Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Erken Tanı

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Erken Tanı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Erken Tanı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Jinekolojik kanserlerde erken tanı ve düzenli tarama hayat kurtarır Haber

Jinekolojik kanserlerde erken tanı ve düzenli tarama hayat kurtarır

SANKO Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Necip Deniz, kadın üreme sistemini oluşturan rahim ağzı, rahim, yumurtalık, vulva ve vajinadan kaynaklanan kötü huylu hastalıkların jinekolojik kanserler olarak tanımlandığını belirterek, erken tanı ve düzenli taramanın tedavi başarısını artırmada önemli rol oynadığını söyledi. Jinekolojik kanserlerin görülme sıklığının yaş, genetik yatkınlık, hormonal faktörler ve çevresel etkenlere bağlı olarak değişebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Deniz, özellikle kadınların yaş gruplarına uygun tarama programlarına katılmasının hastalıkların erken dönemde tespit edilmesine imkan sağladığını kaydetti. Jinekolojik kanserlerde tarama ve erken tanı Günümüzde gelişen tanı yöntemleri ve tarama programları sayesinde birçok jinekolojik kanserin erken evrede tespit edilebildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Deniz, "Düzenli taramalar tedavi başarısını belirgin şekilde artırmaktadır. Bu nedenle düzenli kadın doğum kontrolleri yalnızca mevcut şikayetlerin değerlendirilmesi için değil, muhtemel hastalıkların erken tanısı açısından da büyük önem taşımaktadır" dedi. Kanser taramalarının temel amacının hastalığı belirti vermeden önce saptamak olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Deniz, özellikle serviks (rahim ağzı) kanserinde smear ve HPV testleri sayesinde kanser öncesi lezyonların erken dönemde tespit edilebildiğini ifade etti. Kadınların yaş gruplarına uygun şekilde önerilen jinekolojik muayene ve tarama programlarını aksatmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Deniz, erken tanı ile tedavi sürecinin daha başarılı hale getirilebildiğini ifade etti. Rahim ağzı kanseri Rahim ağzı kanserinin erken tarama testleri sayesinde önlenebilen ve erken evrede tedavi edilebilen kanser türlerinden biri olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Deniz, HPV enfeksiyonunun hastalığın gelişiminde önemli bir risk faktörü olduğunu belirtti. HPV testi ile birlikte uygulanan smear testinin rahim ağzındaki hücresel değişikliklerin erken dönemde saptanmasına yardımcı olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Deniz, düzenli kontrollerin hastalığın oluşmadan önce fark edilmesine imkan sağlayabildiğini söyledi. Rahim kanseri Rahim kanserinin özellikle menopoz sonrasında daha sık görüldüğünü dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Deniz, menopoz sonrası dönemde ortaya çıkan vajinal kanamanın önemsenmesi gerektiğini vurguladı. Rahim kanserinin en önemli belirtisinin anormal uterin kanama olduğunu hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Deniz, "Menopoz girdikten sonra görülen her vajinal kanama mutlaka değerlendirilmelidir. Obezite, diyabet, hipertansiyon ve uzun süreli östrojen maruziyeti rahim kanseri açısından risk oluşturabilmektedir. Hastalığın erken evrede tespit edilmesi tedavi başarısını önemli ölçüde artırmaktadır" şeklinde konuştu. Yumurtalık kanseri Yumurtalık kanserinin sinsi seyredebilmesi nedeniyle erken dönemde fark edilmesinin zor olabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Deniz, karında şişkinlik, hazımsızlık, kasık ağrısı, erken doyma hissi ve karın çevresinde artış gibi şikayetlerin göz ardı edilmemesi gerektiği uyarısında bulundu. Ailede yumurtalık veya meme kanseri öyküsünün bulunmasının risk açısından önem taşıdığını anlatan Dr. Öğr. Üyesi Deniz, özellikle BRCA gen mutasyonu taşıyan kadınlarda riskin artabildiğine dikkat çekti. "Belirtiler göz ardı edilmemeli" "Jinekolojik kanserler bazı durumlarda erken dönemde belirgin şikayetlere neden olmayabilir. Vücutta meydana gelen olağan dışı değişiklikler mutlaka dikkate alınmalıdır" diyen Dr. Öğr. Üyesi Deniz, şunları kaydetti: "Menopoz sonrası kanama, adet düzensizliği, anormal vajinal akıntı, ilişki sonrası kanama, kasık ağrısı, karında şişkinlik ve açıklanamayan kilo kaybı gibi belirtilerin değerlendirilmesi gerekiyor. Uzun süren veya tekrarlayan şikayetlerde kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurulması önemlidir." Jinekolojik kanserlerden korunma Sağlıklı beslenme, egzersiz, ideal kilonun korunması ve düzenli sağlık kontrollerinin jinekolojik kanserlerden korunmada önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Deniz, "Kadınlar yaşlarına ve risk durumlarına uygun tarama programlarını ihmal etmemelidir. HPV aşısı da rahim ağzı kanserine karşı koruyucu yöntemlerden biridir. adın sağlığı konusunda bilinçlenmek ve düzenli kontroller erken tanının en önemli basamakları arasında yer almaktadır. Kadın sağlığında bilinçlenme ve düzenli kontroller, kanserlerin erken dönemde fark edilmesine ve uygun tedaviye zamanında başlanmasına yardımcı olur. Rahim ağzı kanseri başta olmak üzere tarama ile erken tanı konulabilen kanserlerde düzenli kontroller büyük önem taşımaktadır" diye konuştu.

