Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Erken Tanı

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Erken Tanı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Erken Tanı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Akciğer kanserinde 'sigara öksürüğü' yanılgısı tanıyı geciktirebiliyor Haber

Akciğer kanserinde 'sigara öksürüğü' yanılgısı tanıyı geciktirebiliyor

Dünyada kansere bağlı ölümlerin başlıca nedenleri arasında yer alan akciğer kanseri, yalnızca sigara kullanan kişileri tehdit etmiyor. Tütün ve tütün ürünlerinin yanı sıra pasif sigara dumanı, hava kirliliği, radon ve bazı mesleki maruziyetler de hastalığın risk faktörleri arasında bulunuyor. Özellikle sigara kullanan kişilerin uzun süren öksürüğü sigaraya bağlayarak hekime başvurmayı ertelemesi, erken tanı fırsatının kaçırılmasına yol açabiliyor. Daviva Avcılar Hastanesi Göğüs Cerrahisi Bölümü'nden Doç. Dr. Selçuk Köse, Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında hastalığın risk faktörleri, belirtileri ve tedavi yöntemlerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Öksürüğü sigaraya bağlamak tanıyı geciktirebiliyor Tütün ve tütün ürünlerinin akciğer kanserinin en önemli ve önlenebilir risk faktörü olduğunu belirten Doç. Dr. Selçuk Köse, sigarayı bırakmanın kullanım süresi ne olursa olsun sağlık açısından önemli faydalar sağladığını ifade etti. Akciğer kanserinin yalnızca sigara içenlerde görülmediğine dikkati çeken Köse, pasif sigara dumanı, radon, hava kirliliği ve mesleki maruziyetlerin de hastalık açısından risk oluşturduğunu kaydetti. Uzun süren veya karakteri değişen öksürük, kanlı balgam, açıklanamayan kilo kaybı, nefes darlığı, göğüs ağrısı ve tekrarlayan akciğer enfeksiyonlarının dikkate alınması gerektiğini belirten Köse, özellikle sigara kullanan kişilerin öksürüğü alışkanlıkla ilişkilendirerek hekime başvurmayı geciktirebildiğini aktardı. Bu belirtilerin her zaman kanser anlamına gelmediğini ancak mutlaka araştırılması gerektiğini vurguladı. Erken dönemde belirti vermeyebilir Akciğer kanserinin erken evrelerde herhangi bir belirtiye neden olmayabileceğini belirten Köse, yüksek risk grubundaki kişilerin yalnızca şikayetlerin ortaya çıkmasını beklememesi gerektiğini ifade etti. Yaş ve sigara kullanım öyküsü gibi ölçütlere göre uygun bulunan kişilere düşük doz akciğer tomografisiyle tarama yapılmasının hastalığın erken evrede tespit edilmesine katkı sağlayabileceğini kaydeden Köse, tarama kararının muhtemel yararlar ve riskler değerlendirilerek kişiye özel verilmesi gerektiğini bildirdi. Kapalı ameliyatlar iyileşme sürecini kolaylaştırıyor Cerrahi tedavinin özellikle erken evre küçük hücreli dışı akciğer kanserinde temel tedavi seçeneklerinden biri olduğunu belirten Köse, uygun hastalarda ameliyatların minimal invaziv yöntemlerle gerçekleştirilebildiğini aktardı. Halk arasında kapalı ameliyat olarak bilinen yöntemde küçük kesilerden kamera ve özel cerrahi aletlerle göğüs boşluğuna ulaşıldığını belirten Köse, kanserli akciğer dokusunun ve gerekli lenf bezlerinin çıkarıldığını ifade etti. Uygun hastalarda kapalı cerrahinin açık ameliyata kıyasla ameliyat sonrası ağrının azalması, hastanede kalış süresinin kısalması ve günlük yaşama daha hızlı dönüş gibi avantajlar sağlayabildiğini kaydetti. Ameliyat yönteminin belirlenmesinde tümörün büyüklüğü, yerleşimi ve evresinin yanı sıra hastanın solunum kapasitesi ve eşlik eden hastalıklarının da dikkate alındığını belirtti. Tedavi hastaya özel planlanıyor Akciğer kanserinde tedavi yaklaşımının hastalığın türüne, evresine ve tümörün moleküler özelliklerine göre belirlendiğini aktaran Köse, cerrahinin yanı sıra kemoterapi, radyoterapi, immünoterapi ve hedefe yönelik tedavilerin de uygulanabildiğini bildirdi. Bazı hastalarda ameliyat öncesinde veya sonrasında ek tedavilere ihtiyaç duyulabildiğini belirten Köse, tedavi kararlarının farklı uzmanlık alanlarının ortak değerlendirmesiyle alınmasının önem taşıdığını ifade etti. Köse, akciğer sağlığının korunması için tütün ürünlerinden uzak durulması, uzun süren şikayetlerin ihmal edilmemesi ve risk grubundaki kişilerin erken tanı imkanları hakkında hekimlerine danışması gerektiğini vurguladı.

