Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Enfeksiyon

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Enfeksiyon haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Enfeksiyon haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

YERLİ VE MİLLİ: BTÜ’den diyabet hastalarına umut olacak yerli tedavi ürünü BTÜ’den diyabet hastalarına umut Haber

YERLİ VE MİLLİ: BTÜ’den diyabet hastalarına umut olacak yerli tedavi ürünü BTÜ’den diyabet hastalarına umut

Bursa Teknik Üniversitesi, TÜSEB desteğiyle diyabet hastalarında sık görülen iyileşmeyen yaralara yönelik arı sütü kaynaklı yerli tedavi ürünü geliştirmeye hazırlanıyor. Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ), diyabet hastalarının en önemli sağlık sorunlarından biri olan iyileşmeyen yaralar için yerli bir tedavi ürünü geliştirmeye hazırlanıyor. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından destek almaya hak kazanan projede, Bursa’dan elde edilen arı sütü ve ileri biyoteknoloji bir araya getirilerek, diyabet hastalarında görülen yaraların hızlı iyileşmesi sağlanacak. Diyabet hastalarında sık görülen ayak yaraları, zamanında tedavi edilmediğinde enfeksiyona neden olabiliyor, hatta uzuv kaybına kadar varan ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Bu soruna çözüm geliştirmek amacıyla BTÜ Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökçe Taner'in yürütücülüğünde önemli bir proje hayata geçirildi. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından da desteklenen "Diyabetik Ayak Ülseri Tedavisine Yönelik Arı Sütü Kaynaklı Ekstraselüler Vezikül (RJEV)-Yüklü Fotokürlenebilir GelMA Hidrojellerin Geliştirilmesi" başlıklı projede, Bursa'dan elde edilen kaliteli arı sütleri kullanılacak. ELDE EDİLECEK JEL ÖRTÜ YARALARA UYGULANACAK Araştırmacılar, arı sütünden elde edilen ve hücrelerin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan doğal nano yapıları özel bir hidrojel içerisine yerleştirecek. Jel kıvamındaki bu yara örtüsü, yara üzerine uygulandığında kontrollü şekilde iyileştirici maddeler salgılayacak. Geliştirilecek yerli yara örtüsünün; yaraların daha hızlı iyileşmesini sağlaması, yeni damar oluşumunu desteklemesi, enfeksiyon riskini azaltması, hücre yenilenmesini hızlandırması hedefleniyor. YERLİ SAĞLIK TEKNOLOJİSİNE KATKI SAĞLAYACAK Türkiye'nin arı ürünleri bakımından zengin bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çeken Proje Yürütücüsü Doç. Dr. Gökçe Taner, bu çalışmanın yalnızca diyabet hastalarının yaşam kalitesini artırmayı değil, aynı zamanda yüksek katma değerli yerli sağlık ürünlerinin geliştirilmesine ve sağlık alanında dışa bağımlılığın azaltılmasına da katkı sunacağını belirtti. PROJE EKİBİ Doç. Dr. Gökçe Taner'in yürütücülüğündeki projede araştırmacı olarak; Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi İmmünoloji Bölümü’nden: Prof. Dr. Haluk Barbaros Oral, Doç. Dr. Diğdem Yöğen Ermiş, Dr. Öğretim Üyesi Salih Haldun Bal, Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Sabire Güler yer alıyor. Projede genç bilim insanları Dr. Halime Serinçay doktora sonrası bursiyer ve Moleküler Biyolog Hilal Akar, Hilal Vardar ve İrem Özveri ise yardımcı personel olarak bulunuyor. REKTÖR ÇAĞLAR: BİLİMSEL BİLGİ TOPLUMSAL FAYDAYA DÖNÜŞÜYOR BTÜ Rektörü Prof. Dr. Naci Çağlar, sağlık alanında geliştirilen yenilikçi projelerin toplumun yaşam kalitesini artırmada büyük önem taşıdığını belirterek, " Üniversitemizde yürütülen bu proje, bilimsel bilginin toplumsal faydaya dönüşmesinin güzel bir örneği. TÜSEB tarafından desteklenmeye hak kazanan bu çalışma, hem yerli sağlık teknolojilerinin geliştirilmesine hem de ülkemizin biyoteknoloji alanındaki araştırma kapasitesinin güçlenmesine önemli katkılar sağlayacak. Dolayısıyla proje ekibini tebrik ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum" dedi.