Beynimiz kaç yaşında Haber

Beynimiz kaç yaşında

Ortalama hayat süresi uzadıkça yaşa bağlı kronik ve bilişsel hastalıkların sıklığı artarken, tıp dünyası artık sadece ömrü uzatmaya değil, bedensel ve zihinsel yeterliliğin korunduğu sağlıklı bir yaşam sunmaya odaklanıyor. Burtom Biyofiz Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Şule Karaarslan, beynin biyolojik yaşı ile takvim yaşının çoğu zaman aynı olmadığını, biyolojik yaşın beynin ve vücudun ne kadar sağlıklı yaş aldığının bir göstergesi olduğunu belirtti. Uzm. Dr. Karaarslan, ileri yaş grubunda olup merak eden, sürekli yeni bir şeyler öğrenen hatta aktif çalışan insanların biyolojik yaşı ile aynı yaşta olup evinden çıkmayan, sosyal iletişimi azalmış, kronik hastalıkları ile uğraşan günlük ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan, başkalarının yardımına ihtiyaç duyan insanların biyolojik yaşlarının tamamen farklı olduğuna dikkat çekti. Beynin biyolojik yaşını değerlendirirken hem fonksiyonel hem de yapısal parametrelerin bir arada değerlendirilmesi gerektiğini belirten Uzm. Dr. Şule Karaarslan, alzaymır ve bilişsel gerilemeye karşı erken tanı yöntemleri ve sağlıklı yaş almanın yollarıyla ilgili olarak şu bilgileri paylaştı: "Bilişsel değerlendirmede ilk adım; aile öyküsünü, bugüne kadarki sağlık sürecini ve rutin yaşam alışkanlıklarını sorgulamakla başlar. Ayrıntılı bir nörolojik muayene ile beraber hafıza testleri de yapılır. Hafıza testleri; dikkat, planlama, hafıza, görsel yapılandırma, hesaplama, soyut düşünce, karar verme, dil becerileri gibi yetileri değerlendirir. Bazen bu testlere depresyon değerlendirme testlerinin eklenmesi gerekir. Bu nöropsikolojik testler beynin farklı bölgelerini değerlendirmemize imkan sağlar ve nasıl çalıştığı hakkında bilgiler verir. Beyin MR görüntüleme ile beynin yapısal değişiklikleri, inme gibi hastalıklar ile ilgili damarsal yükler, hafıza merkezinin mevcut durumu ve yaşa uygunluğu, beyin volümü değerlendirilir. Kan tahlilleri; rutin kan testleri (Tam kan sayımı, kan şekeri, B grubu vitaminler (B12-folat vd), homosistein, vitamin D, tiroit fonksiyon testleri, demir, ferritin düzeyi gibi ) beynin ve vücudun sağlık durumu hakkında önemli bilgiler verir. Örneğin düşük troid hormon seviyelerinin ya da vitamin düzeylerinin düzeltilmesi ile bunlara bağlı bazı hafıza problemleri düzeltilebilir. Erken teşhiste kan testleri; daha önce alzaymır ile ilgili bel omurilik sıvısından yapılan özel biyolojik zarfların bir kısmı yakın zamanda kan tahlili ile de bakılabilmeye ve takip edilmeye başlandı. Bu önemli gelişmeler ve devam eden araştırmalar sayesinde hastalığı henüz çok erken safhalarda yakalama ve tedavi edebilme şansına sahibiz. Kan biyobelirteçlerin başında A42/40 oranı ve pTau217 gelmekte olup, tıp merkezimizde uygun hastalarda bu laboratuar testlerini başarıyla uygulayabilmekteyiz." Açıklamasında ileri görüntüleme yöntemleri ve genetik analizlerin de tanı algoritmalarında yerini aldığını kaydeden, biyolojik yaşlanmanın yaşam tarzı düzenlemeleri ile yavaşlatılabileceğini vurgulayan Uzm. Dr. Şule Karaarslan, zihinsel ve bedensel sağlığı korumak için şu tavsiyelerde bulundu: "Kaliteli uyku ve melatonin: Derin uyku sırasında beynimiz adeta yenilenme sürecine girer ve gün boyu oluşan atıklar beynimizden temizlenir. Uykumuzu düzenleyen melatonin hormonunun en yoğun salgılandığı 23.00 -03.00 saatleri arasında uykuda olmak gereklidir. Yatmadan 1-2 saat önce mavi ışık maruziyetinden (cep telefonu, bilgisayar, televizyon vb.’den) kaçınmak önemlidir. Düzenli egzersiz: Hareketsiz yaşam, kilo alımı, kas ve damar rahatsızlıklarının yanı sıra bilişsel gerilemeyi de tetikler. Düzenli egzersiz ve aktif olmak hem beden hem beyin sağlığını korumak için elzemdir. Sosyal bağlar ve sürekli öğrenme: Sosyal olmak yani çevremizle iletişim içinde olmak, arkadaşlar ile vakit geçirmek, yeni hobiler edinmek, üretmek, yeni şeyler öğrenmek zihin ve ruh sağlımız için çok önemlidir. Merak duygusunu kaybetmeyen, öğrenmeye hayatları boyunca devam insanların bilişsel fonksiyonları çok daha iyi korunur. Beslenme alışkanlıklarımız: Akdeniz diyeti gibi diyetler beden ve zihin sağlığını olumlu etkiler. Taze sebze, yeşillikler, tam tahıllar, antioksidan yükü fazla olan meyveler (nar, yaban mersini, pancar gibi), baklagiller ve sızma zeytinyağını, balık ağırlıklı beyaz eti önceleyen, sınırlı kırmızı et tüketimini temel alan bir yaşam tarzı uygulanmalıdır." Burtom Biyofiz Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Şule Karaarslan, uzun yaşam ömrüne sahip toplumlar incelendiğinde bunların ortak özelliklerinin; sosyal, yardımlaşmayı ve iyilik yapmayı seven, üretken olan, sürekli hareket eden, beslenmesine dikkat eden insanlardan oluşmaları olduğunu kaydetti. Bütüncül sağlık takibi yapılmasının önemine değinen Uzman Dr. Şule Karaarslan, vitamin ve hormon eksikliklerini tamamlanması, görme ve işitme yetilerinin kontrolü, bağırsak sağlığını korunması; kabızlıktan kaçınılması, sigaradan uzak durulması, depresyon gibi ruhsal bozukluk ve travmalarda profesyonel destek alınmasının zihinsel ve bedensel zindeliğin ayrılmaz parçaları olduğunu kaydetti. Hedefin her zaman kendine yetebilen, bağımsız ve üreten bir beyin yapısını korumak olduğunu hatırlatan Dr. Şule Karaarslan, hafıza şikayetleri olan bireylerin şikayetlerini geçiştirmeyip erken tanı ve tedavi şansı için uzman bir nörologa başvurması gerektiğinin altını çizdi.

