi isteyecek. İran geniş bir coğrafya. Füze sistemleri, radar sistemleri, hava savunma sistemleri, elektronik harp sistemleri, deniz kuvvetleri çok yere dağılmış" açıklamasında bulundu. Fidan, başka ülkelerdeki yetkililerle temas halinde olduğunu ifade ederek, barış isteniyorsa ortak hareket edilmesi gerektiğini vurguladı. "Şu ana kadar olaylarda yaralanan ya da hayatını kaybeden herhangi bir vatandaşımız yok" Bölgede yaşayan vatandaşların durumuna ilişkin de bilgi veren Bakan Fidan, "Çatışma bölgelerindeki vatandaşlarımızı yakından izliyoruz. Şu ana kadar olaylarda yaralanan ya da hayatını kaybeden herhangi bir vatandaşımız yok. İran'da, çifte vatandaşlar dâhil, yaklaşık 20 bin civarında vatandaşımız bulunuyor. İran'la olan üç sınır kapımızdan hem Türk vatandaşlarımız hem de üçüncü ülke vatandaşları ülkemize şu an itibarıyla sorunsuz şekilde geçiş yapabiliyor. Çağrı merkezimiz var, Başkonsolosluklarımız, Büyükelçiliklerimiz, burada Konsolosluk işleri ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü yani 24 saat çalışıyoruz. Her saatte bir rapor alıyoruz. Şu anda can güvenliği açısından çok büyük bir sıkıntı yok" ifadelerini kullandı. "İran kendi vatandaşlarını sınırdan çıkarmıyor" Fidan, İran'dan Türkiye'ye göç dalgası olma ihtimaline ilişkin ise, "Biz geçen Haziran Savaşı'ndan itibaren Dışişleri'nin koordinasyonunda ilgili birimlerle koordine toplantısı yapıyoruz. İçişleri, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Kızılay, Savunma, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT). Her türlü planlamayı yapıyoruz. Bu konuda halkımız müsterih olsun. Gerekli imkanlara ve planlamalara sahibiz. Şu anda İran kendi vatandaşlarını sınırdan çıkarmıyor. İran izin vermiyor şu anda. Dolayısıyla İran'dan hiç kimse gelmiyor şu anda bize" dedi. İran ile ABD - İsrail arasındaki savaşın Gazze'yi kötü etkilediğini de söyleyen Fidan, "İsrail Gazze'ye giriş çıkışları durduruyor, biliyorsunuz savaştan dolayı ve vurulan diğer ülkeler de bizim Gazze'de beraber çalıştığımız ülkeler, Suudi Arabistan, Katar, Mısır, Ürdün vesaire bunlar, hepsi beraber çalıştığımız ülkeler. Mısır hariç, şimdi bu ülkelerin başında başka acil ateşleri var ve ister istemez gündemleri değişiyor" ifadelerine yer verdi. "Her türlü platforma destek sağlama irademiz var" Filistin'e yönelik desteklerin sürdüğünü belirten Bakan Fidan, "Filistin meselesinde, daha önce de söyledik, her türlü platforma destek sağlama irademiz var. İnsani yardımlar baştan beri devam ediyor, herhalde bizden daha fazla veren olmadı. Dolayısıyla bizim bir de ayrıyeten nakdi deklarasyona girmemize gerek yok, ayni yardım sürekli yapılıyor. Onun dışında Uluslararası Barış Gücü ile alakalı şu anda oluşan kompozisyonda hali hazırda bizden bir talep olmadı. İnsani yardım konusunda oldu. Bunu da yapıyoruz" dedi. "Ara seçimden önce CAATSA'dan bir sonuç elde etmek için çalışılıyor" İsrail'in, ABD'nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA) yaptırımlarının kalkmasını istemediğinin sorulması üzerine Fidan, "İsrail belli yeteneklere civardaki ülkelerin kavuşmasını istemez. Şu anda o modda gidiyor. Bakalım bu mücadeleler devam edecek. Herkes kendi elindeki kartı bir şekilde oynayacak. Ara seçimden önce CAATSA'dan bir sonuç elde etmek için çalışılıyor. Biz siyasi adımları attık. Göreceğiz" ifadelerini kullandı. "Kendi mahallemizde bir oluşum olacaksa bunun içerisinde hep beraber olmaya hazırız" Fidan, Avrupa güvenlik mimarisine ilişkin ise şunları kaydetti: "Avrupalılar bunu kendi aralarında daha çok, ileri savunma sanayii alanında ileri götürdüler biliyorsunuz, SAFE gibi. Biraz daha işte Amerikan savunma sistemlerinden bağımsız hale gelelim ama NATO'nun dışında NATO birliklerinin olmadığı, Avrupa'nın kendi birlikleri ile bir şeyler yapmaya ilişkin kapsamlı bir çalışma ve plan halihazırda yok. Arayışlar var, tartışmalar var. Biz de tartışmaları yakından takip edip ediyoruz. Gerekli yerlerde gerek biz gerek diplomatlarımız müdahil oluyoruz. Bizim duruşumuz, Cumhurbaşkanımızın duruşu bu: Kendi mahallemizde bir oluşum olacaksa biz de bunun içerisinde hep beraber olmaya hazırız."