İDRARDAKİ RENK DEĞİŞİMİ HASTALIK UYARINI OLABİLİR Haber

İDRARDAKİ RENK DEĞİŞİMİ HASTALIK UYARINI OLABİLİR

Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Davut Demirkıran, idrarda görülen renk, koku ve kıvam değişikliklerinin vücudun verdiği önemli sinyaller arasında yer aldığını belirterek dikkat edilmesi gereken durumları anlattı. Normal şartlarda idrarın açık sarıdan hafif turuncuya kadar değişen bir renkte ve berrak görünümlü olduğunu belirten Uzman Dr. Davut Demirkıran, yeterli sıvı tüketiminin idrar rengini doğrudan etkilediğini söyledi. Susuz kalındığında idrarın koyulaşabileceğini ifade eden Dr. Davut Demirkıran, bazı değişikliklerin ise altta yatan hastalıkların işareti olabileceğini vurguladı. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uzman Dr. Davut Demirkıran, “İdrardaki değişiklikler çoğu zaman zararsız nedenlere bağlıdır. Tüketilen besinler, vitaminler veya bazı ilaçlar idrarın rengini ve kokusunu geçici olarak değiştirebilir. Ancak bu değişiklikler birkaç günden uzun sürüyorsa, ağrı, ateş, yanma hissi ya da sık idrara çıkma gibi belirtiler eşlik ediyorsa mutlaka bir uzmana başvurulmalıdır” dedi. İdrar rengindeki değişimlerin her zaman hastalık anlamına gelmediğini belirten Uzman Dr. Davut Demirkıran, pancar, böğürtlen, ravent ve bakla gibi gıdaların idrarda kırmızımsı tonlara yol açabileceğini söyledi. Havuç ve yüksek doz C vitamini kullanımının turuncu renk değişimine neden olabileceğini ifade eden Dr. Davut Demirkıran, bazı B vitaminlerinin ise idrara yeşilimsi bir görünüm verebildiğini aktardı. Kuşkonmaz, kahve, lahana, soğan ve sarımsak gibi besinlerin de idrar kokusunda geçici değişiklik oluşturabileceğini kaydeden Uzman Dr. Davut Demirkıran, çoğu zaman bu durumun bir iki gün içinde normale döndüğünü ifade etti. Kırmızı veya koyu kahverengi idrar uyarı işareti olabilir Bazı renk değişimlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Uzman Dr. Davut Demirkıran, kırmızı, koyu kahverengi ya da çay rengindeki idrarın idrar yolu enfeksiyonu, böbrek taşı, karaciğer sorunları veya nadiren ciddi hastalıkların belirtisi olabileceğini söyledi. Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Davut Demirkıran, “İdrarda kan görülmesi, koyu kahverengi görünüm, yoğun amonyak kokusu ya da uzun süre devam eden bulanıklık ihmal edilmemelidir. Özellikle idrar yaparken yanma, ateş, titreme, sırt veya karın ağrısı gibi belirtiler eşlik ediyorsa detaylı değerlendirme gerekir” dedi. Köpüklü idrar böbrek hastalığının habercisi olabilir İdrarın zaman zaman hızlı idrar yapmaya bağlı olarak köpüklü görünebileceğini belirten Uzman Dr. Davut Demirkıran, bu durumun sürekli hale gelmesi halinde dikkatli olunması gerektiğini söyledi. “Kalıcı köpüklü ya da kabarcıklı idrar, idrarda fazla protein bulunmasına işaret edebilir. Bu durum bazı böbrek hastalıklarının erken belirtisi olabilir. Özellikle bacaklarda şişlik de varsa vakit kaybetmeden doktora başvurulmalıdır” diyen Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Davut Demirkıran, düzenli kontrollerin önemine dikkat çekti. İdrar tahlili birçok hastalığa ışık tutabiliyor İdrardaki değişikliklerin nedenini anlamak için çoğu zaman basit bir idrar tahlilinin yeterli olduğunu belirten Uzman Dr. Davut Demirkıran, gerek görüldüğünde kan testleriyle böbrek fonksiyonları, karaciğer değerleri ve enfeksiyon bulgularının da değerlendirilebildiğini söyledi. Uzman Dr. Davut Demirkıran, “İdrar, vücudun sağlık durumuna dair önemli ipuçları verir. Renk, koku veya görünümdeki değişikliklerin kısa süreli olup olmadığını takip etmek gerekir. Eğer birkaç gün içinde normale dönmüyorsa ya da ek belirtiler varsa mutlaka uzman görüşü alınmalıdır” ifadelerini kullandı.