Açıklanamayan kilo kaybı bazı kanser türlerinin ilk belirtisi olabilir Haber

Açıklanamayan kilo kaybı bazı kanser türlerinin ilk belirtisi olabilir

Karabulut, "Özellikle kısa sürede belirgin şekilde kilo veren ve bunun nedenini açıklayamayan kişilerin bu durumu önemsemesi gerekiyor. Kilo kaybı her zaman kanser anlamına gelmez ancak bazı hastalıklarda erken değerlendirme fırsatı sağlayan önemli bir uyarı işareti olabilir" dedi. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Senem Karabulut, beslenme alışkanlıklarında veya fiziksel aktivite düzeyinde herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen ortaya çıkan kilo kaybının çoğu zaman stres, yoğun çalışma temposu ya da iştahsızlık gibi nedenlere bağlanarak göz ardı edilebildiğini söyledi. Özellikle istemsiz ve devam eden kilo kaybının bazı ciddi hastalıkların ilk uyarı işaretlerinden biri olabileceğine dikkat çeken Karabulut, pankreas, mide, yemek borusu, akciğer ve bağırsak kanserleri başta olmak üzere bazı kanser türlerinde açıklanamayan kilo kaybının hastalığın ilk fark edilen belirtileri arasında yer alabildiğini belirtti. "6-12 ayda vücut ağırlığının yüzde 5'inin kaybedilmesi önemli bir uyarı" İstemsiz kilo kaybının değerlendirilmesinde kaybedilen kilonun miktarı kadar süresinin de önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Karabulut, şu ifadeleri kullandı: "Bir kişinin herhangi bir diyet uygulamadan veya fiziksel aktivitesini artırmadan 6 ila 12 ay içerisinde vücut ağırlığının yüzde 5'inden fazlasını kaybetmesi, tıbbi değerlendirme gerektiren önemli bir durumdur. Örneğin 70 kilogram ağırlığındaki bir kişinin istemsiz şekilde 3,5 kilogramdan fazla kaybetmesi dikkate alınmalıdır. Özellikle kilo kaybı devam ediyorsa, belirgin halsizlik, iştahsızlık veya başka şikâyetler eşlik ediyorsa değerlendirme geciktirilmemelidir. Burada önemli olan yalnızca tartıdaki rakam değil, kilo kaybının nedenidir." "Pankreas ve mide kanserlerinde kilo kaybı dikkat çekebilir" Bazı kanser türlerinin başlangıçta belirgin şikâyetlere yol açmayabildiğini ifade eden Karabulut, kilo kaybının farklı mekanizmalarla gelişebileceğini belirtti. "Özellikle pankreas, mide, yemek borusu, akciğer ve bağırsak kanserlerinde istemsiz kilo kaybıyla karşılaşabiliyoruz. Lenfoma gibi bazı kanser türlerinde de kilo kaybı önemli belirtilerden biri olabiliyor. Tümörün vücudun enerji kullanımını ve metabolik süreçlerini etkilemesi, iştahın azalması, besin alımının yetersiz kalması veya sindirim sistemindeki sorunlar kilo kaybına neden olabiliyor. Ancak bu belirtinin ortaya çıkması mutlaka kanserin erken evrede olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle kilo kaybının nedeninin zamanında araştırılması büyük önem taşıyor." "Kilo kaybına eşlik eden belirtiler göz ardı edilmemeli" Kilo kaybının diğer şikâyetlerle birlikte görülmesinin klinik açıdan daha fazla önem taşıyabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Karabulut, şu değerlendirmede bulundu: "İstemsiz kilo kaybına uzun süren iştahsızlık, çabuk doyma, yutma güçlüğü, karın ağrısı, bağırsak alışkanlıklarında değişiklik, dışkıda kan, geçmeyen öksürük, gece terlemesi veya açıklanamayan halsizlik eşlik ediyorsa mutlaka hekime başvurulmalıdır. Özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan ve nedeni açıklanamayan kilo kayıplarını daha dikkatli değerlendiriyoruz. Her belirti tek başına farklı nedenlerden kaynaklanabilir ancak birden fazla şikâyetin birlikte görülmesi altta yatan hastalığın araştırılmasını gerektirebilir." "Her kilo kaybı kanser anlamına gelmiyor" İstemsiz kilo kaybının kanser dışındaki birçok hastalıkta da görülebildiğine dikkat çeken Karabulut, tiroit bezinin aşırı çalışması, diyabet, sindirim sistemi hastalıkları, kronik enfeksiyonlar ve bazı psikolojik sorunların da kilo kaybına yol açabileceğini belirtti. "Kilo kaybı yaşayan herkesin kanser olduğu düşünülmemeli. Ancak kişinin kendi kendine tanı koyması ya da kilo kaybını yalnızca strese bağlayarak uzun süre beklemesi de doğru değil. Hekim değerlendirmesinde kilo kaybının süresi, miktarı, eşlik eden belirtiler, kullanılan ilaçlar ve kişinin tıbbi geçmişi birlikte ele alınır. Gerekli görüldüğünde kan tetkikleri, görüntüleme yöntemleri veya endoskopik incelemelerle altta yatan neden araştırılır. Her hastaya aynı tetkiklerin yapılması yerine, kişiye özel bir değerlendirme planlanmalıdır." "Erken değerlendirme tedavi sürecinde fark oluşturabilir" Özellikle nedeni açıklanamayan kilo kaybının hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Senem Karabulut, sözlerini şöyle tamamladı: "Kanserde erken tanı, uygun hastalarda tedavi seçeneklerini ve başarı şansını önemli ölçüde etkileyebiliyor. Ancak erken tanının ilk adımı, vücudumuzun verdiği uyarıları doğru değerlendirmekten geçiyor. Kişinin beslenmesini değiştirmediği hâlde giderek zayıflaması, özellikle başka belirtilerle birlikte görülüyorsa araştırılması gereken bir durumdur. Kilo kaybını yalnızca tartıdaki bir değişiklik olarak görmemek gerekiyor. Vücudumuzda nedeni açıklanamayan değişiklikler olduğunda gecikmeden hekime başvurmak, ciddi hastalıkların zamanında belirlenmesi açısından önem taşıyor."