"Ritim bozuklukları inme ve kalp yetersizliği riskini artırabilir" Haber

"Ritim bozuklukları inme ve kalp yetersizliği riskini artırabilir"

Prof. Dr. Enis Oğuz, tekrarlayan çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi, halsizlik veya bayılma gibi şikâyetlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek, "Kalbin düzensiz atması her zaman masum bir durum değildir" dedi. Kalbin normalden hızlı, yavaş veya düzensiz çalışmasıyla ortaya çıkan ritim bozuklukları, toplumda sık görülmesine rağmen çoğu zaman basit bir çarpıntı olarak değerlendirilebiliyor. Oysa özellikle atriyal fibrilasyon gibi ritim bozuklukları, tedavi edilmediğinde kalp yetersizliği ve inme gibi ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkma riskini artırabiliyor. Liv Hospital Ulus Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Enis Oğuz, tekrarlayan çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi, halsizlik veya bayılma gibi şikâyetlerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. "Çarpıntının nedenini ortaya koymak önemli" Ritim bozukluklarının her hastada aynı şekilde ortaya çıkmadığını belirten Prof. Dr. Enis Oğuz, "Bazı hastalar kalbin düzensiz attığını veya göğüste çırpınma hissini fark ederken, bazı hastalarda ritim bozukluğu herhangi bir belirti vermeden de ilerleyebilir. Özellikle çarpıntının tekrarlaması, beraberinde nefes darlığı, göğüs rahatsızlığı, baş dönmesi veya bayılma gibi belirtilerin bulunması durumunda kardiyolojik değerlendirme yapılması gerekir. Elektrokardiyografi, ritim takibi ve gerekli görülen ileri incelemelerle ritim bozukluğunun tipi ve tedavi gereksinimi belirlenebilir" dedi. "Atriyal fibrilasyonda tedavi kişiye özel planlanıyor" En sık görülen ritim bozukluklarından biri olan atriyal fibrilasyonun, kalbin kulakçıklarının düzensiz çalışmasına neden olduğunu ifade eden Prof. Dr. Oğuz, bu durumun yalnızca çarpıntıya yol açmadığını, bazı hastalarda pıhtı ve inme riskini de artırabildiğini belirtti. Prof. Dr. Enis Oğuz, "Atriyal fibrilasyon tedavisinde hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları, ritim bozukluğunun süresi ve kalp fonksiyonları birlikte değerlendirilir. İlaç tedavilerinin yanı sıra uygun hastalarda elektrofizyolojik inceleme ve kateter ablasyon gibi girişimsel tedaviler de gündeme gelebilir. Atriyal fibrilasyon ablasyonunda amaç, ritim bozukluğuna yol açan elektriksel odakların kontrol altına alınması ve kalbin normal ritminin korunmasına yardımcı olmaktır" diye konuştu. "Kalp pili yalnızca kalbi yavaş atan hastalar için kullanılmıyor" Kalp pili uygulamalarının da ritim bozukluklarının tedavisinde önemli bir yere sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Oğuz, "Kalp pili denildiğinde yalnızca kalp hızının yavaşlaması akla gelmemeli. Bazı hastalarda kalbin elektriksel sistemindeki bozukluklar nedeniyle kalp pili tedavisi gerekebilir. Bunun yanında kalp yetersizliği bulunan ve kalbin odacıkları arasındaki kasılma uyumunun bozulduğu uygun hastalarda kardiyak resenkronizasyon tedavisi uygulanarak kalbin daha koordineli çalışması hedeflenebilir" ifadelerini kullandı. "Kalp sağlığında erken değerlendirme hayat kurtarabilir" Kalp çarpıntısı veya ritim düzensizliği yaşayan kişilerin şikâyetlerini ertelememesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Oğuz, "Kalp ritmindeki değişikliklerin nedeni basit bir tetikleyici olabileceği gibi daha ciddi bir kalp hastalığının belirtisi de olabilir. Özellikle yeni başlayan, uzun süren veya tekrarlayan çarpıntılarda altta yatan nedenin ortaya çıkarılması önemlidir. Erken tanı ve hastaya uygun tedavi yaklaşımı, hem yaşam kalitesinin korunmasına hem de olası komplikasyonların önlenmesine katkı sağlayabilir" dedi.