Keneye Karşı Basit Önlemler Hayat Kurtarıyor Haber

Keneye Karşı Basit Önlemler Hayat Kurtarıyor

Yaz aylarının gelmesiyle birlikte kene vakalarında artış yaşanırken, Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı da yeniden gündeme geldi. Nev Sağlık Grubu Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Bölümü’nden Uzm. Dr. Mustafa Fevzi Özsoy, özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşların dikkatli olması gerektiğini belirterek, hastalıktan korunmada kişisel önlemlerin büyük önem taşıdığını vurguladı. KKKA Nedir? Uzm. Dr. Mustafa Fevzi Özsoy, Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi’nin kenelerin insanları ısırmasıyla bulaşan bir virüs tarafından oluşturulan ve ateş, halsizlik, iştahsızlık, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı, kusma, ishal ve daha ciddi olgularda kanama gibi bulgu ve belirtiler oluşturarak ölümlere neden olabilen zoonotik, yani hayvanlardan insanlara bulaşan bir hastalık olduğunu söyledi. Hastalığın ilk olarak Kırım bölgesinde, sonraki yıllarda ise Kongo’da tespit edildiğini belirten Özsoy, 1969 yılında bu iki bölgede görülen virüslerin aynı olduğunun anlaşılması üzerine hastalığın “Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi” olarak isimlendirildiğini ifade etti. “Vakalar Bahar ve Yaz Aylarında Artıyor” KKKA vakalarının, hastalığın başlıca bulaştırıcısı olan kenelerin aktifleştiği bahar ve yaz aylarında görüldüğünü belirten Özsoy, hastalığın Türkiye’de ilk kez 2002 yılında Tokat’ta tespit edildiğini söyledi. Hastalığın çoğunlukla İç Anadolu’nun kuzeyi, Orta Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun kuzeyinde yoğunlaştığını kaydeden Özsoy, Erzurum, Erzincan, Gümüşhane, Bayburt, Tokat, Yozgat, Sivas, Amasya, Çorum, Çankırı, Bolu, Kastamonu ve Karabük’ün hastalığın yoğun görüldüğü iller arasında yer aldığını dile getirdi. “Bulaşma Yollarına Dikkat” Hastalığın ülkemizde başlıca hastalık etkenini taşıyan kenenin tutunması veya bununla temas sonucunda bulaştığını belirten Özsoy, Türkiye’de hastalığın bulaştırıcısı olan asıl kene türünün Hyalomma marginatum olduğunu söyledi. Özsoy, bunun yanı sıra hastalığın viremik dönemdeki hayvanların veya hasta kişilerin kan, doku ve vücut çıkartılarına korunmasız temas sonucunda da bulaşabildiğine dikkat çekti. “Belirtiler ve Kuluçka Süreci” Kuluçka döneminin genellikle 1 ila 3 gün arasında değiştiğini, en fazla ise 9 güne kadar uzayabildiğini belirten Özsoy, enfekte kan, vücut sıvısı ve diğer dokularla temas sonrasında bu sürenin 5 ila 6 gün, en fazla ise 13 gün olabileceğini ifade etti. “Hastalığın Özel Bir Tedavisi Bulunmuyor” KKKA’nın özel bir tedavisinin bulunmadığını vurgulayan Özsoy, tedavinin esasını destek tedavisinin oluşturduğunu söyledi. Günümüzde hastalıktan korunmaya yönelik etkinliği kanıtlanmış bir aşı veya etkene spesifik bir ilaç bulunmadığını belirten Özsoy, Türkiye’de hastalığa karşı aşı geliştirme çalışmalarının sürdüğünü kaydetti. “Her Yıl Nisan-Ekim Arasında Görülüyor” Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi hastalığının kontrolüne yönelik çalışmaların Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü tarafından yürütüldüğünü ifade eden Özsoy, kişisel korunma önlemlerinin alınmasının hastalığın kontrolünde ön planda olduğunu söyledi. Türkiye’de KKKA’nın her yıl nisan-ekim ayları arasında görüldüğünü, haziran ve temmuz aylarında ise vaka sayılarının zirveye ulaştığını belirten Özsoy, hastalığın yaklaşık yüzde 4-5 oranında ölümcül seyredebildiğini dile getirdi. Özsoy, 2002-2024 yılları arasında Türkiye’de 