Kronik böbrek hastalığına bütüncül bakış Haber

Kronik böbrek hastalığına bütüncül bakış

Böbrek sağlığı, bireylerin yaşam kalitesinin korunması ve sürdürülebilir sağlık sistemleri açısından kritik önem taşıyor. Dünyada her 10 kişiden 1’ini, Türkiye’de ise her 7 yetişkinden 1’ini etkileyen kronik böbrek hastalığının çoğu zaman belirti vermeden ilerlemesi, erken tanı ve etkin hastalık yönetimini daha da önemli hâle getiriyor. Hastalık ilerledikçe daha yoğun sağlık hizmetlerine ihtiyaç duyulurken, sağlık sistemi üzerindeki baskı ve beraberinde ekonomik ve çevresel etkiler de artıyor. Bu çok boyutlu etkinin ele alındığı "Türkiye’de Kronik Böbrek Hastalığının Çevresel Etkisi" çalışması, AstraZeneca Türkiye tarafından düzenlenen basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşıldı. "Sağlıklı Böbrek, Sağlıklı Dünya" yaklaşımı doğrultusunda bağımsız sağlık araştırma şirketi Maverex ile gerçekleştirilen çalışma, erken tanının yaygınlaştırılmasının ve hastalığın ilerlemesinin mümkün olduğunca önlenmesinin, bireysel sağlık sonuçlarının yanı sıra sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliği ve çevre açısından da önemli kazanımlar sağlayabileceğini gösteriyor. Böbrek sağlığının korunması ve yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra ele alınan bir konu olmaktan çıkarılarak daha bütüncül bir yaklaşımla ele alınması büyük önem taşıyor. Hastalığın çevresel etkisi de önemli boyutlara ulaşıyor Kronik böbrek hastalığının bireyler, sağlık sistemi ve toplum üzerindeki etkilerinin yanı sıra çevresel boyutuna da yer veren çalışma, yaşam döngüsü değerlendirmesi (Life Cycle Assessment - LCA) yöntemiyle hazırlandı. Araştırmaya göre Türkiye’de kronik böbrek hastalığının yıllık toplam karbon ayak izi 2,84 milyon ton karbondioksit eş değeri (CO2e) olarak hesaplandı. Bu değer, bir uçağın dünyanın etrafında 4 bin 717 kez dolaşmasına, 591 bin 646 hanenin yıllık karbon ayak izine ve bir araç ile yapılan 8,35 milyar kilometrelik yolculuğa eş değer bir çevresel etki anlamına geliyor. Hastalık ilerledikçe sağlık sistemi ve çevre üzerindeki yük büyüyor Araştırmaya göre karbon emisyonlarının en önemli kaynakları; hasta ulaşımı, hastanede yatışlar ve hastalığın ileri evrelerinde böbrek replasman tedavileri, özellikle de hemodiyaliz olarak öne çıkıyor. Çalışma, kronik böbrek hastalığının farklı evrelerinde hasta başına karbon ayak izinin hastalık ilerledikçe arttığını da gösteriyor. Hastalık ilerledikçe hasta başına karbon ayak izi yaklaşık 15 kat artıyor. Hasta başına en yüksek karbon ayak izi, merkezde hemodiyaliz uygulanan Evre 5 kronik böbrek hastalarında görülüyor. Bu hasta grubunda yıllık karbon ayak izi 10,5 ton CO2e olarak hesaplandı. Bu miktar, bir araç ile yapılan 30 bin 820 kilometrelik yolculuğa eş değer. Hastalık önlendikçe çevresel kazanımlar da artıyor Çalışmada, kronik böbrek hastalığının erken evrelerinde saptanmasının ve hastalık ilerlemesinin yavaşlatılması ya da önlenmesine yönelik yaklaşımların hem hasta sonuçları hem de sağlık hizmetlerinin sürdürülebilirliği açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekiliyor. Araştırmaya göre kronik böbrek hastalığının ilerlemesinin önlenmesi sayesinde yılda 0,65 megaton CO2e’ye kadar emisyon azaltılabiliyor. Evre 1–3 hastalarında hastalığın ilerlemesinin yüzde 40 oranında önlenmesi yılda 327 bin ton, yüzde 60 oranında önlenmesi 488 bin ton, yüzde 80 oranında önlenmesi ise 645 bin ton CO2e emisyon tasarrufu sağlayabiliyor. Yüzde 80 ile en yüksek başarı oranına ulaşılması durumunda elde edilen kazanım; 134 bin 470 hanenin yıllık karbon ayak izini sıfırlamaya, bir uçağın dünyanın etrafında 1.072 kez dönmesine veya araçla kat edilen yaklaşık 1,9 milyar kilometreye eş değer karbon izi azalması şeklinde bir fayda anlamına geliyor. "Hastalığı diyaliz aşamasına gelmeden fark etmek hayati önem taşıyor" Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı ve Nefroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Arıcı, kronik böbrek hastalığının günlük yaşam üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, "Kronik böbrek hastalığının en zorlayıcı yanlarından biri, özellikle erken evrelerde kişi kendini tamamen iyi hissederken bile sessizce ilerleyebilmesidir. Böbrek fonksiyonları azaldıkça yorgunluk, iştah kaybı ve uyku düzeninde değişiklikler gibi sorunlar ortaya çıkabilir. İleri evrelerde ise diyaliz gibi, haftada birkaç kez saatler süren seanslar gerektirebilen tedavilere ihtiyaç duyulması kişinin işini, sosyal yaşamını ve günlük bağımsızlığını derinden etkileyebilir. Türkiye’de diyabet ve hipertansiyonun yaygınlığı da böbrek sağlığı açısından önemli bir uyarıdır. Bu nedenle hedefimiz hastalığı böbrek fonksiyonları ciddi ölçüde azaldıktan sonra yönetmek değil, özellikle risk altındaki bireylerde erken fark etmek, ilerlemesini yavaşlatmak ve insanların yaşam kalitesini mümkün olduğunca uzun süre korumak olmalıdır" şeklinde konuştu. "Erken tanıyı sağlık sisteminin günlük işleyişinin parçası haline getirmeliyiz" Adana Şehir Hastanesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hilmi Erdem Sümbül ise kronik böbrek hastalığıyla mücadelede bütüncül ve uygulanabilir sağlık politikalarının önemini vurgulayarak, "Dünya Sağlık Asamblesi’nin 2025 yılında kabul ettiği böbrek sağlığı kararı, hastalığı yalnızca ileri evrede tedavi edilmesi gereken bir klinik sorun olarak değil, önleme ve zamanında müdahale gerektiren bir halk sağlığı önceliği olarak ele alıyor. Türkiye’de TÜSEB tarafından gerçekleştirilen çalıştayda da diyabet, hipertansiyon, obezite ve kalp-damar hastalığı gibi risk gruplarında taramanın güçlendirilmesi, farklı branşların birlikte çalışması ve hastanın bakım basamakları arasında kesintisiz izlenmesi öne çıktı. Sağlık hizmetlerine daha eşit erişim için bu yaklaşımın günlük klinik uygulamalara yansıtılmasında, risk altındaki hastaların zamanında belirlenmesini ve gerekli testlere yönlendirilmesini kolaylaştıran dijital sağlık sistemleri de önemli bir rol oynuyor" dedi. "Önceliğimiz hastalığın etkisini ölçerken aynı zamanda çözüm yollarını geliştirmek" AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Dr. Münevver Gönenç de erken tanı, iş birliği ve sürdürülebilir sağlık hizmetlerini birlikte ele aldıklarını belirterek şunları söyledi: "Erken tanı ile daha iyi hasta sonuçları elde etmekle birlikte, sağlık sistemlerinin üzerindeki yükü azaltmak, kaynakları daha verimli kullanmak ve hep birlikte daha sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek mümkün. ‘Türkiye’de Kronik Böbrek Hastalığının Çevresel Etkisi’ çalışması, kronik böbrek hastalığının bireyden sağlık sistemine ve çevreye uzanan çok boyutlu etkisini ortaya koyuyor. Bununla birlikte, asıl önemli olan yalnızca etkiyi ölçmek değil; erken tanı, hastalık ilerlemesinin önlenmesi, entegre bakım ve daha verimli hizmet modelleri üzerinden çözüm alanlarını görünür kılmak. Bu nedenle önceliğimiz hastalığın etkisini ölçerken aynı zamanda çözüm yollarını geliştirmek. AstraZeneca olarak kamu, bilim dünyası ve sağlık profesyonelleriyle iş birliği içinde, sağlık sistemlerinin sürdürülebilirliğini güçlendiren çözümler için çalışmayı sürdüreceğiz."

