Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Filistin

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Filistin haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Filistin haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Bahçeli: "Yargıtay CHP ile ilgili kararı vermelidir" Haber

Bahçeli: "Yargıtay CHP ile ilgili kararı vermelidir"

Bahçeli'nin açıklamalarından satır başları: Yaşananlar CHP'ye yakışmıyor. Yaşanan gelişmeler demokrasimize zarar verici bir noktaya varmaktadır. Provokasyonları artıracak söylem ve eylemlerden kaçınılmalı. Türk siyasetinin hırpalanmasına izin verilmemelidir. Geldiğimiz noktada bölünmüş bir CHP algısı oluşturulmaya ve meşrulaştırmaya çalıştırılmaya şahit olunmaktadır. Politik amaçlar uğruna milli hafıza mekanları ve milli kahramanlar üzerinden toplumu ayrıştırıcı dil ve üslup geliştirilmemesidir. Mesele hukuk zemininden demokrasi platformundan, siyasi rekabet ve nezahetten uzaklaşmamalıdır. Türkiye'yi karıştırmaya kimse cüret etmemelidir. Olaylar sokağa taşıp fiziki mücadele çağrılarıyla bir eyleme güvenlik güçlerine saldırıya kamu düzenini bozmaya yönelmemelidir. Mahkeme kararına yönelik itiraz merciği olan Yargıtay konu hassasiyetine binaen vaki itiraza yönelik kararını bir an önce vermelidir. Türk siyaseti ve demokrasinin hırpalanmasına izin verilmemelidir. Cumhuriyet Halk Partisi kendi arınmasını yapmalı ve durulmalıdır. Siyaset daha şeffaf bir zemine taşınmalı. CHP'nin bir gündemde patinaj yapmasının kimseye faydası olmayacaktır. 1917 Barford Deklarasyonu ile Filistin topraklarına taşınan sapkın ve saplantılı Siyonist haydutluk, bugün ABD himayesindeki İsrail 'in yayılmacı politikalarıyla tercih edilmiştir. revize etmek gayreti içindedir. Coğrafyamız müfrit ve marjinal o ideolojik sapkınlıklarla yönetilen İsrail 'in bölgeye etnik, dini ve mezhepsel parçalara bölerek siyonist yayılmacı senaryoları hayata geçirmesi tehdidiyle karşı karşıyadır. Bu tehdidin ana hedefi asırlar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yapmış, dokuz tuğlu kurt başlıklı sancaklar ile tevhit bayrağını yükseltmiş Türkiye'dir. Bu bağlamda adaletin ve barışın tecessüm ettiği kurumsal yegane yapı Türk devletidir. Türkiye köklü devlet geleneği tarihin kadim gözleridir. İslam ülkeleri arasında kuvvetli birlik temin edilemedi. Bu yalın gerçeği görmek için daha ne kadar acı çekilecektir. Bir kez daha İslam dünyasının ayağa kalkabilmesi için Kudüs Paktı teklifimiz ciddiyetle ele alınmalı. İslam dünyası ayağa kalkmalı, İsrail'e haddini bildirmelidir. Filistin özgürleşmelidir. BM can çekişmektedir. AB ve NATO gibi kurumlar kan kaybetmektedir. Dünyada yeni bir denge arayışı başlamışken İslam coğrafyasının bir ve bütün olarak çıkması elzemdir. Türkiye buna hazırdır. ABD fena halde bocalamakta, zira boş tehditler savururlarken zaaflarını ortaya koymaktadırlar. Daha fazla bu savaş devam etmemeli. Trump mademki İran'da vurmadık bir şey kalmadı diyor o halde savaşı bitirsin. Bölge halkı nefes alsın, insanlık daha fazla endişe etmesin. Atılacak her adıma Türkiye sonuna kadar destek olacaktır. Barış için diğer ülkelerle birlikte ortak yol haritası belirlenecektir. ABD bu savaşı derhal durdurmalı ve bölgedeki varlığını geri çekmeli. İsrail'e destek vermekten vazgeçmeli. Ukrayna-Rusya savaşı da durdurulmalı. Türkiye tüm bu süreçlere ev sahipliği yapabilecektir. Türkiye sözünü güvenilen kudretli bir ülkedir. Küresel barış için atılacak her adımda Türkiye'nin etkin bir rolün üstlenmemesi için hiçbir sebep yoktur.

Bakan Çiftçi duyurdu... Okullarda 7 basamaklı güvenlik kalkanı dönemi başlıyor! Haber

Bakan Çiftçi duyurdu... Okullarda 7 basamaklı güvenlik kalkanı dönemi başlıyor!