Sessiz tehlike! Safra kesesi taşı... Haber

Sessiz tehlike! Safra kesesi taşı...

Safra kesesi taşı oluşumunda, safra içindeki kolesterolün artması, safra içindeki Bilirubin artışı ve safra kesesinin çeşitli nedenlerle hareketsizliğinin etkili olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu bu taşlar bazen kum tanesi kadar küçük, bazen de bir kaç santimetre büyüklüğüne ulaşabildiğini dile getirdi. Safra kesesi taşlarının her zaman belirti vermediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, birçok kişinin bu taşlara sahip olduğunu fark etmeden yaşamını sürdürdüğünü belirterek, “safra kesesi taşı yada taşları hayatın bir döneminde ciddi sağlık sorunlarına neden olma ihtimalinin yüksek olması nedeniyle ameliyat edilmelidir. Taşlar hareket ederek safra kesesinin ana safra yoluna açıldığı yerde ,yada ana safra yolunda tıkanıklığa neden olduğunda ağrı, iltihap ve ciddi komplikasyonlar gelişebilir” dedi. “Karnın sağ üst tarafındaki ağrıya dikkat” Safra kesesi taşlarının en sık görülen belirtisinin özellikle yemeklerden sonra ortaya çıkan karın ağrısı olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Özellikle yağlı veya ağır yemeklerden sonra karnın sağ üst kısmında başlayan ve sırta ya da mide bölgesine yayılabilen şiddetli ağrılar safra kesesi taşlarının habercisi olabilir. Halk arasında ‘safra kesesi krizi’ olarak bilinen bu durum bulantı ve kusma ile birlikte görülebilir. Ağrının uzun sürmesi, ateş ve titreme gibi belirtilerin eklenmesi ise acil değerlendirme gerektirir” şeklinde konuştu. Safra kesesi taşlarının küçük olması avantaj olmadığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, küçük taşların ana safra yoluna ( koledok ) düşüp tıkanıklık oluşturma riskinin daha yüksek olduğuna ve buna bağlı tıkanma sarılığı ( Mekanik İkter ) olabileceğini dikkat çekti. Safra taşlarının yalnızca ağrıya neden olmadığını ifade eden Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, tedavi edilmeyen vakalarda safra kesesi iltihabı ( akut Kolesistit ) , safra yollarında enfeksiyon ( kolanjit) , pankreas iltihabı ( Pankreatit ) ve karaciğer sorunlarının gelişebileceğini belirtti. Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Safra akışının engellenmesi sarılığa, enfeksiyonlara ve uzun vadede organ hasarına neden olabilir. Özellikle sürekli ağrı, gözlerde sararma, koyu renkli idrar veya yüksek ateş gibi belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurulmalıdır” diye konuştu. Açıklamasında, çok nadir de olsa safra kesesindeki taşların safra kesesi kanseri gelişimine neden olabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Her safra kesesi taşı olanda kanser yoktur ama safra kesesi kanserlerinde safra kesesindeki taşlarla birlikte olma oranı çok yüksektir. Kadınlarda daha sık görülüyor” dedi. Kadınlarda safra kesesi taşı görülme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, hormonların bu durum üzerinde etkili olduğunu belirtti. Özellikle fazla kilo, diyabet, aile geçmişi, genetik faktörler ve hızlı kilo kaybının safra taşı riskini artırdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, 40 yaş sonrası dönemde görülme sıklığının arttığını söyledi. Safra kesesi taşlarının oluşumunu tamamen önlemenin her zaman mümkün olmadığını ancak yaşam tarzı değişikliklerinin riski azaltabileceğini belirten Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Tüm gıda türlerini içeren, paketlenmiş yiyeceklerden uzak bir diyet uygulanmalıdır. Karbonhidrat ağırlıklı, yoğun yağlı kızartma içeren gıdalardan uzak durulmalıdır kızartma ve fast food tüketiminin sınırlandırılması, lifli besinlerin artırılması ve kontrollü kilo verilmesi safra kesesinde taş oluşmamasında koruyucu etkisi mevcuttur. Ayrıca düzenli egzersiz yapmanın safra kesesi taşı oluşmasını azalttığı görülmüştür” şeklinde konuştu. Uzmanından uyarı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, safra kesesi taşlarının çoğu zaman sessiz ilerlediğini belirterek açıklamasını şöyle tamamladı: “Karın sağ üst bölümünde tekrarlayan ağrı, bulantı ve hazımsızlık şikâyetleri göz ardı edilmemelidir. Erken tanı ile safra taşlarının yol açabileceği ciddi komplikasyonların önüne geçmek mümkündür. Safra kesesi taşlarının tedavisi kapalı (Laparoskopik ) yöntemle yapılan ameliyatlarla safra kesesinin taşlarla birlikte alınmasıdır. İşlemin amacı hastayı oluşabilecek risklerden korumaktır. Özellikle risk grubundaki kişilerin şikâyetleri olduğunda gecikmeden bir uzmana başvurması büyük önem taşır.”