Tiroid bezinde 150 yıl sonra yeni bir hücre Haber

Tiroid bezinde 150 yıl sonra yeni bir hücre

Prof. Dr. Erhan Ayşan ve araştırma grubu, tiroid bezinde parathormon salgılayan yeni bir hücre tipi tanımlayarak dünya tıp literatüründe ezber bozacak bir buluşa imza attı. Keşif, bugüne kadar nedeni açıklanamayan tiroid ameliyatları sonrası parathormon düşüklüğü ile tüm paratiroid bezleri alınmasına rağmen hormon düzeylerinin neden sıfırlanmadığı sorularına da bilimsel bir açıklama getiriyor. Bu keşfin ayrıca tiroid cerrahisinden tiroid hastalıklarında erken tanı ve yeni tedavi yaklaşımlarına kadar birçok alanda önemli değişikliklerin önünü açması bekleniyor. Yeditepe Üniversitesi Endokrin Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erhan Ayşan, bu keşfin yalnızca yeni bir hücre tanımlamakla sınırlı olmadığını belirterek, "Temel fizyoloji ve histoloji kitaplarında 'Parathormon yalnızca paratiroid bezlerinden salgılanır' bilgisi yer alır. Biz ise tiroid bezi içerisinde parathormon salgılayan yeni bir hücre grubunu tanımladık ve bu hücreleri görüntülemeyi başardık. Bu keşif, tıp eğitiminin temel bilgilerinden birini değiştiriyor" dedi. 150 yıldır var olan temel bilgiler değişiyor Bugüne kadar tiroid bezinde yalnızca iki hücre tipinin bulunduğunun kabul edildiğini söyleyen Ayşan, tıp fakültesi ders kitaplarında tiroid bezinde T3, T4 salgılayan folikül hücreleri ile yaklaşık 150 yıl önce keşfedilen parafoliküler hücrelerin yer aldığını söyledi. Yaptıkları bu yeni araştırmayla birlikte tiroid dokusu içerisinde üçüncü bir hücre tipi tanımladıklarını belirten Ayşan, "Parathormonun bugüne kadar yalnızca paratiroid bezlerindeki şef hücrelerden salgılandığı kabul ediliyordu. Çalışmamız, tiroid bezinin de parathormon üretebildiğini ortaya koydu. Böylece hem yeni bir hücre tipi tanımlanmış oldu, hem de parathormonun yalnızca paratiroid bezlerinden salgılandığı yönündeki temel bilgi değişmiş oldu" diye konuştu. Keşif, tiroid cerrahisindeki birçok soruya yanıt veriyor Ayşan, "Başarılı bir tiroid ameliyatında paratiroid bezleri yerinde bırakılmasına rağmen bazı hastalarda parathormon düzeyleri düşüyordu ve bunun nedeni yıllardır tam olarak açıklanamıyordu. Artık biliyoruz ki tiroid dokusu ile birlikte tiroid bezi içerisindeki bu yeni hücrelerin de alınıyor olması bu durumun gerçek nedenini oluşturuyor" dedi. Ayşan, benzer şekilde tüm paratiroid bezlerinin çıkartıldığı hastalarda parathormon seviyesinin neden tamamen sıfırlanmadığının da bu keşifle aydınlandığını belirterek, "Biz cerrahlar bu ameliyatlardan sonra sürekli bu hastada bir şeyleri eksik mi yaptık düşüncesini taşıyorduk. Çalışmamız, tiroid dokusundan salgılanan parathormonun bu duruma çok net bir açıklama getirdiğini ortaya koymaktadır" ifadelerini kullandı. Tiroid cerrahisinde yeni bir dönem başlayabilir Bu keşfin önümüzdeki yıllarda tiroid cerrahisinde yeni bir yaklaşım algoritmasını tartışmaya açılabileceğini ifade eden Ayşan, organ koruyucu tiroid cerrahisinin daha fazla önem kazanacağını belirterek, "Artık biz cerrahlar, tüm tiroid bezini almak konusunda daha dikkatli düşünmek zorunda kalacağız. Bazı hastalarda tüm tiroid bezini almak yerine, tiroid bezinin sağlıklı bölümlerini hastanın vücudunda bırakan tiroid koruyucu cerrahi tercih edilebilir. Bu yaklaşım, doğal hormon salgılarını minimum etkileyerek hastalarımızın yaşam kalitesi ciddi şekilde arttıracaktır" diye konuştu. Bu keşfin temel tıp bilimlerinde bazı değişiklikler yapacağını söyleyen Ayşan, "Fizyoloji ve histoloji kitaplarında yer alan 'Parathormon yalnızca paratiroid bezlerinden salgılanır' bilgisi artık güncellenmek zorunda kalacak. Bilim tarihinde yeni bir hücre keşfi oldukça nadir görülen bir olaydır. Yaklaşık bir buçuk asır sonra tiroid beziyle ilgili temel bilgiler değişiyor" dedi. Erken tanı ve yeni tedavilere kapı aralayabilir Yeni keşfin birçok araştırmanın da başlangıcı olacağını belirten Ayşan, bu hücrelerin başta tiroid kanserleri olmak üzere, Hashimoto hastalığı, Graves hastalığı, tiroid iltihaplarındaki rollerinin araştırılacağını söyledi. "Bu hücrelerin hangi hastalıklarda arttığı veya azaldığı ortaya konulduğunda, bu veriler ışığında erken tanı yöntemleri geliştirilebilir, yeni tedavi seçenekleri gündeme gelebilir. Bu konularda yapılacak araştırmaların neler getireceğini şu an kestirmek güç. Bilim kulesi küçük tuğlalar konularak yavaş yavaş yükselir. Araştırmalar yapılıp sonuçlar çıktıkça tablonun nasıl evrileceğini hep beraber göreceğiz" diye konuştu. Bu keşif multidisipliner bir ekibin yıllarca süren çalışmalarının ürünüdür Bu önemli keşfin bireysel bir başarı olmadığını, kalabalık bir araştırma ekibinin uzun yıllar süren çalışmaları sonucu ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Ayşan, bu konuda şunları söyledi: "Günümüzde bilim ve teknoloji çok gelişti. Bilgi miktarı çok arttı. Bir kişinin bu kadar bilgiye hakim olması ve kayda değer bir bilimsel bilgi üretmesi mümkün değil. Bunun bilincindeyiz. Bu nedenle, yıllardır birlikte çalışan; temel bilimler, mühendislik bilimleri ve klinik bilimlerden oluşan kalabalık bir araştırma grubumuz var. Şu ana kadar tiroid ve paratiroid bezleri ile ilgili birçok bilimsel makale yayınladık, birçok patent aldık. Dikkat ederseniz, günümüzde büyük bilimsel buluşların altında hep bireylerin değil, geniş, multidisipliner ekiplerin imzası vardır. Bizim keşfimiz de böyle. Bugün bu gururu bireysel olarak değil, ekip olarak yaşıyoruz. Ekibimizdeki her bir araştırmacının bu süreçte en az benim kadar emeği vardır. Birlikte olmasaydık ve bir ekip çalışması ortaya koymasaydık asla bu noktaya gelemezdik".

Uzmanlar uyardı: "Basit leke zannettiğimiz bir lezyon cilt kanseri de olabilir" Haber

Uzmanlar uyardı: "Basit leke zannettiğimiz bir lezyon cilt kanseri de olabilir"

Cilt bariyerinin güneş ışınlarına karşı korunmasının önemine dikkat çeken uzmanlar, vücutta oluşan leke, ben ve renk değişimlerinin takip edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Bahçelievler Devlet Hastanesi Dermatoloji Bölümü'nden Uzm. Dr. Çağla Dila Durmuş da güneş yanıkları, güneşe uzun süreli maruziyet, solaryum, genetik faktörlerin cilt kanserleri üzerinde etkili olduğunu söyledi. Kişilerin benlerindeki asimetri, renk, çap gibi çeşitli değişikliklerin kanser belirtisi olabileceğini aktaran Durmuş, hekime başvurulmasının önemine dikkat çekti. Erken tanıya vurgu yapan Durmuş, kişilerin kendi başlarına ya da hekim olmayan kişiler aracılığıyla benlerinden kurtulma çabalarının tehlikeli olacağını söyledi. "Düzenli kontrol etmeliyiz, yeni çıkan, değişen var mı?" "Vücudumuzdaki her ben ya da leke cilt kanseri değildir" diyen Dr. Durmuş, "Bazıları normal leke ya da benken, bazıları cilt kanseri olabilir. Değerlendirmemiz gereken birkaç kriter var. En önemlisi; yeni çıkan bir ben ya da mevcut bir benimizin büyümesi, düzensizleşmesi, kanamaya veya kaşınmaya başlaması. Bunlar her zaman olmak zorunda değil, cilt kanserleri bazen hiç semptom vermeyebilir. Bu yüzden vücudumuzu tanımalıyız, benlerimize dikkat etmeliyiz. Düzenli kontrol etmeliyiz; yeni çıkan, değişen var mı? Risk faktörü olan kişiler özellikle açık tenli, renkli gözlü, çilleri olan kişiler. Çocukken güneş yanığı geçirmiş kişiler, açık alanda çalışanlar, çok fazla güneşli alan maruziyeti ya da solaryum geçmişi olan, kendisi veya ailesinde özellikle melanom öyküsü olanlar, hiçbir belirti olmasa bile periyodik dermatolog muayenesine gitmeliler" dedi. "Kanserse tanıda gecikmelere yol açabilir" Uygunsuz şekilde ben alınmasının tehlikeli sonuçları olabileceğini, işlemlerin hekim kontrolünde olması gerektiğini söyleyen Durmuş, "Bir dermatolog muayenesi gerekir, eğer ki gerekirse cerrahi işlemlerle çıkarılabilir. Kendi kendine bunları yok etmeye çalışmak, iple ya da makasla çıkartmak çok tehlikelidir. Cilt enfeksiyonlarına neden olabilir, lekeler kalabilir. Bu lezyon bir cilt kanseriyse tanıda gecikmelere yol açabilir. Kesinlikle evde benlere müdahale etmeyi önermiyoruz" diye konuştu. "İyileşmeyen yaralarımıza özellikle dikkat" Cilt kanserlerine ilişkin olarak Durmuş, "İlk sırada bazal hücreli karsinom dediğimiz bir kanser türü var. Daha çok yaşı ileri ve güneş maruziyeti olan kişilerde, güneş alan belgelerimizde ortaya çıkar. En tehlikelisi melonumdur. Skuamöz hücreli karsinom dediğimiz bir kanser türü var. Bunda da iyileşmeyen yaralarımıza özellikle dikkat edebiliriz. Halk arasında çok yaygın bilinen bir yanlıştır; cilt kanserleri sadece güneş maruziyeti olan yerlerde çıkar zannederiz. Oysaki ayak tabanlarımızda, parmak aralarımızda, hatta tırnaklarda, ağız içi gibi yerlerde de cilt kanserlerini görebiliyoruz. Özellikle tırnak altlarımızda koyu bir çizgilenme varsa, genişliyorsa ve özellikle tek tırnaktaysa mutlaka bir dermatolog muayenesi gerekir. Erken tanı çok önemli, birçok cilt kanseri erken yakalandığı zaman tedavisi çok kolaydır. Tırnak altında çıktığı zaman kadınlar oje ile kapatmaya çalışıyor ya da ayak tabanında olan koyu bir lekeyi kanamaya, nasıra bağlı olarak düşünebiliyorlar" ifadelerini kullandı. "Basit leke zannettiğimiz bir lezyon cilt kanseri de olabilir" "Şüpheli gördüğümüz herhangi bir şeyi muhakkak dermatoloğa göstermeliyiz" diyen Durmuş, sözlerine şöyle devam etti: "Cilt kanserlerinden korunmak için güneşten korunma çok önemli. Özellikle ultraviyole A ve B'ye karşı koruyacak güneş kremi kullanmalıyız. Yaz kış demeden kışın da kullanmalıyız. Çocukken geçirdiğimiz güneş yanıkları da ilerideki cilt kanserleri için risk faktörüdür. Doktor muayenesi olmadan hiçbir lezyonumuza müdahaleyi doğru bulmuyoruz. Önce muayene edip adını koymak gerekir. Basit leke zannettiğimiz bir lezyon cilt kanseri de olabilir. Üzerine içeriğini bilmediğimiz bir madde sürmek tanıyı geciktirebilir. Lezyonu yok edebilir ama cilt altında kanser hücreleri çoğalmaya devam ederler ve tanıyı geç koyabiliriz. Dermoskopide şüpheli bir durum gördüysek mutlaka cilt biyopsisini alıp, patolojik olarak inceliyoruz. Tanısı, derinliği, genişliğine göre tedavisini düzenliyoruz. Erken aşamada yakaladıysak sadece cerrahi olarak çıkartma yetiyor, fakat ilerlemişse lenf bezi ya da başka organ tutulumu varsa o zaman tedavimiz çok da komplike hale geliyor."