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Al Jazeera'ye gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Türkiye genelinde yüzde 82 seviyesinde sokak hayvanlarının toplandığını kaydeden Bakan Çiftçi, sorunun uluslararası normlara uygun kalıcı bir çözüme kavuşacağını belirtti. Bakan Çiftçi, "Sahipsiz sokak hayvanlarından kaynaklanan saldırılar, trafik kazaları, yaralanmalar, can ve mal kayıpları yanında ciddi halk sağlığı riskleri de bulunmaktadır. Başta kuduz olmak üzere insanlara bulaşabilen çok sayıda zoonoz hastalıkla mücadele için büyük bir emek ve kaynak kullanılmaktadır. Bu nedenle insanımızı koruyan, hayvan sağlığı ve refahını da gözeten kalıcı bir sistem kurmak zorundayız. Bu amaçla 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu'nda 2 Ağustos 2024 tarihinde önemli bir değişikliğe gidildi. ‘Yakala, kısırlaştır, yerine bırak' uygulamasının yerine, sahipsiz sokak köpeklerinin toplanması, aşılanması, kısırlaştırılması, tedavi edilmesi ve doğal yaşam alanlarında bakım ve beslenmelerinin sağlanması esas alındı. İçişleri Bakanlığı olarak Valilerimizin koordinasyonunda bu süreci yakından takip ediyoruz. İl Özel İdarelerinin bulunduğu 51 ilimizde çalışmalarda sona gelinmiş, sahipsiz sokak köpeklerinin tamamı toplanmış, ihbarlar üzerinden takip süreci devam etmektedir" diye konuştu. "Hedefimiz nettir; çocuklarımız sokakta korkmadan yürüsün" 30 büyükşehirde valilik koordinasyonunda, büyükşehir ve ilçe belediyelerin çalışmalarıyla bakımevi ve doğal yaşam alanı dışında kalan sokak köpeklerinin yüzde 73'ü toplandığını ifade eden Çiftçi, "Türkiye genelinde toplama işleminde yüzde 82 seviyesine ulaşılmış, 61 ilimizde çalışmalar tamamlanmış, kalan illerimizde süreç aralıksız sürmektedir. Bu sürecin bakım ve beslenme boyutunda da önemli bir model kurduk. Muhterem Hanımefendi Emine Erdoğan'ın himayelerinde başlayan ve dünyaya örnek olan ‘Sıfır Atık' anlayışı doğrultusunda, tüm illerimizde gıda atıklarından besin üretim üniteleri kuruldu. Bugün günlük 60 ton gıda atığından yaklaşık 30 ton köpek besini üretilmektedir. Bu konuda hedefimiz nettir; çocuklarımız sokakta korkmadan yürüsün. Ailelerimiz evlatlarını okula endişe duymadan göndersin. Şehirlerimizde güvenlik, sağlık, merhamet ve düzen aynı anda tesis edilsin. Bu konuda vatandaşlarımızı müsterih olsun, valiliklerimiz, belediyelerimiz ve ilgili tüm kurumlarımızla bu süreci kararlılıkla sürdüreceğiz. Hem insanımızın can güvenliğini sağlayacak hem de hayvan sağlığı ve refahını uluslararası normlara uygun bir sistem içinde koruyacak kalıcı çözümü hayata geçireceğiz" şeklinde konuştu. "Çakarlı araçlar meselesi, vatandaşlarımızın adalet duygusuna doğrudan temas eden bir konudur" Çakar denetimine yönelik yüzde 360 artış yaşandığını açıklayan Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Çakarlı araçlar meselesi, vatandaşlarımızın adalet duygusuna doğrudan temas eden bir konudur. Işıklı ve sesli uyarı cihazları, kamu görevinin gerektirdiği zorunlu haller için vardır. Bu imkanın trafikte ayrıcalık, kişisel konfor ya da statü göstergesi gibi kullanılması kamu vicdanını rahatsız ediyor. Devletin sağladığı her imkân bir emanettir. Kamu adına kullanılan hiçbir yetki, milletimizin hukuk ve hakkaniyet beklentisinin önüne geçemez. Bu nedenle çakarlı araçlar ve koruma hizmetleri konusunda daha disiplinli, daha ölçülü ve daha denetlenebilir bir uygulama düzeni üzerinde çalışıyoruz. Bu alanda hem mevzuat hem denetim boyutunda önemli adımlar atıldı. Karayolları Trafik Kanunu'nda 30 Kasım 2024 tarihinde yapılan değişiklikle, mevzuatta izin verilmeyen araçlara ışıklı veya sesli uyarı cihazı takılması ve kullanılması hâlinde yaptırımlar ağırlaştırıldı ve kademelendirildi. Bugün bu ihlali yapanlara 173 bin 392 lira idari para cezası uygulanıyor. Sürücü belgesi 30 gün süreyle geri alınıyor, araç 30 gün süreyle trafikten men ediliyor. Aynı ihlalin bir yıl içinde iki veya daha fazla kez tekrarlanması hâlinde ceza 346 bin 785 liraya çıkıyor. Bu durumda sürücü belgesi 60 gün süreyle geri alınıyor, araç da 60 gün süreyle trafikten men ediliyor. Ayrıca usulsüz takılan cihazlar sökülerek mülkiyeti kamuya geçiriliyor." "Denetim arttıkça suistimal alanı daralıyor" Denetimlerde de çok yönlü bir sistem yürütüldüğünü ifaden Çiftçi, "Sabit trafik denetimleri yapılıyor. Ekiplerimiz seyir halinde de bu araçları kontrol ediyor. Sabit güvenlik kameralarından yararlanılıyor. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler de takip edilerek gerekli işlemler uygulanıyor. Trafik ekiplerimiz, araç tescil plakası üzerinden PolNet sistemiyle aracın çakar kullanma yetkisini kontrol ediyor. Rakamlar da sahadaki etkinliği gösteriyor. Düzenleme öncesi döneme kıyasla denetlenen araç sayısında yüzde 360 artış sağlandı. Buna karşılık çakar kullanımına ilişkin cezai işlemlerde yüzde 87,9 oranında azalma yaşandı. Denetim arttıkça suistimal alanı daralıyor" şeklinde konuştu. "Koruma hizmeti, risk analizine göre yürütülen ciddi bir kamu görevidir" Koruma ekiplerinin konusunun da aynı hassasiyetin geçerli olduğunu söyleyen Bakan Çiftçi, "Koruma hizmeti, güvenlik ihtiyacı, görev hassasiyeti ve risk analizine göre yürütülen ciddi bir kamu görevidir. Bu hizmetin ölçülü, denetlenebilir ve amacına uygun şekilde yürütülmesi için gerekli değerlendirmeler titizlikle yapılmaktadır. Vatandaşımız trafikte kamu gücünün bir ayrıcalık görüntüsüne dönüşmesini istemiyor. Biz de bu hassasiyeti önemsiyoruz. Kamu imkânlarının yerinde, ölçülü ve hukuka uygun kullanıldığı; suistimale alan bırakmayan, denetimi güçlü bir uygulama düzenini kararlılıkla sürdüreceğiz" açıklamasında bulundu. "Şehitlerimizin bize bıraktığı bu aziz vatana kararlılıkla sahip çıkacağız" PKK terör örgütünün kendisini feshettiği tarihten itibaren 195 kişinin teslim olduğunu duyuran Bakan Çiftçi, "Terörle mücadele, Türkiye'nin güvenliği, milletimizin huzuru ve devletimizin bekası bakımından en hayati başlıklardan biridir. Bugün bu mücadele, devletimizin tüm kurumlarıyla birlikte yürüttüğü geniş kapsamlı bir güvenlik, hukuk, toplumsal huzur ve gelecek vizyonu haline gelmiştir. Burada en başta şunu ifade etmek isterim; Bugün terörle mücadelede hangi noktaya geldiysek, bunda Aziz Şehitlerimizin kanı, Kahraman Gazilerimizin fedakârlığı, güvenlik güçlerimizin alın teri ve milletimizin duası vardır. Bu vatanın her karışında Şehitlerimizin emaneti, Gazilerimizin hatırası, anaların sabrı, babaların vakarı, evlatların duası vardır. Biz o emaneti asla yere düşürmeyeceğiz. Şehitlerimizin bize bıraktığı bu aziz vatana, aynı imanla, aynı kararlılıkla sahip çıkacağız" dedi. "Süreci provoke etmek isteyen kişi ve gruplara karşı da müsamaha gösterilmemektedir" Türkiye'nin, yıllardır farklı terör örgütleriyle aynı anda mücadele eden bir ülke olduğuna dikkati çeken Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Özellikle son yıllarda Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde ortaya konulan kararlı irade, güvenlik birimlerimizin yüksek koordinasyonu, istihbarat kapasitemiz, teknolojik imkanlarımız ve sahadaki kesintisiz operasyonlarımız sayesinde terör örgütlerinin ülkemiz içindeki hareket kabiliyeti büyük ölçüde kırılmıştır. Bugün PKK/KCK terör örgütü, ülke içinde hareket etmekte zorlanan, eleman temin kapasitesi zayıflayan, lojistik hatları daralan ve çözülme süreci hızlanan bir noktaya gelmiştir. Bu başarı, sadece güvenlik uygulamalarının sonucu olarak okunamaz. Dünyadaki örnekler de göstermektedir ki bu tür süreçlerde güvenlik tedbirlerinin yanında toplumsal uzlaşıyı, hukuk zeminini ve kamu düzenini güçlendiren ilave adımlar da önem taşımaktadır. Bu çerçevede Muhterem Cumhurbaşkanımızın dirayetli liderliğinde ve Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin güçlü desteğiyle başlatılan terörsüz Türkiye süreci, ülkemizin geleceği adına çok kıymetli bir umut oluşturmuştur. Bu süreçte toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetleri dikkate alınmakta, sorunların çözümü için devlet aklıyla, büyük bir dikkatle ve yüksek bir sorumluluk bilinciyle hareket edilmektedir. Elbette bu süreci provoke etmek isteyen kişi ve gruplara karşı da müsamaha gösterilmemektedir." "Toplam 195 terör örgütü mensubu teslim olmuştur" Devletin tüm kurumları, cumhuriyet savcılıklarıyla koordinasyon içinde, süreci sabote etmeye dönük her türlü girişime karşı gerekli adli ve idari işlemleri vakit geçirmeden tesis ettiğini vurgulayan Bakan Çiftçi, "Her ihtimal titizlikle değerlendirilmekte, her tedbir buna göre alınmaktadır. Sahadaki veriler de gelinen noktayı açık biçimde göstermektedir. 2023 yılında 118, 2024 yılında 127, 2025 yılında 28 şiddet içerikli terör olayı meydana gelmişken, 2026 yılında bugüne kadar 9 şiddet içerikli terör olayı yaşanmıştır. Bu düşüş, güvenlik birimlerimizin sahadaki etkinliğini, istihbarat kapasitemizi ve terörle mücadelede ulaştığımız seviyeyi ortaya koymaktadır. Örgütteki çözülme de devam etmektedir. PKK terör örgütünün silah bıraktığını ve kendini feshettiğini açıkladığı 12 Mayıs 2025 tarihinden itibaren ülke genelinde 5'i kendiliğinden teslim olmak üzere toplam 195 terör örgütü mensubu teslim olmuştur" diye konuştu. "Bu noktada rehavete yer yoktur" Örgütün psikolojik ve saha üstünlüğünü kaybettiğini ifade eden Çiftçi, "Bu tablo, örgütün psikolojik, lojistik ve saha üstünlüğünü kaybettiğini göstermektedir. Ancak bu noktada rehavete yer yoktur. Çünkü terörle mücadele, sadece bugünün güvenlik meselesi olarak görülemez. Bu mücadele, şehitlerimizin emanetine sadakat meselesidir. Gazilerimizin fedakârlığına vefa meselesidir. Evlatlarımızın geleceğini, şehirlerimizin huzurunu, milletimizin kardeşliğini koruma meselesidir. Terörsüz Türkiye hedefi, annelerin gözyaşının dinmesi, evlatlarımızın geleceğe umutla bakması, şehirlerimizin yatırım, üretim, turizm ve huzurla anılması demektir. Bizim için bu süreç, aziz şehitlerimizin emanetini yücelten, kahraman gazilerimizin fedakârlığını taçlandıran, milletimizin kardeşliğini güçlendiren ve Türkiye Yüzyılı vizyonuna hizmet eden tarihî bir adımdır" dedi. "Devlet, yalnızca beyana bakarak hareket etmez" PKK terör örgütünün silah bırakma sürecinin takip edildiğini kaydeden Bakan Çiftçi, şu ifadelere yer verdi: "Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden, kamu düzenini hedef alan, vatandaşlarımızın huzuruna kasteden hiçbir yapıya, hiçbir eyleme, hiçbir girişime karşı geri durmamız söz konusu olamaz. Terörsüz Türkiye süreci de bu hukuk devleti anlayışı içinde, devletimizin tüm kurumlarının yüksek koordinasyonuyla yürütülen son derece hassas bir süreçtir. Bu süreç yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınmıyor. Hukuki, siyasi, toplumsal ve güvenlik perspektifini birlikte içeren geniş bir çerçeve söz konusu. Nitekim geçiş sürecinin hukuki düzenlemeleri ve şartlarının değerlendirilmesi amacıyla 5 Ağustos 2025 tarihinde TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ilk toplantısını yapmıştır. Bu da meselenin Meclis zemininde, hukuk içinde ve toplumsal hassasiyetler gözetilerek ele alındığını göstermektedir. Sahadaki gelişmeler de güvenlik birimlerimiz tarafından titizlikle takip edilmektedir. Terör örgütü 26 Ekim 2025'te Türkiye kırsalından geri çekilmeye başladığını, 17 Kasım 2025'te ise Irak/Zap alanından geri çekildiğini açıklamıştır. Bu açıklamalar, güvenlik birimlerimizin teyit ve tespit çalışmalarıyla sahada çok yönlü biçimde izlenmektedir. Örgütün kendini feshettiğini ve silah bıraktığını açıklaması da devletimizin özellikle takip ettiği, üzerinde hassasiyetle durduğu önemli bir gelişmedir. Ancak devlet, yalnızca beyana bakarak hareket etmez. Sahadaki gerçeklik, güvenlik raporları, istihbarat tespitleri, teslim süreçleri, silahların akıbeti, örgütsel irtibatlar ve muhtemel provokasyon alanları birlikte değerlendirilir." Sürecin bütün detayları kanun ve nizam içinde, devletin en üst düzey koordinasyonuyla takip edildiğini söyleyen Bakan Çiftçi, "Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü iradesi öncülüğünde yürütülen bu süreçte, Millî İstihbarat Teşkilâtı Başkanlığımızın çalışmaları, İçişleri Bakanlığımızın güvenlik kapasitesi, Adalet Bakanlığımızın hukuki süreçleri ve diğer kurumlarımızın katkıları eşgüdüm hâlindedir. Terör örgütüyle mücadele aynı zamanda suç ve suçluyla mücadele konseptinin de ayrılmaz bir parçasıdır. İçişleri Bakanlığı olarak üzerimize düşen bütün sorumlulukları yerine getiriyoruz. Önümüze çıkabilecek engellere, provokasyon girişimlerine, süreci sabote etmeye dönük adımlara karşı hassas çalışmalar yürütülüyor. Her türlü tedbir planlanıyor ve sahada herhangi bir zafiyet oluşmaması için güvenlik birimlerimiz dikkatle görev yapıyor. Kalıcı huzur ortamı hem vatandaşlarımızın günlük hayatına hem de ülkemizin uluslararası gücüne büyük katkı sunacak tarihî bir kazanımdır. Terörsüz Türkiye, annelerin gözyaşının dinmesi, şehirlerimizin huzurla, üretimle, yatırımla anılması, kardeşliğimizin daha da güçlenmesi demektir. Bu süreci hukukla, devlet aklıyla, güvenlik hassasiyetiyle ve milletimizin huzurunu önceleyen bir anlayışla yürütmeye devam ediyoruz" açıklamasında bulundu. "Bu tür hadiselerde devlet varsayımla hareket etmez" İsrail Konsolosluğunu yönelik gerçekleşen saldırı hakkında konuşan Bakan Çiftçi, "İstanbul Beşiktaş Levent'te bulunan İsrail Başkonsolosluğuna yönelik 7 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen saldırı, güvenlik birimlerimiz tarafından ilk andan itibaren çok yönlü olarak ele alınmıştır. Olayda 3 şahıs tarafından, kamuoyunda ‘pompalı' olarak tabir edilen av tüfekleriyle saldırı gerçekleştirilmiş; saldırganlardan 1'i ölü, 2'si yaralı olarak ele geçirilmiştir. Bu tür hadiselerde devlet varsayımla hareket etmez. Delile, saha tespitine, dijital materyallere, irtibat ağlarına, adli kayıtlara ve istihbarı değerlendirmelere bakar. Yapılan çalışmalarda eylemi gerçekleştiren şahısların İsrail karşıtlığı üzerinden radikalleştikleri ve bu eylemi bireysel olarak gerçekleştirdikleri değerlendirilmektedir" diye konuştu. "Vatandaşlarımızın can güvenliğini hedef alan hiçbir terör yapılanmasına alan bırakmayız" Saldırganlardan ölü olarak ele geçirilen şahsın, Ocak 2019'da Kocaeli'de DEAŞ terör örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyonda yakalanarak tutuklandığı, Mayıs 2019'da ise tahliye edildiğinin bilindiğini ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "Dolayısıyla güvenlik birimlerimiz olayın tüm bağlantılarını, geçmiş irtibatlarını ve radikalleşme sürecini adli makamlarımızla koordinasyon içinde titizlikle incelemiştir. DEAŞ başta olmak üzere dini istismar eden terör örgütleriyle mücadele, Türkiye'nin terörle mücadele konseptinde sürekli takip edilen başlıklardan biridir. Bu örgütler bazen hücre yapılanmalarıyla, bazen de propagandalarından etkilenerek bireysel biçimde radikalleşen şahıslar üzerinden eylem arayışına girebilmektedir. Biz hem hücre yapılanmalarını hem finans ve propaganda ağlarını hem de bireysel radikalleşme süreçlerini yakından takip ediyoruz. 2025 yılından bu yana başta DEAŞ olmak üzere dini istismar eden terör örgütlerine yönelik operasyonlarımızla 16 sansasyonel eylem girişimi engellenmiştir. Bu, güvenlik birimlerimizin sahadaki dikkatini, istihbarat kapasitesini ve önleyici güvenlik anlayışını gösteren önemli bir veridir. 2026 yılının 1 Ocak-30 Nisan döneminde dini istismar eden terör örgütlerine yönelik 951 operasyon gerçekleştirilmiş, bin 701 kişi gözaltına alınmış, 372 kişi tutuklanmış, 429 kişi hakkında adli kontrol kararı verilmiştir. Aynı dönemde 1 terörist ölü, 63 terörist sağ veya yaralı olmak üzere toplam 64 terörist etkisiz hâle getirilmiştir. Türkiye bir hukuk devletidir. Suç teşkil eden her eylemle, terör bağlantılı her yapı ve her kişiyle kanunlarımız çerçevesinde mücadele ederiz. DEAŞ, PKK, FETÖ ya da hangi adla olursa olsun, şehirlerimizin huzurunu, vatandaşlarımızın can güvenliğini ve ülkemizin kamu düzenini hedef alan hiçbir terör yapılanmasına alan bırakmayız. Bu mücadele hem operasyonel düzeyde hem de radikalleşmeyi önleyici çalışmalarla kararlılıkla sürmektedir. Güvenlik birimlerimiz, adli makamlarımızla koordinasyon içinde, tehdidi eyleme dönüşmeden tespit eden ve bertaraf eden bir anlayışla görev yapmaya devam etmektedir." "2026 yılını sokak çeteleri ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede özel bir seferberlik yılı olarak ele alıyoruz" Bu yılın ilk beş ayında 21 bin 38 uyuşturucu operasyonu gerçekleştiğini açıklayan Bakan Çiftçi, "2026 yılını sokak çeteleri ve uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede özel bir seferberlik yılı olarak ele alıyoruz. Çünkü sokak çeteleri de uyuşturucu organizasyonları da yalnızca asayiş başlığı değildir. Bu yapılar gençlerimizin geleceğini, aile huzurunu, mahalle güvenliğini, şehirlerimizin düzenini ve toplum sağlığını hedef alan suç şebekeleridir. Özellikle uyuşturucu, bugün birçok suçun beslendiği ana damarlardan biridir. Terörün finansmanından organize suç yapılarına, sokak şiddetinden kara para aklamaya kadar geniş bir suç ekonomisini besleyen karanlık bir alandan söz ediyoruz. Bu nedenle mücadelemizi sadece sokakta satış yapan şahıslara yönelik yürütmüyoruz. Üretim, sevkiyat, depolama, dağıtım, finans, uluslararası bağlantılar, sosyal medya propagandası ve dijital iletişim ağlarının tamamını hedef alan bütüncül bir güvenlik konsepti uyguluyoruz" dedi. "Rakamlar mücadelenin sahada kesintisiz sürdüğünü göstermektedir" Sokak çeteleriyle mücadelede özellikle sosyal medya üzerinden suç örgütlerini öven, destekleyen veya propagandasını yapan hesaplara karşı da etkili bir çalışma yürütüldüğünü ifade eden Çiftçi, "Bugüne kadar toplam 10 bin sosyal medya hesabına erişim engeli getirilmiştir. Ayrıca Telegram üzerinden yapılan ‘tetikçi' paylaşımları ve silahlı paylaşımlar da yakından takip edilmektedir. 15 Ocak 2026'da 64 ilde yapılan çalışmalarda 341 yetişkin şahıs gözaltına alınmış, 51 suça sürüklenen çocuk hakkında önleyici tedbir uygulanmıştır. 25 Mart 2026'da 59 ilde gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonda ise 376 şüpheli gözaltına alınmış, 49'u tutuklanmıştır. Bu operasyonlarda çok sayıda uzun namlulu silah, tabanca, av tüfeği, fişek ve sentetik hap ele geçirilmiştir. Organize suçlarla mücadelede de sahada güçlü bir tablo var. 2026 yılı 21 Mayıs itibarıyla 867 operasyon yapılmış, 6 bin 142 şüpheli yakalanmış, 2 bin 882 kişi tutuklanmış, bin 377 kişi hakkında adli kontrol uygulanmıştır. Bu rakamlar, sokak çetelerine ve organize suç yapılanmalarına karşı mücadelenin sadece söylem düzeyinde kalmadığını, sahada kesintisiz sürdüğünü göstermektedir" ifadelerini kullandı. "Bu mücadele sadece ulusal sınırlar içinde yürütülebilecek bir mücadele olmaktan çıkmıştır" Bakan Çiftçi, uyuşturucu suçlarıyla mücadelede ise emniyetin ve jandarmanın 2026 yılı 22 Mayıs itibarıyla yürüttüğü çalışmalarda 21 bin 38 operasyon gerçekleştirildiğini, 35 bin 757 kişinin gözaltına alındığını ve 18 bin 217 kişinin tutuklandığını ve 6 bin 604 kişi hakkında adli kontrol kararı verildiğini söyledi. Bakan Çiftçi, "Aynı dönemde 19,8 ton uyuşturucu madde ve 63 milyon adet uyuşturucu hap ve madde ele geçirilmiştir. Bu mücadele artık sadece ulusal sınırlar içinde yürütülebilecek bir mücadele olmaktan çıkmıştır. Uyuşturucu suç örgütleri sınır aşan, dijitalleşen, finansal ağlar kuran, farklı ülkelerde elebaşları ve lojistik hatları bulunan yapılardır. Bu nedenle uluslararası iş birliği bizim için bir tercih değil, zorunluluktur. Komşu ülkelerle, INTERPOL, EUROPOL, MASAK ve ilgili güvenlik birimleriyle yakın koordinasyon içinde çalışıyoruz. Bu kapsamda Narkotik Suçlarla Mücadele Başkanlığımız koordinesinde, MASAK ve uluslararası iş birliğiyle Leijdekers, Comanchero, Kafes-44, Kuyu-4, Argay, Orkinos-Bulut 1-2, Abdo-Kasap-Cinkitaş, United-S ve Armorum operasyonları gerçekleştirilmiştir" diye konuştu. "Türkiye, ulusal ve uluslararası alanda mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeye devam edecektir" Yurt dışında bulunan firari suçluların Türkiye'ye iadesi konusunda INTERPOL-EUROPOL Daire Başkanlığıyla birlikte yoğun bir çalışma yürütüldüğünü ifade eden Çiftçi, şu ifadeleri kullandı: "18 farklı ülkede yürütülen soruşturmalar kapsamında 10 uluslararası operasyonda 123 ton ve 3,5 milyon adet uyuşturucu maddeyle bağlantılı 22 uluslararası suç örgütü çökertilmiştir. Bu operasyonlar sonucunda 681 şüpheli gözaltına alınmış, 524'ü tutuklanmış, 160 kişi adli kontrolle serbest bırakılmıştır. Ayrıca suçtan elde edildiği değerlendirilen 73 milyar lira, yani yaklaşık 2,2 milyar dolar değerinde mal varlığına el konulmuştur. Bunlar arasında 2 bin 295 taşınmaz, 711 lüks araç, BİN 765 banka hesabı, 101 kilogram altın ve 104 ateşli silah bulunmaktadır. Yurt dışında bulunan firari suçluların ülkemize iadesi konusunda da INTERPOL-EUROPOL Daire Başkanlığımızla birlikte yoğun bir çalışma yürütülmektedir. 2020 yılından bu yana 16 ülkeden, 16'sı örgüt lideri olmak üzere toplam 73 şahıs Türkiye'ye iade edilmiştir. Mesajımız çok net: Sokaklarımız çetelere, gençlerimiz zehir tacirlerine, şehirlerimiz organize suç örgütlerine bırakılmayacak. Kim hangi ülkede saklanırsa saklansın, hangi dijital ağı kullanırsa kullansın, hangi finans kanalına yaslanırsa yaslansın, devletimizin nefesi ensesinde olacaktır. Türkiye, ulusal ve uluslararası alanda bu mücadeleyi bütün gücüyle sürdürmeye devam edecektir." "Türkiye bugün, çocuklarımızı merkeze alan yeni nesil bir iç güvenlik paradigmasına geçmektedir" Bakan Çiftçi, "Dünya değişiyor, tehdit değişiyor, suçun biçimi değişiyor. Devletlerin güvenlik anlayışları da bu değişime uygun şekilde kendini yenilemek zorunda. Türkiye bugün, özellikle çocuklarımızı merkeze alan yeni nesil bir iç güvenlik paradigmasına geçmektedir. Artık yalnızca suç işlendikten sonra müdahale eden bir anlayışla hareket etmiyoruz. Asıl mesele, riski önceden görmek, toplumsal kırılmaları erkenden fark etmek ve çocuklarımızı suça sürüklenmeden koruyabilmektir. Çünkü hiçbir çocuk bir sabah ansızın suçun içine düşmez. Her suç hikayesinin arkasında çoğu zaman aileden okula, dijital dünyadan akran çevresine uzanan uzun bir kırılma zinciri vardır" şeklinde konuştu. "Çocuk suçluluğunu sadece asayiş meselesi olarak ele aldığınızda elinizde ceza kalır" Suça sürüklenen çocuk kavramından bahseden Bakan Çiftçi, "Hukukumuzda ‘suça sürüklenen çocuk' diye çok önemli bir kavram var. Bu kavram, çocuğa yalnızca suçun faili olarak bakmaz. Onu aynı zamanda korunması gereken bir çocuk, toplumun ihmal ettiği bir emanet olarak görür. Bu, bir kelime tercihi olmaktan öte bir devlet anlayışıdır. Çocuk suçluluğunu sadece asayiş meselesi olarak ele aldığınızda elinizde ceza kalır. Bunu bir koruma meselesi olarak ele aldığınızda aileyi, okulu, rehberliği, sosyal hizmetleri, sağlığı, güvenliği ve toplumu aynı masaya oturtursunuz. Bizim tercihimiz bu ikinci yoldur. Bugün çocuklarımızı risk altına sokan temel kırılma alanlarını çok iyi görüyoruz. Dağılan aile yapısı, okul terkleri, akran zorbalığı, denetimsiz dijital platformlar, sosyal medyada şiddetin statü göstergesi hâline getirilmesi, kolay para ve kolay şöhret yalanı gençlerimizi tehdit eden başlıca alanlardır. Bir çocuğun en tehlikeli buluşma noktası artık yalnızca karanlık bir sokakla sınırlı kalmıyor; denetimsiz bir dijital platform da aynı derecede risk taşıyabiliyor" dedi. "‘7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı' anlayışını hayata geçiriyoruz" Çocukları sadece sokaktaki tehditlerden korumakla yetinmediklerini vurgulayan Bakan Çiftçi, "Onları dijital radikalleşmeden, çeteleşmeden, şiddet kültüründen, yalnızlıktan, umutsuzluktan ve suç örgütlerinin sahte cazibesinden korumak istiyoruz. Bu ülkenin çocukları suç örgütlerinin, uyuşturucunun ve dijital çetelerin ağına düşmeyecek. Onlar emeğin, vicdanın, bilimin, inancın ve umudun çocukları olacak. Bu anlayışla okul güvenliğini de yeniden ele alıyoruz. Okulu bir garnizon gibi