Akciğer kanserinde ameliyatsız tedavi Haber

Akciğer kanserinde ameliyatsız tedavi

Op. Dr. Melike Güler Ülker, "Neoadjuvan tedavi, ameliyattan önce uygulanan ve yalnızca tümörü küçültmeyi değil, kanser hücrelerini erken dönemde kontrol altına almayı ve ameliyatla tümörün tamamen çıkarılabilme ihtimalini artırmayı amaçlayan bir tedavi yaklaşımıdır. Böylece bazı hastalarda başlangıçta cerrahi açıdan sınırda görülen hastalık, tedavi sonrasında yeniden değerlendirilebilir hale gelebilmektedir" dedi. Akciğer kanseri tedavisinde son yıllarda yaşanan gelişmeler, özellikle lokal ileri hastalıkta tedavi yaklaşımını önemli ölçüde değiştirdi. Bir dönem tümörün büyüklüğü, lenf bezlerine yayılımı veya çevresindeki kritik yapılara yakınlığı nedeniyle cerrahiye uygun görülmeyen bazı hastalar için bugün farklı tedavi seçenekleri bulunuyor. İmmünoterapi, hedefe yönelik "akıllı ilaçlar" ve ameliyat öncesi uygulanan tedaviler sayesinde, seçilmiş hastalarda cerrahi yeniden tedavi planının bir parçası haline gelebiliyor. Liv Hospital Göğüs Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Melike Güler Ülker, akciğer kanseri tedavisindeki bu değişimin en önemli unsurlarından birinin neoadjuvan tedaviler olduğunu belirterek, "Neoadjuvan tedavi, ameliyattan önce uygulanan ve yalnızca tümörü küçültmeyi değil, kanser hücrelerini erken dönemde kontrol altına almayı ve ameliyatla tümörün tamamen çıkarılabilme ihtimalini artırmayı amaçlayan bir tedavi yaklaşımıdır. Böylece bazı hastalarda başlangıçta cerrahi açıdan sınırda görülen hastalık, tedavi sonrasında yeniden değerlendirilebilir hale gelebilmektedir" dedi. "İmmünoterapi ve akıllı ilaçlar tedaviyi kişiselleştiriyor" Akciğer kanserinde artık her hastaya aynı tedavinin uygulanmadığını vurgulayan Op. Dr. Melike Güler Ülker, tümörün biyolojik özelliklerinin tedavi seçiminde giderek daha önemli hale geldiğini söyledi. Ülker, "İmmünoterapi, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini daha iyi tanımasına ve onlara karşı mücadele etmesine yardımcı olan bir tedavi yaklaşımıdır. Hedefe yönelik tedaviler ise tümör hücrelerinde bulunan belirli genetik değişiklikleri hedef alır. Bu nedenle hastalığın yalnızca evresine değil, tümörün moleküler ve genetik özelliklerine de bakıyoruz" diye konuştu. Özellikle bazı küçük hücreli olmayan akciğer kanserlerinde kemoterapi ile immünoterapinin ameliyat öncesinde birlikte kullanılmasının tedavi stratejilerini değiştirdiğine dikkat çeken Ülker, hastaların tedavi yanıtlarının cerrahi karar açısından da önem taşıdığını belirtti. Ülker, "Tedavinin ardından tümörün ve lenf bezlerinin yeniden değerlendirilmesi, cerrahi seçeneğin tekrar gündeme gelip gelemeyeceğinin belirlenmesinde kritik rol oynuyor" dedi. "'Ameliyat edilemez' demek her zaman 'hiçbir zaman ameliyat edilemez' anlamına gelmiyor" Akciğer kanserinde cerrahi kararının hastalığın ilk görüntüleme sonuçlarına göre tek başına verilmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Melike Güler Ülker, "Geçmişte bazı lokal ileri akciğer kanserlerinde ilk değerlendirmede ameliyat uygun görülmeyebiliyordu. Ancak günümüzde bazı hastalarda önce sistemik tedaviler uygulanıyor, ardından tümörün tedaviye verdiği yanıt yeniden değerlendiriliyor. Eğer hastalık yeterli yanıt vermişse ve tümörün tamamen çıkarılabileceği düşünülüyorsa, cerrahi yeniden tedavi planına dahil edilebiliyor. Bu nedenle ilk tanıda ameliyat edilemiyor demek, her zaman hastanın hiçbir zaman ameliyat edilemeyeceği anlamına gelmiyor" ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımın her hasta için geçerli olmadığının altını çizen Ülker, cerrahi kararının hastanın genel sağlık durumu, tümörün yayılımı, tedaviye verdiği yanıt ve tümörün teknik olarak tamamen çıkarılıp çıkarılamayacağı gibi birçok faktör birlikte değerlendirilerek verilmesi gerektiğini söyledi. Akciğer kanserinde multidisipliner tedavi dönemi Akciğer kanseri tedavisinin artık tek bir branşın kararıyla yürütülemeyeceğini ifade eden Op. Dr. Melike Güler Ülker, multidisipliner yaklaşımın önemine dikkat çekti. Ülker, "Göğüs cerrahisi, medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, göğüs hastalıkları, radyoloji, nükleer tıp ve patoloji uzmanlarının birlikte değerlendirme yapması, hastaya en doğru tedavi planının oluşturulmasını sağlıyor. Bazı hastalarda tedavi cerrahiyle başlarken, bazı hastalarda önce ilaç tedavisi uygulanıyor ve cerrahi daha sonraki aşamada planlanıyor" dedi. "Cerrahi ve ilaç tedavileri artık birbirinin alternatifi değil" Akciğer kanseri tedavisindeki yeni dönemin, cerrahi ve ilaç tedavilerinin birbirinin alternatifi olmaktan çıkıp birbirini tamamlayan tedaviler haline gelmesiyle şekillendiğini belirten Ülker, sözlerini şöyle tamamladı: "Akciğer kanseri tedavisinde artık tek bir tedavi yönteminden söz etmiyoruz. Hastalığın tipi, evresi, genetik özellikleri ve tedaviye verdiği yanıt doğrultusunda farklı yöntemleri doğru sırayla kullanmaya çalışıyoruz. Bazı hastalarda önce ameliyat, ardından ilaç tedavisi uygulanırken; bazı hastalarda önce kemoterapi, immünoterapi veya hedefe yönelik tedavilerle hastalık kontrol altına alınıyor ve sonrasında cerrahi değerlendiriliyor. Bu nedenle ‘ameliyat edilemez' kavramının sınırları da değişiyor. Elbette her hasta cerrahi için uygun değildir; ancak geçmişte cerrahi şansı olmadığı düşünülen bazı seçilmiş hastalar, günümüzde uygulanan yeni tedaviler sonrasında yeniden ameliyat açısından değerlendirilebiliyor." Akciğer kanserinde tedavi başarısını artıran en önemli unsurlardan birinin hâlâ erken tanı olduğu ifade ediliyor. Bununla birlikte, lokal ileri hastalıkta da tedavi seçeneklerinin geçmişe kıyasla önemli ölçüde arttığı ve hastaların multidisipliner ekipler tarafından değerlendirilmesinin tedavi planlamasında kritik önem taşıdığı belirtiliyor.