"Zaman Senden Yana" ile meme kanserinde hayata ayrılan zamanın değeri vurgulandı Haber

"Zaman Senden Yana" ile meme kanserinde hayata ayrılan zamanın değeri vurgulandı

Dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, milyonlarca kadının ve ailesinin yaşamını etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2024 yılında dünya genelinde yaklaşık 2,4 milyon kadına meme kanseri tanısı konuldu. Türkiye'de ise Sağlık Bakanlığı verilerine göre her yıl yaklaşık 32 bin kadın meme kanseri tanısı alıyor. Erken tanının tedavi başarısında belirleyici rol oynadığı hastalıkta, bilimsel gelişmeler sayesinde hastalığın özelliklerine göre farklı tedavi seçeneklerinden yararlanılabiliyor. Bu gelişmeler, tedavinin klinik sonuçlarının yanı sıra hastaların günlük yaşamlarına etkisinin de daha fazla gözetilmesini sağlıyor. Meme kanseri hastalarının deneyimlerine dikkat çekildi Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında erken tanının önemine dikkat çekmek ve meme kanseri hastalarının tanı ve tedavi süreçlerindeki deneyimlerine yönelik toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla hayata geçirilen "Zaman Senden Yana" projesi, 17-18 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul Ataşehir'de bulunan bir AVM'de ziyaretçilerle buluştu. Europa Donna Türkiye - Meme Hastalıkları Koalisyonu Derneği tarafından Roche İlaç Türkiye'nin katkılarıyla gerçekleştirilen projede, özel olarak hazırlanan deneyim alanı aracılığıyla ziyaretçilere hastaların yaşadığı süreçleri farklı bir perspektiften deneyimleme imkanı sunuldu. Tanıdan tedaviye, zamanın değerini anlatan deneyim "Zaman Senden Yana" projesi kapsamında hazırlanan deneyim alanında, üç LED ekran aracılığıyla görsel ve işitsel bir anlatım sunuldu. Yaklaşık 2,5 dakika süren filmde ziyaretçiler, bir meme kanseri hastasının gözünden tanı ve tedavi sürecine eşlik etti. Hastane koridorları, bekleme alanları, sağlık çalışanları ve saat sesleriyle başlayan anlatı, tedavi sürecinden günlük yaşamın değerli anlarına uzandı. "Zaman Senden Yana" mesajıyla ziyaretçilere sağlıklarını ertelememeleri ve meme kanseri konusunda bilinçli adımlar atmaları çağrısında bulunuldu. "Kadını meme kanseri tanısı aldığı andan itibaren desteklemeliyiz" Radyasyon onkolojisi uzmanı ve Europa Donna Türkiye - Meme Kanseri Dernekleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Serap Yücel, meme kanseri tanısı alındığı andan itibaren bir kadının hayatında her şeyin değiştiğini belirterek, "Kadınlar, aile yaşamının merkezinde yer alıyor; çocukların, eşlerin ve aile içindeki pek çok sorumluluğun bir arada yürütülmesinde önemli bir rol üstleniyor. Ancak meme kanseri tanısı alıp tedavi sürecine başladıklarında hem kendilerine hem de tedavilerine ilişkin çeşitli endişe ve kaygılar yaşayabiliyorlar. Bu durum, aile içindeki dengeleri de etkileyerek yeni ihtiyaçları beraberinde getirebiliyor. Bu nedenle meme kanseri tanısı alan kadınları yalnızca tedavi süreçlerinde değil, sosyal yaşamlarında, aile ilişkilerinde ve iş hayatlarında da desteklememiz gerektiğine inanıyoruz. Meme kanseri tanısı alan bir kadın, hayatını adeta bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiriyor. Geçmişini, geleceğini ve bundan sonra neler yapması gerektiğini sorgulamaya başlıyor. İşte tam da bu noktada ona yalnız olmadığını, benzer deneyimlerden geçen başka kadınların da bulunduğunu hissettirmek istiyoruz. Tedavi sürecinin, kadınların aileleriyle geçirdikleri zamandan, sosyal yaşamlarından ya da emek vererek oluşturdukları kariyerlerinden mümkün olduğunca uzaklaşmadan ilerlemesini önemsiyoruz. Bu nedenle kadınların yalnızca tıbbi değil, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını da gözeten bütüncül bir destek yaklaşımına ihtiyaç duyuyoruz. Türkiye'de 25'inci yılımızdayız ve geride bıraktığımız bu süreçte çok şeyin değiştiğini görüyoruz. Özellikle son yıllarda kadınlar hem kendileri hem de meme kanseri hakkında çok daha açık konuşmaya başladılar. Bu değişim, 25 yıldır sürdürdüğümüz çalışmaların ne kadar değerli olduğunu gösterse de önümüzde hâlâ uzun bir yol var. Kadınların bir araya gelerek deneyimlerini paylaşabildiği, birbirlerinden güç alabildiği ve dayanışma içinde olabildiği bir ortam oluşturmayı önemsiyoruz. Amacımız, kadınların doğru tedaviye ulaşmalarını, hekimleriyle açık bir iletişim kurabilmelerini ve yaşadıkları kaygıları daha iyi yönetebilmelerini desteklemek. Geçmiş deneyimlerimizden ve birbirimizin hikâyelerinden güç alarak meme kanseri yolculuğunda hiçbir kadının kendisini yalnız hissetmemesi için çalışmaya devam ediyoruz" dedi. "Zaman Senden Yana" projesiyle ilgili bilgi de paylaşan Yücel, şunları söyledi: "Europa Donna Türkiye ve Roche İlaç Türkiye iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz ‘Zaman Senden Yana' projesiyle de meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Kadınlara, erken tanının yalnızca tedavi başarısı açısından değil, yaşamlarına ayırabilecekleri zamanı korumak açısından da ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Meme kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi seçeneklerinin artmasına, bazı hastalarda daha az yoğun tedavilerin uygulanabilmesine ve sağ kalım oranlarının yükselmesine katkı sağlayabiliyor. Biz de bu projeyle erken tanı konusunda farkındalığı artırmayı ve kadınların sağlıklarını önceliklendirmelerini teşvik etmeyi hedefliyoruz." "Meme kanserinde erken tanıyı çok önemsiyoruz" Tıbbı Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay ise, meme kanserinin kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğuna dikkat çekerek, "Meme kanseri, hem dünyada hem de Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada her yıl yaklaşık 2,4 milyon kadına meme kanseri tanısı konulurken Türkiye'de bu sayı yaklaşık 32 bine ulaşıyor. Bu nedenle meme kanserinde erken tanı büyük önem taşıyor ve özellikle Ekim ayı boyunca bu konuda farkındalığı artırmaya çalışıyoruz. Erken tanıdan kastımız, hastanın bir şikâyetle ya da eline gelen bir