görmüyoruz. Amacımız, çocuklarımızın güven içinde büyüdüğü sağlıklı bir okul iklimini güçlendirmektir. Güvenli okul sadece kamera, devriye veya kapıdaki tedbirle sağlanmaz. Güçlü rehberlik, psikolojik destek, aile koordinasyonu, dijital farkındalık ve davranışsal erken uyarı sistemi de bu işin ayrılmaz parçalarıdır. Bu çerçevede ‘7 Basamaklı Okul Güvenliği Kalkanı' anlayışını hayata geçiriyoruz. Risk ve tehdit analizi, fiziki güvenlik, davranışsal erken uyarı, psikososyal destek, rehberlik-güvenlik koordinasyonu, kurumlar arası iş birliği ve kriz farkındalığı eğitimi bu modelin ana başlıklarını oluşturuyor" sözlerini söyledi. "Türkiye'de hiçbir çocuk korkuyla büyümeyecek" Çocukları korumak konusunda ailelere büyük iş düştüğüne dikkati çeken Çiftçi, şunları kaydetti: "Yani çocuklarımızın etrafına sadece fiziki bir güvenlik çemberi kurmuyoruz; psikolojik, dijital ve toplumsal bir güvenlik kalkanı da oluşturuyoruz. Milli Eğitim Bakanlığımızla, ailelerle, okul yönetimleriyle, rehberlik birimleriyle, kolluk kuvvetlerimizle ve ilgili bütün kurumlarımızla koordinasyon içinde çalışıyoruz. Tehdit dili kullanan, zorbalık eğilimi gösteren, dışlanma ve kırılma sinyali veren çocuklarımızın erken fark edilmesini önemsiyoruz. Devlet çocuktan önce görmeli, aile çocuktan önce hissetmeli, okul çocuktan önce tedbir almalıdır. Burada ailelerimize de büyük görev düşüyor. Dışarıya yalnız göndermedikleri çocuklarını, dijital dünyada da yalnız bırakmamalılar. Bugün bir çocuğu sanal âlemde başıboş bırakmak, bazen onu sokakta yalnız bırakmaktan daha büyük riskler doğurabiliyor. Güvenli okul kadar güvenli aile iklimi de hayati önemdedir. Biz bu nesli kaybetmeyeceğiz. Türkiye'de hiçbir çocuk korkuyla büyümeyecek. Hiçbir genç kolay suçun, kolay paranın ve şiddetin cazibesine teslim edilmeyecek. Suçla mücadele kadar, suça giden yolu kesmek de güvenlik politikamızın temel parçasıdır. İçişleri Bakanlığı olarak "yeni güvenlik paradigmamızda" suçla mücadele eden bir yapı tesis etmenin çok ötesinde; şiddeti üreten sosyal zemini dönüştüren, riski önceden yöneten, çocuklarını koruyan yeni nesil bir güvenlik modelini hayata geçiren bir yöntemi benimsiyoruz. Biz bu ülkenin çocuklarını korkuya teslim etmeyeceğiz. Onları güvenin, umudun ve güçlü yarınların ikliminde büyüteceğiz." "Vatandaşlık konusu, her devlet için egemenlik alanının en hassas başlıklarından biridir" Türkiye'ye yönelik sermaye yatırımı gerçekleştirenlerin vatandaşlık alma durumunu değerlendiren Bakan Çiftçi, "Vatandaşlık konusu, her devlet için egemenlik alanının en hassas başlıklarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının kazanılması işlemleri de 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu hükümleri çerçevesinde yürütülmektedir. İstisnai vatandaşlık başvuruları da aynı kanuni çerçevede, ilgili kurumlarımızın değerlendirmeleriyle sonuçlandırılmaktadır. Burada özellikle altını çizmek gerekir; İstisnai vatandaşlık, başvuru yapıldığı anda kendiliğinden sonuç doğuran bir süreç anlamına gelmez. Devletin tek taraflı iradesiyle, kamu düzeni, milli güvenlik, arşiv araştırması, adli kayıtlar, mali kaynakların niteliği ve başvuru sahibinin ülkemiz bakımından taşıdığı genel durum birlikte değerlendirilerek yürütülen hassas bir süreçtir. Bazı dosyalarda sürecin uzamasının sebebi de bu çok yönlü inceleme ihtiyacıdır. Eksik belge, teyit gerektiren beyanlar, kurumlar arası bilgi paylaşımı, güvenlik değerlendirmeleri ve uluslararası kayıtların incelenmesi zaman alabilmektedir" dedi. "Vatandaşlık gibi stratejik bir konuda devletin aceleci davranması beklenemez" Vatandaşlık konusunun stratejik önemine değinen Çiftçi, şunları kaydetti: "Vatandaşlık gibi stratejik bir konuda devletin aceleci davranması beklenemez. Burada esas olan hızlı karar kadar, doğru, güvenli ve hukuka uygun karardır. Yatırım yoluyla Türk vatandaşlığına başvuru programı fiilen 2017 yılında başlamış, ilk vatandaşlık kazanımları 2018 yılından itibaren gerçekleşmiştir. Bugüne kadar 51 bin 762 yatırımcı, 122 bin 805 aile bireyi olmak üzere toplam 174 bin 567 kişi bu kapsamda Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu süreçte 16 milyar 74 milyon dolarlık yatırım ülkemize kazandırılmıştır. Diğer taraftan, şartları taşımadığı tespit edilen 943 kişinin başvurusu reddedilmiştir. Hâlen yatırımcı olarak Türk vatandaşlığı kazanmak üzere başvurusu bulunan ve işlemleri devam eden 4 bin 329 kişi vardır. Türkiye'ye güvenerek yatırım yapan, üretime, istihdama ve ekonomimize katkı sunan herkese hukuk çerçevesinde saygıyla yaklaşılır. Ancak yatırım şartının yerine getirilmesi, vatandaşlığın otomatik olarak kazanılacağı anlamına gelmez. Ekonomik kriterlerin yanında güvenlik, kamu düzeni ve devletimizin stratejik hassasiyetleri de değerlendirilir. Bu dosyalarla ilgili süreçlerin makul süre içinde tamamlanması, başvuru sahiplerinin doğru bilgilendirilmesi ve kurumlar arası koordinasyonun daha hızlı işlemesi için çalışmalar sürmektedir. Uygun bulunan dosyalar sonuçlandırılır. Şartları taşımayan, eksikliği bulunan ya da risk değerlendirmesi gerektiren dosyalarda ise kanunun gereği uygulanır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı büyük bir onurdur. Bu onurun hem milletimiz hem de başvuru sahipleri açısından güven veren, denetlenebilir ve hakkaniyetli bir süreçle korunması temel hassasiyetimizdir." "Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir" Muhalefet partilerinin istisnai vatandaşlıkları iptal edeceğine yönelik söylemleri değerlendiren Bakan Çiftçi, "Muhalefet partilerinin ‘iktidara gelindiğinde tüm istisnai vatandaşlıkların iptal edileceği' yönündeki iddiaları, hukuki bir gerçeklikten ziyade siyasi bir söylem niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve sonradan kazanılan vatandaşlıklar keyfi kararlarla ya da toplu olarak iptal edilemez. Hukukun genel ilkeleri ve Anayasa uyarınca, idarenin kanuna uygun olarak tesis ettiği işlemler ‘kazanılmış hak' (müktesep hak) doğurur. Sırf iktidar değişti diye geçmişte yasalara uygun olarak verilmiş vatandaşlıkların topluca iptal edilmesi, geriye dönük işlem yasağına ve hukuki güvenlik ilkesine aykırıdır. Muhalefetin iddia ettiği gibi sistemde sistemsel bir ‘yasadışı boşluk' bulunmamaktadır. İstisnai vatandaşlık süreçleri Millî İstihbarat Teşkilâtı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün güvenlik soruşturmalarından geçerek ve yetkili makam kararı ile tamamlanır. Hukuka uygun yürütülen bu süreçlerde idari kararlar bireyseldir; dolayısıyla yargısal veya idari denetim de ancak ‘kişi bazında' yapılabilir, toplu bir iptal mekanizması yasal olarak mümkün değildir" şeklinde konuştu. Bakan Çiftçi, sonradan Türk vatandaşlığı kazanmış yabancıların kazanmış oldukları Türk vatandaşlığını sadece 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 31 inci maddesi uyarınca; "Türk vatandaşlığını kazanma kararı; ilgilinin yalan beyanı veya vatandaşlığı kazanmaya esas teşkil eden önemli hususları gizlemesi sonucunda vuku bulmuş ise kararı veren makam tarafından iptal edilir" hükmü ile 40'ıncı maddesi uyarınca; "Türk vatandaşlığının kazanılması veya kaybına ilişkin kararlar, hukuki şartlar oluşmadan veya mükerrer olarak verildiği sonradan anlaşıldığı takdirde geri alınır" hükümleri çerçevesinde ancak iptal veya geri alınabileceğini ifade etti. "Kanuna uygun şekilde vatandaşlık kazanmış kişilerin statüsü hukuki güvence altındadır" Hukuk düzeninde ölçünün belli olduğunu söyleyen Çiftçi, "Kanuna uygun şekilde vatandaşlık kazanmış kişilerin statüsü hukuki güvence altındadır. Ancak sahte belge, yalan beyan, gizlenmiş önemli husus veya hukuki şartların oluşmaması gibi somut durumlar varsa, devlet ilgili dosya üzerinden gerekli işlemi yapar. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı çok kıymetli bir statüdür. Bu statünün hem milletimiz hem de vatandaşlığı sonradan kazanan kişiler bakımından güven veren, denetlenebilir ve hukuka uygun bir zeminde korunması esastır'' açıklamasında bulundu. "İkamet statüsü ile vatandaşlık statüsü birbirinden ayrı iki kurumdur" Daimi ikamet ve vatandaşlık statüsünün farklı olduğunu belirten Bakan Çiftçi, "Türkiye'de uzun yıllar yasal şekilde ikamet eden yabancıların bu yöndeki beklentilerini takip ediyoruz. Ancak hukuki açıdan ikamet statüsü ile vatandaşlık statüsü birbirinden ayrı iki kurumdur. Uzun dönem ikamet, kişiye Türkiye'de süresiz yaşama, çalışma hayatına katılma ve bazı muafiyetlerden yararlanma imkânı verir. Vatandaşlık ise egemenlik alanıyla doğrudan ilgili, daha kapsamlı bir değerlendirme gerektirir. Mevcut yasal çerçevede uzun dönem ikamet iznine sahip olmak, kişiye otomatik ya da doğrudan vatandaşlık başvuru hakkı tanıyan bir mekanizma oluşturmuyor. Ancak bu statüdeki kişiler, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 11'inci maddesi kapsamında genel şartları taşımaları hâlinde Türk vatandaşlığı için başvuru yapabiliyor. Bu şartlar arasında Türkiye'de kesintisiz beş yıl yasal ikamet etmek, yeterli seviyede Türkçe bilmek, geçimini sağlayacak gelire veya mesleğe sahip olmak, iyi ahlak sahibi olmak, genel sağlık, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından sakınca taşımamak gibi kriterler yer alıyor" diye konuştu. Vatandaşlık almak isteyen kişinin Türkiye ile kurduğu bağa bakıldığını ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "Yani uzun süreli yasal ikamet, vatandaşlık değerlendirmesinde dikkate alınan önemli bir unsur olmakla birlikte tek başına yeterli bir basamak olarak görülmüyor. Bu alanda uygulama tamamen kanuni çerçevede yürütülüyor. Kişinin Türkiye ile kurduğu bağ, toplumsal uyumu, kayıtlı yaşamı, adli ve idari durumu, kamu düzeni ve milli güvenlik bakımından değerlendirmesi birlikte ele alınıyor. Vatandaşlık başvurusu, bütün bu şartlar tek tek incelendikten sonra idarenin takdir süzgecinden geçerek sonuçlandırılıyor. Nitekim 1 Ocak 2020 ile 22 Mayıs 2026 tarihleri arasında bu kapsamda 14 bin 54 kişi Türk vatandaşlığı kazanmıştır. Bu sayı, uzun dönem ikamet sahiplerinin kanuni şartları taşıdıkları takdirde vatandaşlık sürecine dâhil olabildiklerini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye'deki sistem, daimi ikamet ile vatandaşlığı tamamen kopuk iki alan olarak ele almıyor. Uzun dönem ikamet önemli bir zemin oluşturuyor. Fakat vatandaşlık, her durumda kanuni şartların, güvenlik değerlendirmesinin, kamu düzeni hassasiyetinin ve devletimizin takdir yetkisinin birlikte işletildiği daha üst bir statüdür. Sürecin daha öngörülebilir, daha anlaşılır ve başvuru sahipleri açısından daha sağlıklı işlemesi için ilgili kurumlarımız değerlendirmelerini sürdürmektedir." "Suriye meselesinde Türkiye'nin duruşu, insanlık vicdanının en güçlü örneklerinden biridir" Türkiye'de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığı yönündeki iddiaların hukuki gerçeklikle örtüşmediğini kaydeden Bakan Çiftçi, "Suriye meselesinde Türkiye'nin duruşu, insanlık vicdanının en güçlü örneklerinden biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk günden itibaren ortaya koyduğu hassasiyet, yalnızca bir göç yönetimi politikası olarak görülemez. Bu duruş, mazluma sahip çıkan, insan onurunu merkeze alan, Ensar ve Muhacir kardeşliğini çağımızda yeniden hatırlatan büyük bir devlet ve millet iradesidir. Türkiye, savaşın, yıkımın, zulmün ve yerinden edilmenin en ağır sonuçlarını yaşayan Suriyeli kardeşlerimize kapısını açmış, milyonlarca insana güvenli bir hayat alanı sunmuştur. Eğitimden sağlığa, barınmadan sosyal desteğe kadar çok geniş bir alanda dünyaya örnek bir insani sorumluluk üstlenmiştir. Bu nedenle Türkiye'ye bu konuda haksız itham yöneltenlerin önce dönüp kendi ülkelerinin bu süreçte ne yaptığına bakması gerekir. Hiç kimsenin, bu büyük insani yükü yıllardır omuzlayan Türkiye'ye kolaycı cümlelerle ders verme hakkı yoktur. Türkiye'de doğan Suriyeli çocukların vatansız kaldığı yönündeki iddialar da hukuki gerçeklikle örtüşmüyor" dedi. "Babası Suriye vatandaşı olan çocuk, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, Suriye