Uzmandan otizm uyarısı: Eğitim yaşam kalitesini belirliyor Haber

Uzmandan otizm uyarısı: Eğitim yaşam kalitesini belirliyor

Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, Otizm Spektrum Bozukluğu'nun (OSB) nedenleri, erken belirtileri ve tedavi sürecine ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Otizmin sosyal iletişim becerilerinde farklılıklar ile sınırlı ilgi alanları ve tekrarlayıcı davranışlarla karakterize nörogelişimsel bir durum olduğunu belirten Luş, belirtilerin her bireyde farklı düzeylerde görülebileceğini ifade etti. Bilimsel çalışmaların otizmin ortaya çıkmasında en önemli etkenin genetik yatkınlık olduğunu gösterdiğini vurgulayan Luş, ileri anne ve baba yaşının da risk faktörleri arasında değerlendirildiğini söyledi. Aşıların veya ebeveyn ilgisizliğinin otizme neden olduğuna ilişkin iddiaların ise bilimsel olarak geçerliliğinin bulunmadığını kaydetti. İLK BELİRTİLER BEBEKLİK DÖNEMİNDE GÖRÜLEBİLİYOR Otizmin ilk belirtilerinin çoğunlukla yaşamın ilk yıllarında ortaya çıktığını belirten Luş, isme tepki vermeme, göz teması kurmama, gülümsemeye karşılık vermeme, bakım verenle iletişim kurmakta isteksizlik ve "ce-ee" gibi karşılıklı oyunlara ilgi göstermemenin önemli uyarı işaretleri arasında yer aldığını söyledi. Dil gelişimindeki gecikmelerin de dikkatle takip edilmesi gerektiğini ifade eden Luş, bir yaş civarında anlamlı sözcüklerin başlamaması ve iki yaşında iki kelimelik cümlelerin kurulamamasının uzman değerlendirmesi gerektirdiğini belirtti. Otizm ile zekâ arasında doğrudan bir ilişki bulunmadığını vurgulayan Luş, otizmli bireylerin bilişsel özelliklerinin farklılık gösterebildiğini ifade etti. Bazı bireylerin üstün bilişsel becerilere sahip olabileceğini, bazılarında ise zihinsel gelişim geriliğinin tabloya eşlik edebileceğini belirten Luş, her bireyin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. TANI KLİNİK DEĞERLENDİRMEYLE KONULUYOR Genetik testlerin bazı durumlarda uygulanabildiğini ancak tek başına otizm tanısı koydurmadığını dile getiren Luş, otizmin Down sendromunda olduğu gibi belirli bir gen üzerinden teşhis edilen bir hastalık olmadığını, tanının çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlarının ayrıntılı klinik değerlendirmesiyle konulduğunu ifade etti. Bilimsel olarak etkinliği kanıtlanan temel yaklaşım eğitim Otizm tedavisinde bilimsel etkinliği kanıtlanmış en önemli yöntemin eğitim olduğunu belirten Luş, erken tanı alan ve bireysel ihtiyaçlarına uygun, düzenli eğitim programlarına katılan çocukların sosyal iletişim ve bağımsız yaşam becerilerinde önemli gelişmeler gösterebildiğini söyledi. Otizm şüphesi oluştuğunda ailelerin vakit kaybetmeden uzman desteği alması gerektiğini vurgulayan Luş, doğru tanı, bireyselleştirilmiş eğitim programı ve aileye yönelik rehberlik hizmetlerinin sürecin en önemli basamakları olduğunu belirtti. Erken tanının hem tedavi başarısını hem de bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde artırdığına dikkat çekti.

HER 5 ÇOCUKTAN BİRİNİ ETKİLİYOR: GEÇMEYEN BURUN AKINTISINA DİKKAT! Haber

HER 5 ÇOCUKTAN BİRİNİ ETKİLİYOR: GEÇMEYEN BURUN AKINTISINA DİKKAT!