kitle nedeniyle hekime başvurmasından önce, henüz belirti vermeyen değişikliklerin mamografi taramalarıyla tespit edilmesi. Meme kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi başarısını artırırken bazı hastalarda daha az yoğun tedavilerle etkili sonuçlar elde edilmesine de imkan sağlayabiliyor. Bu nedenle kadınların yaşlarına ve bireysel risk faktörlerine uygun tarama programlarını aksatmamaları son derece önemli. Meme kanseri, tedavi alanında da önemli gelişmelerin yaşandığı hastalıklardan biri. Yeni tedavi seçenekleri ve teknolojiler sayesinde tedavi başarımız giderek artıyor. Bununla birlikte, tedavi yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde uygun hastalarda hastanede veya tedavi ünitesinde geçirilen süreyi azaltmak da mümkün hale geliyor. Bu da kadınların kendilerine, ailelerine, işlerine ve sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırabilmelerine katkı sağlıyor. Artık yalnızca tedavinin başarısına değil, hastaların yaşam kalitesine de odaklanıyoruz. Meme kanseri tedavisinde yaşanan bu gelişmeleri, hastalarımızın hem sağlıkları hem de günlük yaşamları açısından son derece değerli buluyoruz" ifadelerini kullandı. "Son yıllarda onkoloji alanında tıbbın diğer pek çok alanında olduğu gibi çok önemli gelişmeler yaşandı" Roche İlaç Türkiye Medikal Direktörü Dr. Mahir Kurt, zamanının meme kanserinde en kritik unsurlardan biri olduğunu vurgulayarak, "Zaman demek, tanı demek ve tanıda kazanılan zaman hastalığın gidişini, hastalığa verilen cevabı, tedavi sonuçlarını etkileyen bir faktör. Bu nedenle erken tanı büyük önem taşıyor. Erken tanı ise kişinin kendi meme sağlığına ilişkin farkındalığıyla başlıyor; kendi kendine meme muayenesi, düzenli hekim kontrolleri ve yaşa ve risk durumuna uygun taramalarla devam ediyor. Bu noktada erken tanı farkındalığın artırılmasını son derece değerli buluyoruz. Roche olarak biz de meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmek ve toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla Europa Donna Türkiye'nin bu girişimine destek veriyoruz. Son yıllarda tıbbın pek çok alanında olduğu gibi onkoloji alanında da önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler yalnızca tedavi etkinliğini ve başarı oranlarını artırmakla kalmıyor, aynı zamanda hastaların tedavi sürecindeki deneyimlerini ve yaşam kalitelerini de olumlu yönde etkiliyor. Özellikle tedavi yöntemlerindeki yenilikler, uygun hastalarda tedavi için ayrılan sürenin azalmasına, böylece kişilerin kendilerine ve sevdiklerine daha fazla zaman ayırabilmelerine imkan sağlayabiliyor. Dolayısıyla yenilikçi tedavilerin sunduğu faydaları yalnızca tedavi başarısıyla sınırlı değerlendirmemek gerekiyor. Kadınların günlük yaşamlarına devam edebilmeleri, aileleriyle ve sevdikleriyle daha fazla vakit geçirebilmeleri ve kendilerine zaman ayırabilmeleri de bu gelişmelerin önemli bir parçasını oluşturuyor" şeklinde konuştu.

Akciğer kanserinde erken tanı ve modern cerrahi hayat kurtarıyor Haber

Akciğer kanserinde erken tanı ve modern cerrahi hayat kurtarıyor

Beykent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, "Akciğer kanseri, akciğer dokusundaki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşan bir hastalıktır. Dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerden biridir. Ancak günümüzde erken tanı ve gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hasta tamamen iyileşebilmekte veya uzun yıllar sağlıklı bir yaşam sürdürebilmektedir" dedi. Bu kimyasallara maruz kalmak risk oluşturuyor Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, uzun yıllar sigara kullananların, pasif sigara dumanına maruz kalanların, 50 yaş ve üzerinde olanların, ailede akciğer kanseri öyküsü bulunanların, asbest, radon veya bazı kimyasallarla çalışanların, hava kirliliğine uzun süre maruz kalanların riskli grupları oluşturduğunu ifade etti. "Belirtiler varsa hemen doktora başvurun" Akciğer kanserinin erken dönemde hiçbir belirti vermeyebildiğini ifade eden Prof. Dr. Demirkaya, şu belirtilerin görülmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğini ifade etti: "Geçmeyen öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı, ses kısıklığı, nedeni açıklanamayan kilo kaybı, sürekli yorgunluk." Akciğer kanseri erken evrede yakalandığında tedavi oranının oldukça yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, "Yüksek risk grubundaki kişilerde uygulanan düşük doz bilgisayarlı tomografi ile hastalık henüz belirti vermeden tespit edilebilir. Erken tanı sayesinde daha küçük ameliyatlar yapılabilir ve yaşam süresi anlamlı şekilde uzayabilir" dedi. Minimal invaziv cerrahi avantaj sağlıyor Tedavi yöntemlerini de anlatan Prof. Dr. Demirkaya, günümüzde birçok akciğer ameliyatının büyük kesiler yerine küçük kesiler ile yapılabildiğini söyledi. Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ve robotik cerrahi yöntemleri kullanıldığını belirten Prof. Dr. Demirkaya, minimal invaziv cerrahinin avantajlarını şöyle sıraladı: "Daha küçük kesi, daha az ağrı, daha az kanama, daha düşük enfeksiyon riski daha kısa hastanede kalış süresi, günlük yaşama daha hızlı dönüş, daha iyi kozmetik sonuç, aynı kanser cerrahisi başarısı." Tümörün yeri, büyüklüğü, evresi ve hastanın genel sağlık durumuna göre tedavi yöntemi uygulandığını belirten Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, en uygun tedavi yönteminin göğüs cerrahisi, göğüs hastalıkları, radyoloji, patoloji ve onkoloji uzmanlarının multi disipliner yaklaşımlarıyla belirlendiğini söyledi. Akciğer kanseri riskini azaltmak mümkün Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, akciğer kanserinden korunmak için şu tavsiyelerde bulunarak sözlerini tamamladı: "Sigara kullanıyorsanız bırakın. Düzenli sağlık kontrollerinizi yaptırın. Risk grubundaysanız düşük doz akciğer tomografisi konusunda hekiminize danışın. Hareketli yaşamı ve sağlıklı beslenmeyi tercih edin. Şikâyetleriniz varsa geç kalmadan bir göğüs hastalıkları veya göğüs cerrahisi uzmanına başvurun."