vatandaşlığını kazanır" Uluslararası hukukta ve Suriye Arap Cumhuriyeti'nin kendi vatandaşlık mevzuatında soy bağının esasının geçerli olduğunu söyleyen Bakan Çiftçi, "Buna göre babası Suriye vatandaşı olan çocuk, dünyanın neresinde doğarsa doğsun, doğumuyla birlikte Suriye vatandaşlığını kazanır. Dolayısıyla Türkiye'de geçici koruma altında bulunan Suriyeli anne ve babadan doğan çocuklar hukuken vatansız sayılmaz; doğdukları andan itibaren Suriye vatandaşıdır. Türk vatandaşlık hukukunun ana esası da soy bağıdır. Yani anne veya babadan en az birinin Türk vatandaşı olması halinde çocuk Türk vatandaşlığını kazanır. Bunun yanında Türk Vatandaşlığı Kanunu, dünyadaki vatansızlığı önleme çabalarına uygun şekilde doğum yeri esasına da istisnai ve koruyucu bir rol vermiştir" dedi. 5901 sayılı kanunun açık olduğunu ifade eden Çiftçi, şunları kaydetti: "5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu'nun 8'inci maddesi bu konuda son derece açıktır. ‘Türkiye'de doğan ve yabancı anne babasından dolayı doğumla herhangi bir ülkenin vatandaşlığını kazanamayan çocuk, doğumundan itibaren Türk vatandaşı sayılır.' Yani bir çocuğun sadece Türkiye'de doğması doğrudan Türk vatandaşlığı sonucu doğurmaz. Ancak anne veya babası üzerinden herhangi bir vatandaşlık alamıyorsa, vatansız kalma riski varsa, Türk hukuku o çocuğu koruma altına alır. Bu kapsamda 2011 yılından bu yana doğum yeri esasına göre Türk vatandaşlığı kazanan yabancı çocuk sayısı 185'tir.Bu veri de sistemin nasıl işlediğini açık biçimde göstermektedir. Türkiye, bir yandan vatansızlığı önleyen insani ve hukuki mekanizmayı işletmekte, diğer yandan vatandaşlık statüsünü kanuni çerçeve içinde titizlikle korumaktadır. Suriyeli çocuklar üzerinden Türkiye'ye yöneltilen haksız eleştiriler hem hukuki gerçekliği hem de Türkiye'nin ortaya koyduğu büyük insani emeği görmezden geliyor. Biz bu meseleye insan onuruyla, hukukla ve devlet ciddiyetiyle bakıyoruz. Çocukların kayıt altına alınması, eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimi, hukuki statülerinin korunması konusunda kurumlarımız hassasiyetle çalışmayı sürdürüyor.'' "İkamet izni başvurularından ayrıca bir başvuru ücreti alınmamaktadır" İkamet izni başvurularında alınan harç ücretlerinin kanuna göre alındığını belirten Bakan Çiftçi, ek bir ücretin alınmadığını belirtti. Bakan Çiftçi, "Bu konuda öncelikle bir hususu düzeltmek gerekir. İkamet izni başvurularından ayrıca bir başvuru ücreti alınmamaktadır. Uygulama, kanunlarımızda açık şekilde düzenlenen harç ve belge bedeli esasına dayanmaktadır. İkamet izni harcı, 492 sayılı Harçlar Kanunu kapsamında, Dışişleri Bakanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından müştereken belirlenen tarife üzerinden tahsil edilmektedir. Bu harçlar yıllık olarak belirlenir ve yıl boyunca aynı miktar uygulanır. 2026 yılı için bu çerçevenin dışında ilave veya ardışık bir artış yapılmamıştır. İkamet izinlerinde alınan belge bedeli ise 210 sayılı Değerli Kâğıtlar Kanunu kapsamında tahsil edilmektedir. 2026 yılı için bu tutar 964 liradır. Bunun dışında ikamet izni taleplerinde ayrıca alınan bir ücret bulunmamaktadır" diye konuştu. "Türkiye'ye değer katan insanların ülkemizle bağını güçlendiren dengeli bir sistem işletiyoruz" Kamuoyuna yansıyan bazı değerlendirmelerde, harç, belge bedeli ve farklı idari kalemlerinin birbirine karıştırılabildiğini söyleyen Çiftçi, şu ifadeleri kullandı: "Bizim açımızdan önemli olan, bu sürecin kanuni zeminde, şeffaf ve öngörülebilir şekilde yürütülmesidir. Türkiye, nitelikli insan kaynağı, yatırımcılar, öğrenciler, araştırmacılar ve uzun süreli yasal ikamet sahipleri açısından güçlü bir cazibe merkezidir. Coğrafi konumu, ekonomik potansiyeli, sağlık ve eğitim imkânları, ulaşım altyapısı ve toplumsal dinamizmiyle Türkiye'nin sunduğu imkanlar çok geniştir. Elbette Türkiye'de yasal olarak yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemize yatırım yapan, istihdam sağlayan ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların süreçlerini dikkatle takip ediyoruz. Burada hem kamu düzenini ve göç yönetimi kapasitesini koruyan hem de Türkiye'ye değer katan insanların ülkemizle bağını güçlendiren dengeli bir sistem işletiyoruz. Bu nedenle ikamet izinleriyle ilgili süreçlerde esas aldığımız ölçü, kanunilik, öngörülebilirlik ve kamu hizmetinin sağlıklı yürütülmesidir. Vatandaşlarımızın hassasiyetlerini, kamu düzenini, ekonomik gerçekleri ve ülkemizin uluslararası cazibesini birlikte gözeten bir anlayışla hareket ediyoruz." Yabancıların ikamet izin süreleri hakkında konuşan Bakan Çiftçi, "İkamet izin süreleriyle ilgili değerlendirmelerde uygulamanın genel çerçevesini doğru ortaya koymak gerekir. İkamet izinleri, kanunda belirlenen üst sınırlar dikkate alınarak düzenlenmektedir. Örneğin kısa dönem ikamet izinleri iki yıla, aile ikamet izinleri üç yıla, öğrenci ikamet izinleri ise öğrenim süresine kadar verilebilmektedir. Ancak burada süreyi etkileyen bazı objektif unsurlar da vardır. İkamet izni süresi sadece idarenin takdirine bağlı bir konu olarak görülmemelidir. Yabancının pasaport süresi, sağlık sigortasının geçerlilik süresi, başvuru türü, ikamet amacı ve mevzuatta aranan diğer şartlar, verilecek sürenin belirlenmesinde doğrudan etkili olabilmektedir" dedi. "Göç yönetiminde kamu düzenini makul biçimde yürütmeye gayret ediyoruz" Bazı durumlarda altı aylık ikamet izni düzenlenmesinin özel bir nedeni olduğunu söyleyen Çiftçi, "Çalışma izni bulunmadığı hâlde fiilen kayıt dışı çalışan kişilerle karşılaşılabiliyor. Bu kişilerin kayıtlı sisteme geçebilmesi ve çalışma iznine başvurabilmesi için altı aylık ikamet izni düzenlenebilmektedir. Buradaki amaç, kişiyi kayıt dışı alanda bırakmak yerine, onu hukuki ve denetlenebilir bir zemine yönlendirmektir. Şartlarını taşıyan, çalışma niyeti bulunmayan, ikamet amacı ile beyanı uyumlu olan kişiler için ise kanundaki üst limitler esas alınarak ikamet izni düzenlenmektedir. Dolayısıyla bütün yabancılar için genel bir süre kısaltması ya da ani bir daraltma uygulaması söz konusu değildir. Her dosya kendi şartları içinde değerlendirilmektedir. Elbette uzun süredir Türkiye'de yaşayan, kayıtlı hayat kuran, ülkemizin hukukuna riayet eden, yatırım yapan, üreten ve toplumsal hayata katkı sunan yabancıların öngörülebilirlik beklentisini önemsiyoruz. Göç yönetiminde kamu düzenini, kayıtlılığı ve güvenliği korurken, süreci başvuru sahipleri açısından da anlaşılır ve makul biçimde yürütmeye gayret ediyoruz. Türkiye'nin ikamet politikası, hem ülkemizin güvenlik ve kamu düzeni hassasiyetlerini hem de Türkiye'ye değer katan yabancıların beklentilerini birlikte gözeten bir anlayışla yürütülmektedir. Sürelerle ilgili değerlendirmeler de bu denge içinde, mevzuat ve her başvurunun kendi şartları esas alınarak yapılmaktadır" açıklamasında bulundu. "Gazze meselesi, Türkiye açısından sadece bir insani yardım başlığı da değildir" Türkiye'ye gelen Gazzeliler ile ilgili açıklama yapan Bakan Çiftçi, Suriyeliler gitmesini Gazzelilerin gelmesi gibi bir anlayışın doğru olmadığını vurguladı. Bakan Çiftçi, "Suriyeliler ayrılırken onların yerine Gazzeliler yerleştiriliyor şeklindeki değerlendirme doğru bir yaklaşım değildir. Gazze'den tahliye edilen kardeşlerimize sahip çıkılması, Suriyelilerin geri dönüş sürecinden bağımsız, tamamen insani ve vicdani bir sorumluluğun gereğidir. Biz gönül coğrafyamızda, mazlum coğrafyalarda kim varsa onlara emân olmayı, güvenli bir kapı olmayı devlet ve millet geleneğimizin bir parçası olarak görüyoruz. Gazze meselesi, Türkiye açısından sadece bir insani yardım başlığı da değildir. Bu mesele, insanlık vicdanının, kardeşlik hukukunun ve mazlumun yanında durma iradesinin en ağır imtihanlarından biridir. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze'de yaşanan insanlık dramına karşı en güçlü sesi yükselten ülkelerden biri olmuştur" dedi. "Ensar ruhu, bugün de devletimizin ve milletimizin vicdanında yaşayan güçlü bir emanettir" Diplomatik girişimlerin, insani yardımların, sağlık tahliyelerinin ve uluslararası platformlardaki çağrıların vicdani duruşun bir parçası olduğunu ifade eden Bakan Çiftçi, "Gazze'de yaşanan olağanüstü şartlar nedeniyle, AFAD Başkanlığımız ve Dışişleri Bakanlığımızın koordinasyonunda Gazze'den tahliye edilen Filistinli kardeşlerimiz ülkemize getirilmiştir. Bu süreç kayıtlı, kontrollü ve kurumlarımızın koordinasyonu içinde yürütülmektedir. Ülkemize getirilen kişilerin barınma ihtiyaçları AFAD Başkanlığımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından karşılanmıştır. Sağlık, barınma ve temel ihtiyaçlar konusunda ilgili kurumlarımız büyük bir hassasiyetle görev yapmaktadır. Bu kapsamda Göç İdaresi Başkanlığımız tarafından bin 901 kişiye ikamet izni düzenlenmiştir. Burada özellikle ifade etmek gerekir: Bu süreç kontrolsüz bir kabul süreci şeklinde yürümemektedir. Kimliklendirme, kayıt, ikamet ve ihtiyaç tespiti ilgili kurumlarımız tarafından titizlikle yapılmaktadır. Türkiye, Gazze'den gelen kardeşlerimize sahip çıkarken hem insanlık görevini yerine getirmekte hem de kamu düzeni ve göç yönetimi hassasiyetlerini korumaktadır. Bizim medeniyetimizde mazluma kapı açmak vardır. Ensar ruhu, bugün de devletimizin ve milletimizin vicdanında yaşayan güçlü bir emanettir'' dedi. "Gazzeli kardeşlerimiz büyük bir insanlık dramı yaşamaktadır" Türkiye'nin Gazze'den gelen mazlumlara sahip çıkmasının, Gazze'nin nüfusunun boşaltılması ya da Filistinlilere alternatif vatan oluşturma yaklaşımıyla ilişkilendirilemeyeceğini kaydeden Bakan Çiftçi, Gazze'nin Gazzelilere, Filistin'in ise Filistinlilere ait olduğunun altını çizdi. Türkiye'nin yaptığının, zulüm, altında kalan kardeşlerine geçici bir yardım kapısı açmak olduğunu belirten Bakan Çiftçi, şunları kaydetti: "Gazze'de yaşanan tablo, insanlık vicdanının taşıyamayacağı kadar ağırdır. İsrail'in orantısız, merhametsiz ve hukuk tanımaz saldırıları altında Gazzeli kardeşlerimiz büyük bir insanlık dramı yaşamaktadır. Çocukların, kadınların, yaşlıların hedef alındığı; hastanelerin, okulların, ibadethanelerin bombalandığı bu süreç, bütün dünyanın gözleri önünde soykırım boyutuna ulaşmıştır. Bu topraklarda yaşayan hiç kimse, daha doğrusu vicdan sahibi hiç kimse, Gazze'deki bu büyük acıya duyarsız kalamaz. Bizim medeniyetimizde mazluma sırt dönmek yoktur. Kapıya gelen masuma kapıyı kapatmak da yoktur. Türkiye'nin durduğu yer de tam olarak burasıdır. Muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye, ilk günden itibaren Gazze konusunda en güçlü, en açık ve en vicdani duruşu ortaya koymuştur. Diplomatik girişimlerimiz, insani yardımlarımız, sağlık tahliyelerimiz ve uluslararası platformlardaki çağrılarımız bu duruşun bir parçasıdır. Öncelikle şunu ayırmak gerekir; Gazze'den ülkemize yönelik kitlesel bir göç hareketi söz konusu olmamıştır. Gazze'den gelen Filistinli kardeşlerimizin durumu, Suriye krizinde yaşanan kitlesel göçle aynı mahiyette değildir. Bu kişiler, Suriyeliler gibi geçici koruma statüsünde de bulunmamaktadır. Dışişleri Bakanlığımızla koordineli şekilde tahliyesi gerçekleştirilen, belirli ihtiyaç gruplarından oluşan kişiler için yasal kalış süreçleri yürütülmüştür. Bu kapsamda Filistin uyruklu yabancılara hızlı ve koordineli şekilde ikamet izni düzenlenmiş, Türkiye'de yasal kalışlarıyla ilgili herhangi bir sorun oluşmaması sağlanmıştır. Barınma ve sağlık ihtiyaçları konusunda da AFAD Başkanlığımız, ilgili kurumlarımız ve sivil toplum kuruluşlarımız tarafından gerekli destekler verilmiştir." "Gazze Gazzelilerindir. Filistin Filistinlilerindir" Türkiye'nin Gazze'den gelen kişilere sahip çıkmasının, Gazze'nin nüfusunu boşaltma ya da Filistinlilere alternatif vatan oluşturma yaklaşımıyla ilişkilendirilemeyeceğini söyleyen Bakan Çiftçi, "Gazze Gazzelilerindir. Filistin Filistinlilerindir. Türkiye'nin yaptığı, zulüm, bombardıman, hastalık ve yokluk içinde kalan kardeşlerine geçici bir yardım kapısı açmak, insani ve hukuki sorumluluğu