BURTOM Özlüce Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican, çocuklarda rahat nefes almanın yalnızca konfor değil; kaliteli uyku, sağlıklı büyüme ve başarılı bir okul yaşamı için de temel bir gereksinim olduğuna dikkat çekerek, burun akıntısı, tıkanıklık, kaşıntı ve hapşırıklarla kendini gösteren alerjik rinit rahatsızlığının zamanında tedavi edilmemesi durumunda orta kulak problemleri, sinüzit ve uyku bozuklukları gibi sorunların ortaya çıkabileceğini, uyku kalitesi bozulan çocuklarda da dikkat dağınıklığı, okul başarısında ve yaşam kalitesinde düşüş görülebileceğini kaydetti. Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican, dünyada yaklaşık her beş çocuktan birini etkileyen “Alerjik rinit” hastalığıyla ilgili bilgi verdi. Çocuklarda bitmeyen burun şikayetlerinin çoğu zaman “geçer” diye beklendiğini, oysa haftalarca süren burun akıntısının, sık hapşırık ve burun tıkanıklığı basit bir soğuk algınlığından çok daha fazlasını işaret ediyor olabileceğini söyleyen Uzm. Dr. Ufuk Sevgican, “Özellikle belirtiler belirli mevsimlerde artıyor ya da yıl boyunca devam ediyorsa akla ilk gelmesi gereken durumlardan biri alerjik rinittir. Alerjik rinit; burun akıntısı-tıkanıklık, kaşıntı ve hapşırıklarla kendini gösteren, çocukluk çağında oldukça sık görülen bir hastalıktır. Dünyada yaklaşık her beş çocuktan birini etkilediği bilinmektedir. Anne veya babasında alerjik rinit, astım ya da egzama bulunan çocuklarda görülme riski daha fazladır. Bazı çocuklar yalnızca ilkbahar ve sonbahar gibi mevsim geçişlerinde şikâyet yaşarken, bazıları yıl boyunca yakınmalarla mücadele eder “ dedi. Polenler, ev tozu akarları, hayvan tüyleri, küf mantarları, hava kirliliği ve ani iklim değişikliklerinin çocuklarda alerjik riniti tetikleyen başlıca nedenler olduğunu dile getiren BURTOM Özlüce Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican şöyle konuştu : “Özellikle şeffaf ve sulu burun akıntısı, sık hapşırık nöbetleri, burun ve genizde kaşıntı dikkat çekicidir. Bu çocuklar çoğu zaman burundan rahat nefes alamadığı için ağızdan nefes alır; horlama, huzursuz uyku ve sık uyanma görülebilir. Gözlerde kaşıntı, sulanma ve kızarıklık da tabloya eşlik edebilir. En önemli ipuçlarından biri ise genellikle ateşin olmamasıdır.” Tedavi edilmeyen alerjik rinitin yalnızca burunla sınırlı kalmadığını, uzun süreli burun tıkanıklığının orta kulak problemleri, sinüzit ve uyku bozukluklarına zemin hazırlayabildiğini söyleyen Uzmanı Dr. Ufuk Sevgican, uyku kalitesi bozulan çocuklarda dikkat dağınıklığı, okul başarısında ve yaşam kalitesinde düşüş görülebileceğini dile getirdi. Uzm. Dr. Ufuk Sevgican, alerjik rinitte tedavinin ilk basamağını alerjenlerden korunmanın oluşturduğunu söyleyerek, açıklamasını şu sözlerle tamamladı : “Mevsimsel allerjik riniti olan çocuklar polen dönemlerinde özellikle sabah saatlerinde dışarıda uzun kalmamalı, eve gelince el-yüzlerini yıkayıp kıyafet değiştirmelidir. Ev tozu akar maruziyetini azaltmak, rutubet ve sigara dumanından uzak durmak büyük önem taşır. Gerektiğinde düşük doz kortizon içeren burun spreyleri, tuzlu su uygulamaları ve antihistaminik ilaçlar kullanılabilir. Bu tedaviler alerjiyi tamamen ortadan kaldırmasa da belirtileri kontrol altına alır ve komplikasyonları önlemeye yardımcı olur. Unutulmamalıdır ki çocuklarda rahat nefes almak yalnızca konfor değil; kaliteli uyku, sağlıklı büyüme ve başarılı bir okul yaşamı için de temel bir gereksinimdir. Erken tanı ve doğru tedaviyle alerjik rinit kontrol altına alınabilir, çocukların yaşam kalitesi belirgin şekilde artırılabilir.”