13 ülkede sahne aldılar şimdi meme kanserine karşı beste yaptılar Haber

13 ülkede sahne aldılar şimdi meme kanserine karşı beste yaptılar

Bugüne kadar 13 ülkede sahne alan Bursa Nilüfer Kadın Korosu, bu kez meme kanserine karşı sesini yükseltti. Koro şefi Dr. Aysel Gürel'in "Meme Kanseri Olunca Sakın Korkma" adlı bestesiyle erken teşhise dikkat çekilirken, hastalığı yaşayan koro üyeleri de tecrübelerini paylaşarak kadınlara çağrıda bulundu. 175 kadından oluşan Nilüfer Kadın Korosu, müziği toplumsal farkındalık oluşturmak için kullanmaya devam ediyor. Koro şefi Dr. Aysel Gürel, Meme Kanseri Farkındalık Ayı dolayısıyla kendi bestesi olan "Meme Kanseri Olunca Sakın Korkma" adlı şarkıyı hazırladı. Meme kanserinde erken teşhisin önemine dikkat çekmek istediklerini belirten Gürel, "Bütün kanserlerde olduğu gibi meme kanserinde de erken tanı çok çok önemli. Toplumda buna dikkat çekmeye çalışıyoruz. Geç kalmamak, erken teşhis ve tedaviye başlanması hastalığın tedavisinde çok önemli" ifadelerinde bulundu. "Bir arkadaşımızda hastalık çok erken dönemde teşhis edildi" Nilüfer Kadın Korosu'nun 22 yıllık genel müdürlüğünü yaptığını belirten Dr. Aysel Gürel, koronun sosyal sorumluluk çalışmalarına da değinerek, "Korodaki arkadaşlarımı bazı sağlık testlerine, örneğin smear testi ve mamografi gibi kontrollere gitmeleri konusunda teşvik ediyorum. İlk dönemlerde bazı arkadaşlarımız gitmek istemediler. ‘Hiçbir sıkıntımız yok, bizi niye gönderiyorsun?' diyorlardı. Ben de biraz zorunlu tuttum işi doğrusu. Tesadüfen bir arkadaşımızda hastalık çok erken dönemde teşhis edildi" dedi. Koro üyeleriyle zaman zaman toplu sağlık kontrollerinden geçtiklerini aktaran Gürel, kadınların kendi vücutlarındaki değişiklikleri takip etmeleri gerektiğini vurgulayarak, "Kadınların en ufak bir değişiklik gördüklerinde, bir kitle fark ettiklerinde veya başka bir farklılıkla karşılaştıklarında hekime gitmeleri çok önemli. Herhangi bir belirti görmeseler bile belli bir yaştan sonra kontrollerden geçmelerini rica ediyorum. Geç kalmaktan kork, erken tanı çok önemli" diye konuştu. Koroda 9 yıldır yer alan Selma Mert, 2018-2019 yıllarında duş sırasında yaptığı kontrolle göğsünde sertlik fark ettiğini ve doktora başvurduktan sonra tedavi sürecinin başladığını anlattı. Kontrollerini sürdürdüğünü belirten Mert, "Ben onu belki boş verseydim, ‘Bir şey yok' deseydim belki daha ilerleyecekti. Daha kötü sonuçlar olacaktı. Bütün arkadaşlara derim ki kendilerini kontrol etsinler. Korkuyla olmuyor bu, kontrolle" ifadelerini kullandı. Emekli öğretmen Fatma Sevik de göğsünde hissettiği sertlik üzerine doktora başvurduğunu ve biyopsi sürecinden geçtiğini belirterek kadınlara, "Vücutlarında herhangi bir sertlik veya olağan dışı bir şey hissettiklerinde hemen doktora gitmelerini öneriyorum" çağrısında bulundu. "Hastanın da ailenin de kabullenmesi gerekiyor" Koro üyelerinden Sadet Çağman ise yaklaşık bir yıl önce kardeşine triple negatif meme kanseri teşhisi konulduğunu belirterek aile desteğinin önemine dikkat çekti. Hastalık sürecinin hem hasta hem de yakınları için zor olduğunu ifade eden Çağman, "Ailece birbirimize destek olmanın önemini böyle zamanlarda daha iyi anlıyoruz. Hastanın da ailenin de kabullenmesi gerekiyor. Kabul ettikten sonra ne yapacağını bilerek, güvenerek ilerlemek çok önemli" dedi. 13 ülkede Türk müziğini ve Türk kadınını tanıttılar Nilüfer Kadın Korosu, bugüne kadar dünyanın 13 ülkesinde konserler verdi. Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Hollanda, İtalya, Letonya, Portekiz, Kıbrıs, Azerbaycan ve Gürcistan gibi ülkelerde sahne alan koro, Türk müziğini, Türk kültürünü ve Türk kadınını uluslararası platformlarda tanıttı. Konserlerinin büyük bölümünü sosyal sorumluluk projeleri yararına gerçekleştirdiklerini belirten Dr. Aysel Gürel, "175 kadından oluşuyoruz. Her tür müziği yapıyoruz. Tüm konserlerimizi sosyal projeler yararına gerçekleştiriyoruz. Bu konuda da farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz. Biz, farkındalık oluşturan bir koroyuz" dedi. Koro, meme kanseri farkındalığı için hazırlanan özel besteyle kadınları erken teşhis konusunda bilinçlendirmeyi ve sağlık kontrollerini ihmal etmemeleri gerektiğine dikkat çekmeyi amaçlıyor.