17 bin 132 vaka görüldüğünü ve 819 ölüm kaydedildiğini belirterek, en yüksek vaka sayısının 2009 yılında 1.318 vaka olarak gerçekleştiğini, 2017 yılında ise 343 vakanın tespit edildiğini söyledi. Hastalığın halen ülkemiz açısından önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ettiğini ifade etti. “Risk Altındaki Meslek Grupları” Hastalığın özellikle endemik bölgelerde yaşayan tarım ve hayvancılıkla uğraşan çiftçiler, çobanlar, kasaplar, mezbaha çalışanları, veteriner hekimler, veteriner sağlık teknisyenleri, enfekte hastalarla temas eden sağlık personeli, laboratuvar çalışanları, hasta yakınları, askerler ve kamp yapan kişiler açısından risk oluşturduğunu belirten Özsoy, bu grupların daha dikkatli olması gerektiğini söyledi. “Basit Tedbirlerle Korunmak Mümkün” Kene yönünden riskli alanlara gidilirken vücudu örten kıyafetlerin tercih edilmesi gerektiğini belirten Özsoy, pantolon paçalarının çorap içine sokulmasının ve açık renkli kıyafetlerin kullanılmasının kenelerin fark edilmesini kolaylaştırdığını ifade etti. Riskli alanlardan dönüldüğünde vücudun dikkatlice kontrol edilmesi gerektiğini vurgulayan Özsoy, kene tutunması halinde çıplak elle temas edilmeden uygun bir malzeme yardımıyla çıkarılması gerektiğini söyledi. Kenenin erken çıkarılmasının hastalığın bulaşma riskini azalttığını belirten Özsoy, kişinin keneyi çıkaramadığı durumlarda en yakın sağlık kuruluşuna başvurması gerektiğini ifade etti. Hayvanların sağlıklı görünse bile hastalığı taşıyabileceğine dikkat çeken Özsoy, hayvanların kanı, vücut sıvıları ve dokularına çıplak elle temas edilmemesi gerektiğini söyledi. “Kene Çıplak Elle Ezilmemeli” Kenelerin uçan ya da zıplayan canlılar olmadığını, yerden yürüyerek insan vücuduna tırmandığını belirten Özsoy, vücuda tutunan veya hayvanlar üzerinde bulunan kenelerin kesinlikle çıplak elle öldürülmemesi ve patlatılmaması gerektiğini vurguladı. Kenelerin üzerine sigara basılması ya da kolonya ve gaz yağı gibi maddeler dökülmesinin yanlış bir uygulama olduğunu ifade eden Özsoy, bunun kenenin kasılmasına neden olarak virüsü kişiye bulaştırma riskini artırabileceğini söyledi. “Temas Sonrası Takip Önemli” Kene tutunan kişilerin 10 gün boyunca halsizlik, iştahsızlık, ateş, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı, kusma ve ishal gibi belirtiler açısından kendilerini izlemeleri gerektiğini belirten Özsoy, bu belirtilerden herhangi birinin ortaya çıkması durumunda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini ifade etti. Maruz kalan kişilerin günlük vücut ısısı ölçümü ve haftalık tam kan sayımı da dahil olmak üzere iki haftalık bir izlem sürecinden geçirilmesi gerektiğini kaydeden Özsoy, karantina uygulanmasına gerek olmadığını söyledi. İzlem döneminde ateşli bir hastalık gelişmesi durumunda tanısal testlerin yapılması gerektiğini belirten Özsoy, Ribavirinin koruyucu amaçla kullanımının rolünün ise halen netlik kazanmadığını ve daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. “Çevre Temizliğinde Çamaşır Suyu Etkili” Çevre temizliği konusunda da bilgi veren Özsoy, sodyum hipokloritin, yani çamaşır suyunun virüse karşı oldukça etkili olduğunu söyledi. Kan ve vücut sıvılarıyla kirlenmiş yüzeylerde 1’e 10’luk solüsyonların kullanıldığını belirten Özsoy, organik materyaller uzaklaştırıldıktan sonra uygulanmasının etkinliği artırdığını ifade etti. Hazırlanan solüsyonların 24 saat sonra etkinliğinin azaldığını kaydeden Özsoy, bu nedenle günlük hazırlanması gerektiğini ve hazırlanan ortamın iyi havalandırılmasının önem taşıdığını sözlerine ekledi.