Erdoğan: "Biz toplumun her kesiminin hak ve özgürlüklerini genişletmeye odaklanıyoruz" Haber

Erdoğan: "Biz toplumun her kesiminin hak ve özgürlüklerini genişletmeye odaklanıyoruz"

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beştepe Millet Sergi Salonu’nda düzenlenen "Emek Sofrası Buluşması" iftar programında yaptığı konuşmada, kendi iktidarlarından önce işçi ve emekçilerin haklarına yönelik verilen sözlerin tutulmadığını bu sözlerin kendi iktidarları döneminde gerçeğe dönüştüğünü söyledi. Erdoğan, yıllarca bazı kesimlerin de haklarının elinden alındığını söyleyerek, kendi iktidarlarında bu hakların geri iade edildiğini ancak bu iadelerden de rahatsızlık duyanlar olduğunu belirtti. "Gazze’li kardeşlerimiz bir kez daha imanlarıyla tüm Müslümanlara örnek oluyor" Konuşmasının başında Gazze ve Sudan’da Müslümanların zor şartlarda oruç tutup, iftar yaptığını hatırlatan Erdoğan, "Müslümanlar olarak bir taraftan 11 ayın sultanı Ramazan-ı Şerif’e erişmenin coşkusunu yaşıyor, diğer taraftan da Gazze’de Sudan’da ve daha birçok yerde sıkıntı çeken, eziyet gören bir kuru ekmek, bir tas çorba ile iftar yapmak zorunda kalan kardeşlerimizin sızısını yüreğimizde hissediyoruz. 10 Ekim’de bizim de çabalarımızla sağlanan ateşkese rağmen hukuk tanımaz İsrail hükümeti Gazze ve Batı Şeria’ya yönelik saldırılarını artırarak sürdürüyor. İsrail’in saldırıları sonucu 11 Ekim’den bu yana 615 Filistinli şehit oldu. 2 bine yakın Filistinli kardeşimiz yaralandı. İnsani yardım malzemelerinin girişinde halen ciddi güçlükler çekiliyor. Gazze’nin nefes borusu olan refah sınır kapısında kısıtlamalar, zulümler, İsrail’in keyfi davranışları maalesef devam ediyor. Yıkıntılar arasında kurşun ve şarapnel izleriyle dolu derme çatma binalarda iftar yapan, son derece çetin şartlar altında oruç tutan ama bunlara rağmen zalime boyun eğmeyen Gazze’li kardeşlerimiz bir kez daha imanlarıyla tüm Müslümanlara örnek oluyor" diye konuştu. "İlk günden itibaren hedefimiz işçi, işveren ve kamu görevlisi dahil herkesin hukukunun korunduğu bir sistemi ülkemize kazandırmaktı" Emek, alın teri ve helal kazancın kutsal değerleri olduğuna vurgu yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Bu kavramlar adaletle, hakkaniyetle ve refahla yoğrulmuş tarihimizin köşe taşlarıdır. Asırlar boyunca Ahi Teşkilatımız, Loncalarımız ve Orta Sandıklarımız sadece işçiyle işverenin hukukunu korumakla kalmamış. Aynı zamanda toplumsal düzenin en sağlam teminatlarından biri olmuştur. Ahi Evran’ın eşine, işine, aşına özen göster sözü dün olduğu gibi bugün de çalışma hayatımızın temel felsefesini oluşturuyor. Emeği mukaddes gören ve alnındaki ter kurumadan emeğin karşılığının ödenmesini emreden bir dinin mensupları olarak 2002 yılından beri siz değerli kardeşlerimin hakkını vermeye adil ve huzurlu bir çalışma iklimi inşa etmeye gayret gösterdik. İlk günden itibaren hedefimiz işçi, işveren ve kamu görevlisi dahil herkesin