Pankreas kanserini işaret eden bu altı belirtiyi önemseyin Haber

Pankreas kanserini işaret eden bu altı belirtiyi önemseyin

Erken dönemde belirti vermeden ilerleyebilen pankreas kanseri çoğunlukla başka bir hastalık için doktora gidildiğinde ortaya çıkıyor. Genetik faktörler, ileri yaş ve sigara kullanımı kişide risk faktörünü artırabiliyor. En önemli belirtileri arasında sarılık, açıklanamayan kilo kaybı, karın ve sırt ağrısı bulunan pankreas tümörlerinde erken tanı tedavide önemli katkı sağlıyor. Tümörün evresine ve hastanın sağlık durumuna göre planlanan tedavilerde günümüzde uygulanmaya başlanan robotik cerrahi yöntemler erken iyileşme sağlayarak hastanın konforunu önemli ölçüde artırıyor. Memorial Şişli Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü'nden Prof. Dr. Emin Köse, pankreas tümörlerinin türlerine, belirtilerine, risk faktörlerine ve güncel tedavi yöntemlerine yönelik bilgi verdi. Pankreas hem sindirim hem de kan şekeri kontrolünde görev alıyor Pankreasın vücuttaki işlevini anlatan Dr. Emin Köse, "Midenin arkasında, karın boşluğunun üst bölümünde yer alan pankreas, sindirim sisteminin ve hormon dengesinin önemli organlarından biridir. Pankreasın dış salgı işleviyle üretilen enzimler, besinlerin özellikle yağ, protein ve karbonhidratların sindirilmesine yardımcı olmaktadır. İç salgı işleviyle üretilen insülin ve glukagon gibi hormonlar ise kan şekeri düzeyinin düzenlenmesinde rol oynamaktadır. Pankreasta gelişen tümörler, hücrelerin kökenine ve özelliklerine göre farklı gruplara ayrılmaktadır. Ekzokrin tümörler, pankreasın sindirim enzimlerini üreten hücrelerinden veya kanallarından kaynaklanmaktadır ve pankreas kanserlerinin büyük bölümünü oluşturmaktadır" dedi. Çoğu zaman tesadüfen ortaya çıkıyor "Pankreasın karın boşluğunun derininde yer alması ve erken evrede belirgin şikâyetlere yol açmaması, hastalığın tanısını güçleştirebilmektedir. Belirtiler tümörün pankreasın baş, gövde veya kuyruk bölümünde yerleşmesine, büyüklüğüne ve çevre dokularla ilişkisine göre değişmektedir" diyen Köse, pankreas tümörlerinde dikkat edilmesi gereken başlıca belirtileri şöyle sıraladı: Sarılık: Ciltte ve göz aklarında sararma, idrar renginde koyulaşma, dışkı renginde açılma ve kaşıntı görülebilmektedir. Özellikle pankreasın baş kısmındaki tümörler safra kanalına baskı yaparak sarılığa neden olabilmektedir. Karın ve sırt ağrısı: Üst karın bölgesinde başlayan ve sırta yayılabilen, devamlılık gösteren veya giderek artan ağrılar ortaya çıkabilmektedir. İstem dışı kilo kaybı: Beslenme düzeninde belirgin bir değişiklik olmaksızın kilo kaybı ve iştahsızlık gelişebilmektedir. Sindirim sorunları: Şişkinlik, bulantı, hazımsızlık ve dışkılama alışkanlıklarında değişiklik görülebilmektedir. Halsizlik ve yorgunluk: Hastalığa eşlik eden metabolik değişiklikler ve beslenme sorunları kişinin günlük yaşamını etkileyebilmektedir. Kan şekeri değişiklikleri: Daha önce diyabet tanısı bulunmayan kişilerde yeni başlayan diyabet veya mevcut diyabette kan şekeri kontrolünün bozulması, özellikle başka belirtilerle birlikte ortaya çıktığında değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Sigara kullanımı ve ileri yaş pankreas kanseri riskini artırıyor Prof. Dr. Emin Köse, genetik faktörler, ileri yaş, yaşam tarzı ve sigara kullanımının kişide pankreas tümörü riskini artırdığını belirterek, "Ayrıca kronik pankreatit, obezite ve diyabet de riski artırmaktadır. Pankreas tümörlerinin tanı ve tedavi planlaması, hastanın şikâyetlerine ve tıbbi öyküsüne göre planlanmaktadır. Fizik muayene ve kan testlerinin ardından, klinik gereklilik doğrultusunda bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve endoskopik ultrasonografi gibi yöntemlerden yararlanılabilmektedir. Kan testleri, karaciğer ve safra yollarının durumunu değerlendirmeye yardımcı olurken bazı hastalarda CA 19-9 gibi tümör belirteçleri de incelenmelidir. Ancak bu belirteçler tek başına kanser tanısı koymak için yeterli değildir. Gerekli görülen durumlarda endoskopik ultrasonografi eşliğinde biyopsi yapılarak dokudan örnek alınabilmektedir. Tanı aşamasında yalnızca tümörün varlığının belirlenmesi değil, türünün, büyüklüğünün, çevre damarlarla ilişkisinin ve uzak organlara yayılımının değerlendirilmesi de önem taşımaktadır" şeklinde konuştu. Tümörün yerine göre farklı cerrahi yöntemler uygulanıyor Pankreas cerrahisinde uygulanacak ameliyatın tipi, tümörün pankreasın hangi bölümünde yer aldığına ve çevre dokularla ilişkisine göre belirlendiğini söyleyen Prof. Dr. Emin Köse, ameliyat yöntemlerini şöyle anlattı: "Pankreasın baş bölümündeki tümörlerde Whipple ameliyatı uygulanmaktadır. Bu işlemde pankreasın başı ile birlikte safra yolunun bir bölümü, onikiparmak bağırsağı ve gerekli görülen diğer komşu dokular çıkarılmaktadır. Pankreasın gövde veya kuyruk bölümündeki tümörlerde ise distal pankreatektomi adı verilen, pankreasın ilgili bölümünün çıkarılmasını içeren cerrahi yöntem tercih edilebilmektedir. Hastalığın özelliklerine göre dalağın alınması da gerekebilmektedir. Bazı özel durumlarda pankreasın tamamının çıkarılması, yani total pankreatektomi gündeme gelebilmektedir. Bu ameliyatın ardından insülin üretimi ve sindirim enzimi işlevleri için ömür boyu tıbbi destek gerekmektedir. Dolayısıyla cerrahi yöntemin belirlenmesinde tümörün tamamen çıkarılabilmesi kadar, ameliyat sonrasında hastanın yaşamını nasıl sürdüreceği de dikkate alınmaktadır. Bazı hastalarda tümörün çevre damarlarla ilişkisi nedeniyle doğrudan ameliyat mümkün olmayabilmektedir. Bu hastaların bir bölümünde, onkolojik ilaç tedavileri uygulandıktan sonra yeniden değerlendirme yapılarak cerrahi seçeneği tekrar ele alınabilmektedir. Ancak bu yaklaşım her hasta için uygun değildir; karar, hastalığın yaygınlığı ve tedaviye verdiği yanıt doğrultusunda verilmelidir." Hastaya özel uygulanan robotik cerrahi tedavi konforunu artırıyor "Geleneksel açık cerrahinin yanı sıra uygun hastalarda laparoskopik veya robotik cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Robotik cerrahinin uygun hastalarda daha küçük kesilerle uygulanabilmesi; ameliyat sonrası ağrının azalmasına, iyileşme sürecinin kolaylaşmasına ve erken taburcu olma imkanı sunmaktadır" diyen Prof. Dr. Emin Köse, "Bununla birlikte, bu avantajlar hastanın durumuna ve uygulanan ameliyatın kapsamına göre değişmektedir. Robotik yöntem her pankreas tümöründe ve her merkezde uygulanamamakta; ameliyatın güvenliği, tümörün tamamen çıkarılabilmesi ve cerrahi ekibin deneyimi yöntem seçiminde belirleyici olmaktadır. Pankreas tümörlerinde cerrahi tedavinin temel hedefi, uygun hastalarda tümörün güvenli biçimde tamamen çıkarılması ve hastalığın kontrol altına alınmasına katkı sağlanmasıdır. Bu nedenle cerrahi yöntem seçilirken yalnızca teknolojik olanaklar değil, hastalığın biyolojik özellikleri, tedavinin olası yararları ve riskleri ile hastanın genel durumu birlikte değerlendirilmektedir. Dünyada sadece seçkin merkezlerde uygulanabilen robotik pankreas ameliyatları ülkemizde de uygulanabilmekte ve tecrübeli ekipler ile yüz güldürücü sonuçlara ulaşılmaktadır" diyerek sözlerini noktaladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.