Prof. Dr. Oytun Erbaş: "Kenelerden kurtulmak için sülün en iyi çözüm" Haber

Prof. Dr. Oytun Erbaş: "Kenelerden kurtulmak için sülün en iyi çözüm"

Havaların ısınmasıyla birlikte kene kaynaklı hastalık riski yeniden gündeme geldi. Prof. Dr. Oytun Erbaş, kenelerin Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi, Lyme hastalığı ve Q ateşi gibi çeşitli hastalıkların taşıyıcısı olabildiğini belirterek, özellikle yaz aylarında vatandaşların dikkatli olması gerektiğini ifade etti. "Keneler birçok virüs ve bakteriyi barındırıyor" Keneleri birçok hayvandan kan emdiğini söyleyen Prof. Dr. Erbaş, "Tavuk, koyun, kirpi ve ayrıca insandan da kan emebilir. Keneler birçok virüs ve bakteriyi barındırıyor. Kırım Kongo, Lyme hastalığı, Q ateşini barındırıyor. Kenelerin en büyük sorunu enfeksiyon yaymaları. Bir de hızlı damar sertliği gelişiyor. Keneler ayrıca sizi alerjilere karşı duyarlı hale getiriyor. Keneler sadece mikrop taşımakla kalmıyor, ete karşı da alerji oluşturabiliyor. Dünyada bin adet kene cinsi var. Türkiye’de ise 47 kene var. Bunlardan bazıları virüs taşıyor, bazıları ise taşımıyor. Bazı keneler de çiftleşip virüsleri birbirine aktarabiliyor. Kene büyük bir sorun. "Her zaman doğaya ait çözümler yine doğal olmak zorunda" Keneler ilaçlanabildiğini belirten Erbaş, "İlaca karşı da direnç geliştiriyorlar. İlaçlama tabii yapılsın ama bir de doğal yoldan çözümü var. Tavuk, sülün gibi hayvanlar kenelerin düşmanları. Bunları salmak gerekiyor. Park ve bahçelerde sülün gezmeli. Çok fazla ilaçlama durumu insanlara da zarar verir. Çünkü insanlar da bahçede piknik vs yapıyor. Kene sorunu için kaz, tavuk gibi kanatlı hayvanlar bırakılabilir. Sülün en iyi çözüm olacaktır. Doğada bir denge var. Her zaman doğaya ait çözümler yine doğal olmak zorunda" dedi. "Özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında sıcaklık artışıyla birlikte kenelerde de artış yaşanacak" Kenelerin en aktif olduğu dönemin Nisan ve Ekim ayları aralığında olduğunu belirten Pr. Dr. Erbaş, "Şu zamanlarda aktiflikleri yine artacak. Özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında sıcaklık artışıyla birlikte kenelerde de artış yaşanacak. Keneler şu an yumurtlama döneminde. Küresel ısınma ile birlikte daha çok artış yaşanacak. Şehirlerde bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Kenenin kan emeceği hayvanlar var. Şu an İstanbul’da kenelerde kırım Kongo yok ama çiftleşme ile bulaşmalar olabilir. Çorum, Tokat, Sivas, Erzurum gibi yerlerde gördüğümüz kırım Kongo İstanbul’a da gelebilir. "Pikniğe gitmeden içinde permetrin içeren krem