Slovenya'ya İsrail yanlısı başbakan Haber

Slovenya'ya İsrail yanlısı başbakan

Slovenya Parlamentosu'nda, ülkenin mevcut dış politikasında önemli değişikliklere yol açabileceği değerlendirilen aşırı sağcı lider Janez Jansa'nın başbakan adaylığının oylamaya sunulmasına ilişkin oturum düzenlendi. Jansa, oylama öncesinde parlamentoda yaptığı konuşmada Slovenya'yı "her vatandaşın kendisini güvende ve kabul edilmiş hissettiği, fırsatlar, refah ve adalet ülkesi" haline getirmek istediğini söyledi. Jansa, 90 sandalyeli parlamentoda gerçekleştirilen kapalı oylamada 51'e karşı 36 oyla onay alarak, parlamentoda çoğunluğu tesis etmiş oldu. Slovenya'daki siyasi tıkanıklık son buldu Böylece Slovenya'da 22 Mart'ta gerçekleştirilen genel seçimleri az farkla kazanan eski Başbakan Robert Golob liderliğindeki Özgürlük Hareketi'nin yeterli meclis çoğunluğuna ulaşamamasının ardından yaşanan siyasi tıkanıklık, bu oylama ile son bulmuş oldu. Mart ayındaki seçimleri kıl payı kaybetmesine rağmen dördüncü kez başbakanlık görevine gelen Sloven Demokrat Partisi (SDS) lideri Jansa'nın adaylığına, SDS milletvekillerinin yanı sıra Yeni Slovenya - Hristiyan Demokratlar (N.Si), Sloven Halk Partisi (SLS), Fokus ve Demokratlar Partisi de destek verdi. Yeni koalisyona, hükümette yer almayacak Resnica temsilcileri de destek verdi. Jansa'yı destekleyen beş partili merkez sağ koalisyonu, öncelikleri arasında şirketler ve hane halkı için vergi indirimleri, girişimlere ve hızlı büyüyen firmalara destek ve emeklilik sisteminin finansmanına katkı sağlayacak bir fon kurulmasının yer aldığını açıkladı. Koalisyon ayrıca, bürokrasiyi azaltma, yolsuzlukla mücadele ve yerel yönetimlere daha fazla yetki sözü verdi. 15 gün içerisinde yeni kabine listesini parlamentonun onayına sunması beklenen Jansa, başbakan adaylığının onaylanmasının ardından Slovenya Cumhurbaşkanı Natasa Pirc Musar ve yabancı liderlerden tebrik mesajları aldı. Yabancı liderlerden Jansa'ya tebrik Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Jansa'nın yeniden göreve gelmesi vesilesiyle bir tebrik mesajı yayınlayarak, "ortak zorluklarla başa çıkabilmek için iş birliği yapmayı sabırsızlıkla beklediğini" yazdı. Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Antonio Costa ise, "Jansa'yı Slovenya Başbakanı olarak yeniden seçilmesi dolayısıyla tebrik ediyorum. Avrupa Konseyi'nde sizinle yeniden birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum" diye yazdı. Slovenya'nın İsrail politikasının değişmesi bekleniyor Jansa'nın başbakan seçilmesiyle birlikte, Slovenya'nın Filistin'i tanımasına öncülük eden eski Başbakan Robert Golob liderliğindeki Özgürlük Hareketi, muhalefete düşmüş oldu. Golob liderliğinde Slovenya, 2024 yılında Filistin'i devlet olarak tanınmanın yanı sıra 2025 yılında İsrail ile silah ticaretini yasaklamış, İsrailli yerleşim bölgelerinden ithalatı durdurmuş ve bu yılki Eurovision Şarkı Yarışması'nda İsrail'i boykot eden ülkeler arasında yer almıştı. İslamofobik çıkışlarıyla bilinen ve İsrail konusunda eski Başbakan Golob'a nazaran bütünüyle zıt bir politika benimseyen SDS lideri Jansa ise, tekrar göreve gelmesi halinde Slovenya'nın Filistin'i tanıma kararını geri çekeceğini ve Slovenya'nın Tel Aviv'deki büyükelçiliğini Kudüs'e taşıyacağını açıklamıştı.