hukukunun korunduğu iş barışının en ideal seviyede sağlandığı bir sistemi ülkemize kazandırmaktı. Ne ülkemizdeki malum çevreler gibi sermaye düşmanlığı yaptık, ne sermayeyi renklere ayırdık, ne de rızkını alın teri dökerek kazanan emekçi kardeşlerimizin haklarının gasp edilmesine göz yumduk. Dengeli, sağduyulu ve rasyonel politikalarla işçilerimizin memurlarımızın, sendikalarımızın şartlarını iyileştirmek, refah seviyelerini yükseltmek için çaba harcadık" ifadelerini kullandı. "Ana muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesi’ne taşıyıp iptal ettirdiği toplu sözleşme ikramiyesini yeniden biz yürürlüğe koyduk" Kendi iktidarlarında, emekçilere daha önce verilip tutulamayan sözleri yerine getirdiklerini ve bunun yanında birçok hakkı emekçilere kazandırdıklarını belirten Erdoğan, "Yıllardır bizden önceki siyasilerin vaatlerinden öteye gitmeyen alanlarda, devrim niteliğinde adımları attık. Değerli kardeşlerim, bakın burada öne çıkan reformlarımızı sizlerle kısaca paylaşmak isterim. 1 Mayıs biliyorsunuz bu ülkede yıllarca en fazla tartışma konusu olan hususlardan biridir. 1 Mayıs’ı Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatil ilan ederek bütün bu gereksiz tartışmalara biz son verdik. İşçi kardeşlerimizin daha emniyetli koşullarda çalışmalarını temin etmek için iş sağlığı ve güvenliği kanununu çıkardık. Sendikaların kuruluş şartlarını biz kolaylaştırdık. Sendikalar ve toplu iş sözleşmesi kanununu revize ederek iyileştirdik. Sendikal güvenceleri ve grev hakkını biz güçlendirdik. Kamu görevlilerimize toplu sözleşme hakkı tanıdık. Ana Muhalefet Partisi’nin Anayasa Mahkemesine taşıyıp iptal ettirdiği toplu sözleşme ikramiyesini yeniden biz yürürlüğe koyduk. Kamuda başörtüsü yasağını kaldırarak kadınların çalışma hayatındaki hak ve özgürlüklerini garanti altına aldık. Kamu çalışanlarımız artık Cuma izni, hac izni gibi haklardan tam ve etkin şekilde yararlanabiliyor" açıklamasında bulundu. "Yıllarca örselenen, keyfi yasaklarla on yıllar boyunca mağdur edilen insanlarımıza yönelik düzenlemelerin kimi çevreleri ciddi manada rahatsız ettiğini görüyoruz" Yaptıkları düzenlemelerle mağdur olan kesimlerin haklarını geri almasından bir kesimin rahatsızlık duyduğunu söyleyen Erdoğan, "Yıllarca örselenen, yıllarca hakları yok sayılan, keyfi yasaklarla on yıllar boyunca mağdur edilen insanlarımıza yönelik bu düzenlemelerin ülkemizdeki kimi çevreleri ciddi manada rahatsız ettiğini görüyoruz. Milletin anayasamızın amir hükümlerine uygun şekilde din ve vicdan hürriyetine sahip olması, inancını kamusal alanda özgürce yaşaması nedense bunlara dokunuyor, bunları adeta zıvanadan çıkartıyor. İşte sizler de inanıyorum ki üzülerek takip ediyorsunuz. Her karış toprağı şehit kanlarıyla yoğrulmuş 1000 yıldır i’la-yı kelimetullah sancaktarlığını üstlenmiş yüzde 99’un Müslüman olan bir ülkede işçinin, memurun, üniversite öğrencilerinin gönül rahatlığıyla cumaya