sürebilirsiniz" Kenelere karşı uyarılarda bulunan ve yapılabilecek önlemleri sıralayan Prof. Dr. Erbaş şunları söyledi: "İstanbul kenelerinde Lyme var, bu çok ciddi bir hastalık. Antibiyotiklere rağmen kronik Lyme olabiliyorsunuz. Halsizlik, yorgunluk, eklem hastalıkları gibi belirtiler olabilir. Lyme çok pis bir hastalıktır. Keneyle temas etmeyin. Piknik yapmaya giderken mutlaka önlem alın. Uzun çoraplar, ayakkabılar giyebilirsiniz. Eve gelince kulak arkaları, koltuk altı, kasık bölgesine bakın. Pikniğe gitmeden içinde permetrin içeren krem sürebilirsiniz. Kene kovucu kremler var. Kene sadece bugünün sorunu değil yarının da sorunu olmaya devam edecek."

Hantavirüs salgına dönüşür mü? Haber

Hantavirüs salgına dönüşür mü?

Kemirgenlerin idrarı, dışkısı ve tükürüğüyle temas sonucu bulaşabilen hantavirüs, ağır vakalarda solunum yetmezliği, böbrek sorunları ve can kayıplarına yol açabiliyor. Uzmanlar özellikle uzun süre kapalı kalan alanların temizliği sırasında dikkatli olunması gerektiğine dikkat çekiyor. Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği’nden Dr. Öğr. Üyesi Saliha Ayan, hantavirüsün toplum içinde kolay yayılan bir enfeksiyon olmadığını belirterek, “İnsandan insana bulaş yalnızca Güney Amerika’da görülen Andes virüsü ile ilişkilendirilmiştir. Avrupa ve Asya’daki türlerde böyle bir bulaş kanıtlanmamıştır” dedi. GRİP BELİRTİLERİYLE KARIŞABİLİYOR Depo, ahır, kiler, bağ evi ve uzun süre kullanılmayan yazlıklar riskli alanlar arasında yer alıyor. Bu alanlarda temizlik yapılırken virüs içeren partiküllerin havaya karışması enfeksiyon riskinin artırılabileceğine dikkati çeken Dr. Öğretim Üyesi Saliha Ayan, "Hantavirüs belirtileri çoğu zaman grip ile karıştırılabiliyor. Hastalığın ilk döneminde ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik, bulantı ve kusma görülebiliyor. İlerleyen vakalarda ise nefes darlığı, akciğerlerde sıvı birikimi, tansiyon düşüklüğü ve böbrek yetmezliği gibi ağır tablolar gelişebiliyor" dedi. Uzmanlar, özellikle kemirgen teması öyküsü bulunan kişilerde açıklanamayan ateş ve nefes darlığı görülmesi halinde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini vurguluyor. Hantavirüse karşı kesin etkili bir antiviral tedavi ya da yaygın kullanılan bir aşı bulunmuyor. Bu nedenle korunma yöntemleri büyük önem taşıyor. Uzmanlar, riskli alanların önce havalandırılması gerektiğini, kemirgen dışkısı bulunan bölgelerin süpürülmemesi ve nemlendirilerek temizlenmesi gerektiğini belirtiyor. Temizlik sırasında maske ve eldiven kullanılması, işlem sonrası ellerin mutlaka yıkanması öneriliyor.