Numan Kurtulmuş’tan “Yeni Bir Dünya” çağrısı Haber

Numan Kurtulmuş’tan “Yeni Bir Dünya” çağrısı

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, Bursa Uludağ Üniversitesi tarafından düzenlenen “Küresel Adalet Arayışı” başlıklı konferansa katıldı. Prof. Dr. Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen programa; Vali Erol Ayyıldız, Bursa Cumhuriyet Başsavcısı Mustafa Çelenk, Büyükşehir Başkanvekili Şahin Biba, AK Parti Bursa İl Başkanı Davut Gürkan, AK Parti Bursa Milletvekilleri, Ahmet Kılıç, Emel Gözükara Durmaz, Emine Yavuz Gözgeç, Mustafa Yavuz, Mustafa Varank, Refik Özen, Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferudun Yılmaz, akademisyenler ve öğrencilerin yoğun katılımıyla gerçekleşti. Kurtulmuş konuşmasında, mevcut dünya sisteminin adalet üretmediğini belirterek, “Dünya nüfusunun sadece %1’i küresel servetin yarısına sahip. Bu tablo sürdürülemez. İnsanlığın yeni, adil bir küresel mimariye ihtiyacı var” dedi. Küresel adaletsizliğin ekonomik boyutuna dikkat çeken Kurtulmuş, savaşların bazı çevreler için kazanç kapısı haline geldiğini ifade etti. Kurtulmuş, Birleşmiş Milletler ( BM) gibi küresel kuruluşların kuruluş amaçlarından saptığını belirterek eleştirilerde bulundu. Birleşmiş Milletler’in kuruluş amaçlarından saptığını söyleyen Kurtulmuş, Gazze’de yaşanan insanlık dramı karşısında BM’nin yetersiz kaldığını vurguladı. Türkiye’nin küresel adalet arayışında güçlü bir ses olduğunu belirten Kurtulmuş, “Dünya beşten büyüktür” söyleminin bir slogan değil, tüm insanlığı esas alan bir düzen teklifi olduğunu dile getirdi. Kurtulmuş, NATO Meclis Başkanları toplantısı gibi uluslararası platformlarda Türkiye'nin Filistin ve Gazze konusundaki dik duruşunun birçok ülke tarafından takdirle izlendiğini de sözlerine ekledi. TBMM Başkanı Kurtulmuş, Bursa Uludağ Üniversitesi (BUÜ)’nün 60 bini aşkın öğrencisi ve 15 fakültesiyle Türkiye’nin öncü eğitim kurumlarından biri olduğunu ifade etti. Numan Kurtulmuş konuşmasını, “sonuç olarak, dünyanın yeni bir ekonomik, siyasal ve ahlaki mimariye ihtiyacı vardır. Bu mimari; yalnızca güçlüleri değil, tüm insanlığı esas alan daha adil bir düzeni hedeflemelidir”, sözleriyle tamamladı. Programda konuşan Bursa Valisi Erol Ayyıldız, Türkiye’nin tarihi boyunca mazlumun yanında duran, adaleti önceleyen güçlü bir medeniyetin temsilcisi olduğunu ifade etti. Ayyıldız, Türkiye’nin, dünyada barışın, hakkaniyetin ve insani değerlerin güçlenmesi adına önemli bir tarihi sorumluluk üstlendiğini belirtti. Programın açılış konuşmasını gerçekleştiren BUÜ Rektörü Prof. Dr. Ferudun Yılmaz ise Bursa Uludağ Üniversitesinin başarısına dikkat çekerek, Türkiye’de 23 tane araştırma üniversitesi arasında yer aldıklarını ifade etti. Yılmaz, “YÖK’ün 2017 civarında başlattığı bu sınıflandırma ilk etapta yaklaşık 15 üniversiteyle oluşturulmuştu. Şu anda ise 23 üniversiteden oluşan, üçü vakıf, geri kalanı devlet olmak üzere ve ayrıca 10 aday üniversitenin yer aldığı bir araştırma üniversiteleri kategorizasyonu bulunuyor. Biz de bu 23 üniversite arasında yer alıyoruz. Elbette Bursa gibi sanayisi ve ekonomisi son derece güçlü, tecrübeli bir şehrin üniversitesi olarak bu ligde yer almakla kalmıyor, üst sıraları da zorluyoruz” ifadelerini kullandı.

Dışişleri Komisyonu'ndan uluslararası 4 kanun teklifine onay Haber

Dışişleri Komisyonu'ndan uluslararası 4 kanun teklifine onay

TBMM Dışişleri Komisyonu, AK Parti Ankara Milletvekili Fuat Oktay başkanlığında toplandı. Toplantının açılışında konuşan Oktay, ABD ve İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran merkezli savaşın 74’üncü gününe girdiğini, kırılgan ateşkese rağmen bölgede gerilimin sürdüğünü söyledi. Hürmüz Boğazı’nda serbest deniz ulaşımının sağlanamadığını belirten Milletvekili Oktay, savaşın bedelini tüm dünyanın ödediğini ifade ederek, Türkiye’nin önceliğinin savaş öncesi istikrar ortamına dönüş olduğunu kaydetti. Bölgesel gerilimin kardeş ülkeler arasında daha büyük çatışmalara yol açabileceği uyarısında bulunan Oktay, Türkiye’nin diplomatik girişimlerini sürdürdüğünü belirterek, “İmzalanacak nihai barış anlaşmasının bölgenin barış, istikrar ve refahına hizmet etmesi büyük önem taşıyor” dedi. Gazze ve Batı Şeria’daki gelişmelerin gündemden düşmemesi gerektiğini vurgulayan Oktay, İsrail’in Filistin başta olmak üzere bölge ülkelerine yönelik saldırı ve işgal girişimlerinin kabul edilemez olduğunu ifade etti. TBMM'nin resmi internet sitesinde yer alan habere göre komisyonda ayrıca Dışişleri Bakan Yardımcısı Musa Kulaklıkaya ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakan Yardımcısı Zafer Demircan kanun tekliflerine ilişkin bilgi verdi ve milletvekillerinin sorularını yanıtladı. Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan yenilenebilir enerji anlaşması kapsamında toplam 5 bin megavatlık güneş ve rüzgar enerjisi yatırımı planlandığı açıklandı. İlk etapta Sivas ve Karaman’da toplam 2 bin megavatlık güneş enerjisi santralinin kurulacağı bildirildi. Toplantıda, savunma iş birliği, Türk Devletleri Teşkilatı sivil koruma mekanizması ve enerji alanlarını kapsayan 4 uluslararası anlaşma teklifi kabul edildi.

HAK-İŞ Başkanı Arslan: "Türkiye’nin bütün meydanları Taksim Meydanı’dır" Haber

HAK-İŞ Başkanı Arslan: "Türkiye’nin bütün meydanları Taksim Meydanı’dır"