gitmesine, çocukların Ramazan-ı Şerif’in neşesini doya doya teneffüs etmesine laf ediyor, gerici azınlığın provokasyonu gibi son çirkin ve çirkef ifadelerle saldırıyorlar. Laiklik kavramının korkakça arkasına saklanıp, milletin inanç değerlerine ateş eden 27 Mayıs’tan beri milli iradeye yönelik darbe girişimlerinde cuntacılara sivil alanlarda tetikçilik yapma dışında hiçbir görevi olmayan Türkiye’nin 23 yılda yaşadığı değişimi içlerine sindiremeyen zihnen ve fikren fosilleşmiş bu güruhun hezeyanlarına sadece gülüp geçiyoruz. Onlar ne derse desin. Hangi bildiriyi yayınlarsa yayınlasın. Biz toplumun her kesiminin hak ve özgürlüklerini genişletmeye odaklanıyoruz. İnşallah bundan sonra da aynı hassasiyetle hareket edeceğiz" ifadelerini kullandı. "Meydanlarda emekli ve emekçiye ve bol keseden vaat dağıttığı halde göreve gelince verdiği sözleri unutanlardan olmadık" Kendisinin de çalışma hayatına genç yaşlarında İETT’de işçi olarak adım atmış olduğunu hatırlatan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle devam etti: "İster özel sektörde, ister kamuda olsun helal rızık peşinde koşmanın nasıl bir mücadele gerektirdiğinin gayet farkındayım. Aynı şekilde çalışmak, üretmek, ülkemiz ekonomisine katkı sunmak kadar emeğinin karşılığını almanın da emniyetinin bilincindeyiz. Bunun için siyasi hayatımızın hiçbir döneminde bazıları gibi siyasi emelleri için emeği ve emekçiyi istismar edenlerden olmadık. Meydanlarda emekli ve emekçiye ve bol keseden vaat dağıttığı halde göreve gelince verdiği sözleri unutanlardan olmadık. Kendi işçisi maaş alamadığı için belediye önünde eylem yaparken tropik adalarda zevk-ü sefa içinde keyif çatanlar gibi olmadık. Hep sırtımızda yumurta küfesi taşıdığımızın 86 milyonun emanetini ve sorumluluğunu taşıdığımızın şuuruyla hareket ettik. Devletimizin imkanları genişledikçe bundan 86 milyonun tamamının elbette emekçilerin, emeklilerimizin, memurlarımızın da adil bir şekilde yararlanmasını sağladık. Maaş artışları, disiplin affı, refakat izni ve ek ödemeler gibi alanlarda yaptığımız düzenlemelerle memurlarımızın özlük haklarını iyileştirdik. Kamu görevlilerimizin ücret artış oranlarını zam ve tazminatlarını, sosyal desteklerini enflasyona ezdirmeyecek şekilde biz düzenledik. Emeklilerimizin yılda iki defa olmak üzere bayram ikramiyesi ve banka promosyonu gibi yeni haklardan istifade etmelerini temin ettik. Geçmişte ilaç ve hastane kuyruklarında ömür tüketen vatandaşlarımızın tüm sorunlarını giderdik. Sağlık ve sosyal güvenlik sistemini sorunsuz şekilde işler hale getirdik. Kamu kurumlarındaki alt işveren işçilerine ve sözleşmeli personele kadro verdik. Geçici işçilerin tam yıl çalışabilmesini önüne açtık. Daha nice düzenlemeyi, yeniliği, projeyi devreye alarak çalışanlarımızı her alanda destekledik. Teşvik ettik, güçlendirdik. İnşallah bundan sonra da sizlerin yanında olmaya devam edeceğiz."

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.