Zorlu Gebelik Süreci Mutlu Sonla Bitti Haber

Zorlu Gebelik Süreci Mutlu Sonla Bitti

Gebeliğinin 24’üncü haftasında yapılan değerlendirmelerde servikal yetmezliği tanısıyla rahim ağzı uzunluğunun 7 milimetreye kadar kısaldığı belirlenen anne adayı, Hayat Hastanesi’nin uzman ve deneyimli sağlık ekibi tarafından hastaya özel planlanan 91 günlük medikal tedavi ve multidisipliner bakım süreci sonucunda erken doğum riskini atlatarak bebeğini dünyaya getirdi. Hayat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Uzm. Dr. Merve Işık, servikal yetmezliğin çoğu zaman belirgin bir ağrı ya da bulgu olmadan ilerleyebildiğine dikkat çekerek, “Servikal yetmezlik, genellikle gebeliğin 14’üncü haftasından sonra rahim ağzının ağrısız şekilde kısalması ve açılması sonucu erken doğum riskinin ortaya çıkmasıdır. İlk gebeliklerde hiçbir belirti vermeden ilerleyebileceği gibi kasık ağrısı veya lekelenme gibi gebelikte sık görülebilen şikayetlerle de kendini gösterebilir. Bu nedenle rahim ağzı uzunluğunun değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır” dedi. Tanıda vajinal ultrasonografinin önemli bir yere sahip olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Işık, tedavinin her anne adayına özel planlandığını söylerken, “Vajinal ultrasonografi ile rahim ağzının uzunluğunu ölçebiliyor ve herhangi bir açıklık bulunup bulunmadığını değerlendirebiliyoruz. Uygun hastalarda rahim ağzına dikiş uygulanabileceği gibi ilaç tedavileri de tercih edilebiliyor. Ayşenur Genceroğlu’nun gebeliğinde dikiş uygulamadan medikal tedavi ve sıkı takip yolunu izledik. Gebeliğin 24’üncü haftasında 7 milimetrelik rahim ağzı uzunluğuyla başlayan bu hassas süreç, 37’nci haftada sağlıklı bir kız bebeğin dünyaya gelmesiyle mutlulukla sonuçlandı” şeklinde konuştu. “Doktorunuza güvenin, muayeneden korkmayın” Yaşadığı süreci anlatan Ayşenur Genceroğlu ise doktorunun önerisiyle yapılan vajinal muayene sonucunda erken doğum riski taşıdığının fark edildiğini belirterek şunları söyledi: “Gerekli müdahalelerin zamanında yapılması sayesinde bugün sağlıklı bir evlada sahibim. Benzer bir süreç yaşayan anne adaylarına mümkün olduğunca stresten uzak durmalarını, vajinal muayeneden korkmamalarını ve doktorlarına güvenmelerini öneriyorum. Başta Uzm. Dr. Merve Işık olmak üzere ebelerimize, hemşirelerimize ve tüm Hayat Hastanesi çalışanlarına teşekkür ediyorum. 91 gün boyunca güler yüzlü, ilgili ve temiz bir ortamda kendimizi güvende hissettik. Sıkı takip, doğru hekim ve güçlü bir sağlık ekibiyle bu zorlu süreci başarıyla atlattık.” Hayat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Uzm. Dr. Merve Işık, anne adaylarına rutin gebelik kontrollerini ihmal etmemeleri çağrısında bulunarak, “Vajinal muayene gerekli koşullarda anne ve bebeğin sağlığı açısından kritik bilgiler sağlayabilir. Erken tanı ve doğru tedavi, gebeliğin sağlıklı şekilde sürdürülebilmesi için hayati önem taşır” dedi.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.