HAK-İŞ Konfederasyonu 1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü; Bursa ili Gökdere Meydanı’nda kutladı. 1 Mayıs temasını "Birlik, Mücadele, Dayanışma ve Savaşa Hayır" olarak belirleyen HAK-İŞ’in kutlama programına Bursa başta olmak üzere, Yalova, Bilecik, Kocaeli, Sakarya, İstanbul, Balıkesir, Düzce, Eskişehir, Kütahya, Çanakkale, Bolu, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Karabük illerinden katılım sağlandı. Yaklaşık 15 bin kişinin katılım sağladığı programda vergide adalet, hayat pahalılığıyla mücadele, sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması, mevsimlik-geçici ve kampanya işçilerinin sorunlarının çözümü, mutlak iş güvencesi ve adil bir emeklilik sistemi gibi birçok konu ele alındı. Ayrıca Gazze başta olmak üzere İran, Sudan ve Lübnan’da sivillerin hedef alındığı saldırılar da kınandı. HAK-İŞ’in 1 Mayıs kutlamalarına Sudan İşçi Sendikaları Federasyonu (SWTUF) Genel Başkanı Abdülkadir Sırrulhatme de katılım sağladı. Bu çerçevede, Sudan halkının egemenlik haklarına ilişkin birlik ve dayanışma mesajları verildi. Program, belediye işçilerinden oluşan müzik grubu olan ’Grup Şantiye’ tarafından verilen konser ile başladı. "Sudan’ın mücadelesini, SWTUF mücadelesini güçlü bir şekilde destekliyoruz" Programda bir konuşma gerçekleştiren HAK-İŞ Genel Başkanı Mahmut Arslan, HAK-İŞ’in uluslararası bir sivil toplum örgütü olduğunu belirterek, sadece Türkiye’de değil tüm dünyada haksızlığa uğrayan insanların yanında olduklarının altını çizdi. Bu çerçevede Sudan’daki iç savaşa değinen Arslan, Hızlı Destek Kuvvetleri adlı örgütün Sudan halkına soykırım uyguladığını ve sivil halka karşı katliam gerçekleştirdiğini dile getirdi. Arslan, "Bugün yaşananlara karşı sesimizi yükseltmezsek bu hainler, bu emperyalist güçler üstümüze üstümüze geliyor. Onun için SWTUF ile beraber yaklaşık 8 yıldır darbecilere karşı mücadele ettik. SWTUF’un genel merkezinin yeniden açılması için destek olduk. Sudanlı kardeşlerimiz 15 Temmuz’dan sonra ülkemize gelip Ankara Kızılay’daki mitingimize katıldı. Abdulkadir bey de bu mitinge katılarak Türkiye’nin yanında olduğunu ifade ettiler. Bir taraftan ülkeyi emperyalistlere peşkeş çeken alçaklar varken bir tarafta bizimle beraber yürüyen Sudan halkı vardı. Onun için bu meydandan Sudan’ın mücadelesini, SWTUF mücadelesini güçlü bir şekilde desteklediğimizi ifade edelim" şeklinde konuştu. "İkinci Sumud inşallah Gazze’nin kurtuluşunun habercisi olacak" Arslan, HAK-İŞ olarak Gazze ile bağlarını koparmadıklarını da söyleyerek, bu çerçevede Gazze ve Filistin için mücadeleye davam edeceklerini bildirdi. Bu kapsamda Gazze’ye yardım için yola çıkan Sumud Filosu’na selam gönderen Arslan, "Gazze’deki zulümlerin dünya tarafından yakından görülebilmesi için insani yardımların rahat gidebilmesi için yola çıkan Sumud Filosu’nda bizim de bir kardeşimiz o mücadelenin içinde yer alıyor. Fatma Zengin kardeşimize buradan bir kez daha selam gönderiyoruz. Allah onun yardımcısı olsun. Sumud bizim hayallerimizi temsil ediyor. Sumud Gazze’nin ufuklarında yeni bir güneş doğmasını temsil ediyor. Sumud ateşkesin gerçekten sağlanmasını, barışın mutlaka gelmesini, başkenti Kudüs olan bağımsız özgür bütün dünyanın tanıdığı bir Filistin Devleti kurulması için önemli bir meşale yaktı. Birinci Sumud ile Filistin’de, Gazze’de ateşkesi şeklen de olsa başardık. İkinci Sumud inşallah Gazze’nin kurtuluşunun habercisi olacak" ifadelerine yer verdi. "Bursa’ya gelişimiz HAK-İŞ’in kararıdır" HAK-İŞ olarak 2020 yılında 1 Mayıs kutlamalarını Bursa’da gerçekleştirmek istediklerini fakat pandemi nedeniyle bunu gerçekleştiremediklerinin altını çizen Arslan, "Bursa’ya borcumuz vardı. Bu meydanları doldurup Bursa’yla kucaklaşmak, Bursa’yla beraber yola devam etmek istiyorduk. Onun için 6 yıl geç olsa da ocak ayındaki yönetim kurulumuz Bursa’da 1 Mayıs etkinliklerinin yapılmasına karar verdi. Ocak ayında, yaklaşık 5 ay önce 1 Mayıs’ı Bursa’da kutlama kararı aldık. Bazı çevreler başka şeyler arıyorlar. Aramayın boşuna. HAK-İŞ bağımsız, özgür bir kuruluştur. Hiçbir kararını hiçbir yerin etkisinde kalmadan vermektedir. Onun için Bursa’ya gelişimiz HAK-İŞ’in kararıdır. İyi ki bu kararı verdik ve iyi ki buradayız" açıklamasında bulundu. Arslan, 1 Mayıs kutlamalarının sadece bir güne sığdırılamayacağını aktararak, HAK-İŞ olarak 1 Mayıs kutlamalarını 1 haftaya yaydıklarını ve çeşitli etkinlik ve programlara kutlamaya devam edeceklerini söyledi. "Türkiye’nin bütün meydanları Taksim Meydanı’dır" HAK-İŞ’in 1 Mayıs’ı ideolojik yaklaşımlara taşıyanlara karşı mücadele başlattığını söyleyen Arslan, sözlerine şu şekilde devam etti: "Türkiye’nin bütün alanları 1 Mayıs alanı. Türkiye’nin bütün meydanları Taksim Meydanı’dır. Onun için biz yaklaşık 15 yıldır Türkiye’nin her bölgesinde birlik, mücadele, dayanışma gününü kutlamaya devam ediyoruz. Taksim’e sıkıştırılmış copların, TOMA’ların, gazların kullanıldığı bir 1 Mayıs bizim için 1 Mayıs olamaz. Biz sorunlarımızı meydanlarda yüksek sesle konuşacağız. Taleplerimizi ifade edeceğiz. Birliğimizi güçlendireceğiz. Ama polisle, jandarmayla, güvenlik güçleriyle çatışarak ülkeyi kaosa götürme oyunlarını sizin sayenizde bozduk Allah’a şükür. Bugün Türkiye’nin pek çok meydanında birlik, beraberlik, kardeşlik ruhu içerisinde 1 Mayıs etkinliklerini gerçekleştiriyoruz. Ama üzüntülerimiz var. 1977 yılında 1 Mayıs’ta Taksim’deki provokasyonlarla 37 emekçi kardeşimizin çoğu ezilerek öldü, 1977 katliamının hesabı hala sorulamadı. Komisyonlar kuruldu, araştırmalar yapıldı ama ne yazık ki 1 Mayıs 77’nin failleri bulunamadı. Buradan tekrar sesleniyoruz. Bu karanlık güçler yakalanmalı." "Daha güçlü bir sendika için mutlaka iş güvencesini gerçek anlamda ülkemize kazandırmamız gerekiyor" Arslan, 1 Mayıs’taki mottolarının sorunlarını yüksek sesle ve anlaşılır bir dilde ifade etmek olduğunu kaydederek, "Buraya katılan sendikacı kardeşlerimiz mücadelesini bayraklaştırmış bugün bu meydana anlam katan değerli emekçilerimiz sorunlarımız var. Bu sorunların çözümü için taleplerimizi buradan sıralıyoruz. Sendikal örgütlenmenin önündeki en büyük engelin iş güvencesinin olmamasıdır. Onun için sendikal örgütlenmenin önündeki engeller kalkarken önce gerçek anlamda bir iş güvencesi istiyoruz. Bugünkü iş güvencesi bizi tatmin etmiyor. Bizim sorunlarımızı çözmeye yetmiyor. 17 milyon işçinin olduğu bu ülkede 2 buçuk milyon sendikalı işçi bunu hak etmiyor. Emekçiler hak etmiyor. Daha fazlasına ihtiyacımız var. Daha güçlü bir sendika için, daha güçlü bir emek hareketi için mutlaka iş güvencesini gerçek anlamda ülkemize kazandırmamız gerekiyor" değerlendirmesinde bulundu. "Az kazanandan çok, çok kazanandan az vergi alınan bir sisteme itiraz ediyoruz" Vergi sistemine yönelik eleştirilerde de bulunan Arslan, sistemin değişmesi gerektiğine vurgu yaparak, "Vergide çok kazanandan ne yazık ki az, az kazanandan çok vergi alan bir yanlış gerçekten makul olmayan bir düzen var. Bu vergi sistemine itiraz ediyoruz. Bu sistem bizim taleplerimizi karşılamıyor. Düşünebiliyor musunuz? Almanya’daki bir işçi evliyse evlilik her çocuk için vergi indirimi sağlarken bizim ülkemizde ne yazık ki bunlar olmuyor. Almanya’daki bir işçi temel tüketim malları için harcadığı kalemleri vergiden düşerken ne yazık ki bizde bunlar sağlanmıyor. Aile yükümlülüklerimiz ne yazık ki dikkate alınmıyor. Önceden sekizinci ayda, dokuzuncu ayda yüzde 20’lik dilime girerken şimdi ne yazık ki dördüncü ayda yüzde 20, yedinci ayda yüzde 27’lik dilimlere giriyoruz ve bu yüzde 40’lara kadar gidiyor. Böyle bir vergi sistemine itiraz ediyoruz. Bunun değişmesi için gerçek anlamda bir vergi sistemine Türkiye’nin acilen kavuşmasını istiyoruz" ifadelerini kullandı. "Emeklilik sisteminin bu şekilde devam etmesine asla izin vermemeliyiz" Arslan, emeklilik sisteminde sorunlar olduğunu kaydederek, "Dünyanın hiçbir ülkesinde sistemde daha fazla kalarak daha az maaş alan başka bir emekli grubu yok. Bu bizim ülkemize has ne yazık ki. Hazine ve Maliye Bakanı’na gittik. Çalışma Bakanı’na gittik. Cumhurbaşkanı Yardımcısı’na gittik. Partilerin grup başkanlarına gittik. Dedik ki ’bu adaletsizliği görün.’ Görüyorlar ve çözmüyorlar. Bunun bir an evvel sonuçlanması için vergi sisteminin nasıl ki değişmesini istiyorsak emeklilik sisteminin de bu şekilde devam etmesine asla izin vermemeliyiz" dedi. "Asgari ücret tespit yapısının mutlaka değişmesi gerekiyor" Asgari Ücret Tespit Komisyonu yapısının değişmesi gerektiğini kaydeden Arslan, hükümetle beraber işverenler ve işçilerin olduğu Asgari Ücret Tespit Komisyonu yapısının misyonunu tamamladığını belirtti. Mevcut asgari ücret tespit yapısının yanlış olduğunu daha önce de dile getirdiklerini ifade eden Arslan, "Dünyadaki örneklerden yola çıkalım. Asgari ücret tespit komisyonunu oluşturalım. Buna göre asgari ücret belirleyelim. Ne yazık ki hükümet Bakanımıza ifade etmemize rağmen hükümetimiz ne yazık ki Asgari Ücret Tespit Komisyonu konusunda adım atmadı. Ve işverenlerle hükümet asgari ücreti belirledi. Türkiye’ye bu yakışmıyor. HAK-İŞ olarak bunu kabul edemiyoruz. Bu yapının mutlaka değişmesi gerekiyor. İşverenlerin ve hükümetin belirlediği asgari ücret bizim asgari ücretimiz olamaz. Biz bunu kabul etmiyoruz. Buradan bir kez daha sesleniyorum; ’Sayın Bakanımız geliniz Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nu beraber oluşturalım, yeni bir yapı kuralım. Asgari ücret gerçek asgari ücret olarak belirlensin’" çağrısında bulundu. "125 bin ev işçisini sendikalarımıza üye yaptık" Arslan, Türkiye’deki kayıt dışı istihdam verilerine de değinerek, kayıt dışı istihdamda bulunan işçilerin sayısının fazla olduğunu ve bu durumun kayıtlı işletmelere karşı haksızlık doğurduğunu kaydetti. Kayıt dışı istihdama karşı harekete geçtiklerini ifade eden Arslan, "Bunun için HAK-İŞ olarak Türkiye’de 1 milyon 500 bin olan ev işçilerinin örgütlenmesi için yola çıktık. Aslında bunu devletimizin yapması gerekiyor. Kayıt dışıyla mücadeleyi devlet birinci görev yapmalı. Ama biz de yapmaya çalışıyoruz. Türkiye’deki 1 buçuk milyon kayıt dışı çalışan ev işçilerinin kayıt altına alınması için, iş kanunu kapsamına alınmaları için onların sendikalarına üye yapıyoruz. 125 bin ev işçisini sendikalarımıza üye yaptık. Bunları devam ettireceğiz" dedi. "12 Eylül 1980 öncesi kıdem tazminatımıza geri dönmek istiyoruz" Arslan, 1980 yılındaki askeri darbe sonucu sendikaların kapatılmaya zorlandığını ve birçok kazanımın geri alındığını söyledi. Alınan haklardan birinin de kıdem tazminatının yapısı olduğunu söyleyen Arslan, "Bugün biz 12 Eylül 1980 öncesi kıdem tazminatımıza geri dönmek istiyoruz. Şu hale bakın 50 yıl geçmiş kıdem tazminatımızı 50 yıl öncesinde arıyoruz. Bu gerçekten Türkiye’ye yakışmıyor" şeklinde konuştu. "Ara buluculuk sisteminin külliyen kaldırılmasını istiyoruz" Ara buluculuk sistemiyle işçilerin haklarının gasp edildiğini belirten Arslan, buna karşı olduklarını dile getirerek, "Ara buluculuk marifetiyle haklarımızın gasp edildiği bir dönem yaşıyoruz. O nedenle bugün sistemde olan ara buluculuk sisteminin külliyen kaldırılmasını istiyoruz. Haklarımızın gasp edilmesine asla izin vermeyeceğiz" açıklamasında bulundu. Arslan, özelleştirmelerin artmasının konuşulduğu bir dönemde sayısı 2 milyona yakın taşeron işçiye kadro verilmesinden ötürü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. Staj ve çıraklık mağdurlarının sorunlarının giderilmesi gerektiğinin altını çizen Arslan, HAK-İŞ olarak bu konuda desteklerine devam edeceklerini kaydetti. Arslan, Türkiye’de emek hareketinin gelişiminin durduğunu söyleyerek, "Ülkemizin geleceği için bu ülkenin kaynaklarının imkanlarının potansiyelin olduğuna inanıyoruz. Ülkemizden umudumuzu kesersek başkalarının yaşadıklarını yaşarız. Biz Türkiye’nin ekonomik gücünün Türkiye’nin imkanlarının Türkiye’nin fırsatlarının emekçilerin inançlı çalışkanlığıyla Türk milletinin bu konudaki gerçekten mücadelesiyle bu sorunları aşacağımıza inanıyoruz" dedi.

Filistinliler yerel seçim için sandık başında Haber

Filistinliler yerel seçim için sandık başında

İsrail işgali altındaki Batı Şeria'da ve Gazze Şeridi'nin Deir el-Balah kentinde yerel seçimler yapılıyor. Batı Şeria ve Deir el-Balah kentindeki Filistinliler, yerel yönetimleri belirlemek üzere saat 07.00'den itibaren oy kullanmaya başladı. Filistin Merkezi Seçim Komisyonuna göre yaklaşık 1.3 milyon seçmen, 491 seçim merkezinde bulunan bin 922 sandıkta oy kullanabilecek. Oylama süreci Batı Şeria'da saat 19.00'da, Deir el-Balah'ta ise 17.00'de sona erecek. Seçmen listelerinin çoğu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın Fetih Hareketi ile aynı çizgide veya bağımsız aday olarak yarışıyor. Deir el-Balah'ta 2005'ten bu yana ilk belediye seçimi Yaklaşık 70 bin kayıtlı seçmenin bulunduğu Deir el-Balah'ta 12 oy verme merkezi kuruldu. Kentte 2005'ten bu yana yapılan ilk belediye seçiminde "Barış ve İnşa", "Deir el-Balah Bizi Birleştiriyor", "Deir el-Balah'ın Geleceği" ve "Deir el-Balah'ın Yeniden Doğuşu" listeleri yarışıyor. Her listede en az 4'ü kadın olmak üzere 15 aday bulunuyor. Belediye başkanı ise seçilen üyeler arasından belirlenecek. Gazze Şeridi'nde tek şehirde yapılan oylama, büyük ölçüde sembolik nitelikte ve "pilot uygulama" olarak görülüyor. Gazze Şeridi'nde son belediye seçimi 2005'te, genel geçim ise 2006'da yapılmıştı. Gazze Şeridi'nde 2006'da genel seçimleri kazanan Hamas, bu seçimde aday göstermedi. Ancak aday listelerinden birinin Hamas'la aynı çizgide olduğu öğrenildi. Batı Şeria'da 2022'den beri ilk yerel seçim Nablus ve Ramallah da dahil olmak üzere Batı Şeria'daki birçok şehirde yalnızca bir liste çıkarıldı. 90 belediye meclisi ve 93 köy meclisi için seçimler yapılırken, sadece bir grubun aday olduğu 42 belediye meclisi ve 155 köy meclisinde sonuçlar oylama yapılmadan belirlenecek, bazı bölgelerde ise hiç aday çıkmadı. İşgal altındaki Batı Şeria'da son yerel seçim 2022'de yapılmıştı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.