Havalar ısındı, kene tehlikesi yeniden kapıda! Haber

Havalar ısındı, kene tehlikesi yeniden kapıda!

Havaların ısınmasıyla birlikte Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yeniden görülmeye başlayan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) vakaları endişe oluştururken, uzmanlar özellikle Kurban Bayramı öncesi kırsal alanlara gidecek vatandaşlara uyarılarda bulundu. Ölümcül seyredebilme riski bulunan hastalığa karşı kene temasının hayati önem taşıdığı belirtilirken, vatandaşların açık renkli kıyafet tercih ederek keneyi erken fark etmesi, dış ortamdan döndükten sonra vücutlarını detaylı şekilde kontrol etmesi ve kene tutunması durumunda vakit kaybetmeden sağlık kuruluşlarına başvurması gerektiği vurgulandı. "Kurbanlarını kesecek olan kişilerin çok dikkatli olması gerekiyor" Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Farabi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Gürdal Yılmaz, Türkiye’de kene ile buluşan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin 2002 yılından itibaren görüldüğünü belirterek, "Bu yıllara göre değişmekle birlikte havaların ısınması ile birlikte vakalar ortaya çıkmaktadır. Bölgemizde henüz bir vaka tespit etmedik ancak ülkemizde vakalar var. Özellikle Nisan ayı sonu itibari ile vakaları ortaya çıktı. Hastalar gerek ayaktan gerek yatırılarak tedavi edildiler. Genç bir arkadaşımızın öldüğü ile ilgili bilgimiz var. Bu sene havaların biraz daha soğuk gitmesi itibarıyla vakalar az olarak karşımıza çıkıyor ama önümüzde Kurban Bayramı var. Bu dönemde köylerine gidecek, orada kurbanlarını kesecek olan kişilerin çok dikkatli olması gerekiyor. Çünkü keneler halen mevcut ve halen enfekte. Bağışıklığı olmayan, daha önce bunu geçirmemiş olan kişiler bu hastalığa açıklar ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi ölümcül seyredebiliyor. Böyle bir durumla mutlaka önlemlerini almaları gerekiyor. Dışarı çıkıp evlerine döndükleri zaman üzerlerine bakmaları lazım. Vücudunun her tarafında kene aramaları gerekiyor. İkinci olarak dışarı çıkarken çoraplarını pantolonların içine sokmaları gerekiyor ki kene deriye ulaşmasın. Açık giysiler giyerlerse kişiler keneyi çok rahatlıkla görebilirler. Kene yapışınca da bir sağlık durumuna başvursunlar ve o keneyi sağlık kuruluşunda çıkarsınlar. Bir an önce hızlı bir şekilde henüz daha o virüsü kusmadan vücudun içine o keneyi çıkarmak gerekiyor" dedi. "O kadar ölümcül değil erken müdahale ile tedavi edebiliyoruz" Bölgeden yüzlerce hastanın Kırım Kongo Kanamalı Ateşi nedeniyle hastanelere başvurduğunu kaydeden Yılmaz, "Sahildeki kenelerde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi yok. Özellikle Kelkit Vadisi ile Torul bölgesi, Şebinkarahisar, Alucra, Çamoluk ve Bayburt bölgelerinden hastalar geliyor. Kırsala gidenler mutlaka önlemlerini almaları gerekiyor. Daha önce bunu geçirmemiş insanlar daha çok risk altında. Şu ana kadar hastanemize daha önce Kırım Kongo olarak gelip de sonradan tekrar Kırım Kongo olarak gelen hastamız olmadı. Bölgeden yüzlerce hastamız var. Bunların bir kısmı vefat etti diğerleri hayatını sürdürüyor. Kırım Kongo ölümcül bir hastalık olarak düşünülüyor. O kadar ölümcül değil erken müdahale ile tedavi edebiliyoruz. Kişinin erken tespit etmesi gerekiyor. Hemen sağlık kuruluşuna giderek o keneyi çıkartması gerekiyor. O kişi hasta olmadan bile düzelebiliyor. Vücutta ne kadar uzun süre kalırsa vücuda o kadar çok virüs verebiliyor. Virüsün fazlalığı, cinsi etkileyebiliyor. Kişinin bağışıklığı burada önem arz ediyor" ifadelerini kullandı.

Ağız ve diş sağlığı genel sağlığın anahtarı Haber

Ağız ve diş sağlığı genel sağlığın anahtarı

İzmir Eğitim Diş Hastanesinde görev yapan Dt. Yudum Ertem, dünya genelinde insanların yüzde 90’ının diş çürüğü ve diş eti rahatsızlıkları riski taşıdığını bildirdi. Ağız sağlığının sadece ağız içiyle sınırlı kalmadığını belirten Ertem, bu durumun diyabet, kalp ve solunum yolu gibi sistemik hastalıkları doğrudan tetikleyebileceğini dile getirdi. Toplumda farkındalık oluşturmak amacıyla Dünya Dişhekimleri Birliği (FDI) tarafından 20 Mart’ın Dünya Oral Sağlık Günü olarak ilan edildiğini hatırlatan Ertem, bu özel günün ağız hastalıklarının önlenmesi ve sağlıklı alışkanlıkların kazandırılması açısından önemli bir fırsat olduğunu kaydetti. "En yaygın sağlık sorunlarından biri" Diş çürüklerinin günümüzde en yaygın sağlık sorunlarından biri olmaya devam ettiğine değinen Ertem, "Yanlış beslenme, artan şeker tüketimi ve yetersiz ağız bakımı başlıca nedenler arasında yer alıyor. Diş eti hastalıkları ise ilerleyen süreçte diş kaybına yol açabiliyor. Bu hastalıklar kronik enfeksiyon niteliği taşıyor. Kalp-damar hastalıkları başta olmak üzere çeşitli sistemik hastalıklarla ilişkili olabiliyor" dedi. "Koruyucu sağlık hizmetleri" Ağız ve diş sağlığının korunmasında en etkili yaklaşımın koruyucu sağlık hizmetleri olduğunu vurgulayan Ertem, "Bireylerin düzenli ağız bakım alışkanlıkları kazanması büyük önem taşıyor. Sağlıklı bir ağız yapısı için dişler günde en az iki kez 2-3 dakika fırçalanmalıdır. Diş ipi kullanılmalı, dil temizliği ihmal edilmemeli, dengeli beslenilmeli ve altı ayda bir diş hekimi kontrolüne gidilmelidir. Ağız ve diş hastalıkları Türkiye’de en sık görülen sağlık sorunları arasında yer alıyor. Çoğu zaman hayati risk taşımadığı düşüncesiyle ihmal ediliyor. Ancak yüksek görülme sıklığı ve diğer hastalıklarla ilişkisi nedeniyle önemli bir halk sağlığı sorunudur. Diş çürükleri ve diş eti hastalıkları büyük ölçüde önlenebilir. Toplumun bilinçlendirilmesi ve koruyucu diş hekimliği hizmetlerinin yaygınlaştırılması gerekiyor. Oral sağlık olmadan genel sağlıktan söz etmek mümkün değildir" ifadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.