Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Dünya Sağlık Örgütü

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Dünya Sağlık Örgütü haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Dünya Sağlık Örgütü haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

"Zaman Senden Yana" ile meme kanserinde hayata ayrılan zamanın değeri vurgulandı Haber

"Zaman Senden Yana" ile meme kanserinde hayata ayrılan zamanın değeri vurgulandı

Dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri, milyonlarca kadının ve ailesinin yaşamını etkiliyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, 2024 yılında dünya genelinde yaklaşık 2,4 milyon kadına meme kanseri tanısı konuldu. Türkiye'de ise Sağlık Bakanlığı verilerine göre her yıl yaklaşık 32 bin kadın meme kanseri tanısı alıyor. Erken tanının tedavi başarısında belirleyici rol oynadığı hastalıkta, bilimsel gelişmeler sayesinde hastalığın özelliklerine göre farklı tedavi seçeneklerinden yararlanılabiliyor. Bu gelişmeler, tedavinin klinik sonuçlarının yanı sıra hastaların günlük yaşamlarına etkisinin de daha fazla gözetilmesini sağlıyor. Meme kanseri hastalarının deneyimlerine dikkat çekildi Meme Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında erken tanının önemine dikkat çekmek ve meme kanseri hastalarının tanı ve tedavi süreçlerindeki deneyimlerine yönelik toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla hayata geçirilen "Zaman Senden Yana" projesi, 17-18 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul Ataşehir'de bulunan bir AVM'de ziyaretçilerle buluştu. Europa Donna Türkiye - Meme Hastalıkları Koalisyonu Derneği tarafından Roche İlaç Türkiye'nin katkılarıyla gerçekleştirilen projede, özel olarak hazırlanan deneyim alanı aracılığıyla ziyaretçilere hastaların yaşadığı süreçleri farklı bir perspektiften deneyimleme imkanı sunuldu. Tanıdan tedaviye, zamanın değerini anlatan deneyim "Zaman Senden Yana" projesi kapsamında hazırlanan deneyim alanında, üç LED ekran aracılığıyla görsel ve işitsel bir anlatım sunuldu. Yaklaşık 2,5 dakika süren filmde ziyaretçiler, bir meme kanseri hastasının gözünden tanı ve tedavi sürecine eşlik etti. Hastane koridorları, bekleme alanları, sağlık çalışanları ve saat sesleriyle başlayan anlatı, tedavi sürecinden günlük yaşamın değerli anlarına uzandı. "Zaman Senden Yana" mesajıyla ziyaretçilere sağlıklarını ertelememeleri ve meme kanseri konusunda bilinçli adımlar atmaları çağrısında bulunuldu. "Kadını meme kanseri tanısı aldığı andan itibaren desteklemeliyiz" Radyasyon onkolojisi uzmanı ve Europa Donna Türkiye - Meme Kanseri Dernekleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Serap Yücel, meme kanseri tanısı alındığı andan itibaren bir kadının hayatında her şeyin değiştiğini belirterek, "Kadınlar, aile yaşamının merkezinde yer alıyor; çocukların, eşlerin ve aile içindeki pek çok sorumluluğun bir arada yürütülmesinde önemli bir rol üstleniyor. Ancak meme kanseri tanısı alıp tedavi sürecine başladıklarında hem kendilerine hem de tedavilerine ilişkin çeşitli endişe ve kaygılar yaşayabiliyorlar. Bu durum, aile içindeki dengeleri de etkileyerek yeni ihtiyaçları beraberinde getirebiliyor. Bu nedenle meme kanseri tanısı alan kadınları yalnızca tedavi süreçlerinde değil, sosyal yaşamlarında, aile ilişkilerinde ve iş hayatlarında da desteklememiz gerektiğine inanıyoruz. Meme kanseri tanısı alan bir kadın, hayatını adeta bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiriyor. Geçmişini, geleceğini ve bundan sonra neler yapması gerektiğini sorgulamaya başlıyor. İşte tam da bu noktada ona yalnız olmadığını, benzer deneyimlerden geçen başka kadınların da bulunduğunu hissettirmek istiyoruz. Tedavi sürecinin, kadınların aileleriyle geçirdikleri zamandan, sosyal yaşamlarından ya da emek vererek oluşturdukları kariyerlerinden mümkün olduğunca uzaklaşmadan ilerlemesini önemsiyoruz. Bu nedenle kadınların yalnızca tıbbi değil, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarını da gözeten bütüncül bir destek yaklaşımına ihtiyaç duyuyoruz. Türkiye'de 25'inci yılımızdayız ve geride bıraktığımız bu süreçte çok şeyin değiştiğini görüyoruz. Özellikle son yıllarda kadınlar hem kendileri hem de meme kanseri hakkında çok daha açık konuşmaya başladılar. Bu değişim, 25 yıldır sürdürdüğümüz çalışmaların ne kadar değerli olduğunu gösterse de önümüzde hâlâ uzun bir yol var. Kadınların bir araya gelerek deneyimlerini paylaşabildiği, birbirlerinden güç alabildiği ve dayanışma içinde olabildiği bir ortam oluşturmayı önemsiyoruz. Amacımız, kadınların doğru tedaviye ulaşmalarını, hekimleriyle açık bir iletişim kurabilmelerini ve yaşadıkları kaygıları daha iyi yönetebilmelerini desteklemek. Geçmiş deneyimlerimizden ve birbirimizin hikâyelerinden güç alarak meme kanseri yolculuğunda hiçbir kadının kendisini yalnız hissetmemesi için çalışmaya devam ediyoruz" dedi. "Zaman Senden Yana" projesiyle ilgili bilgi de paylaşan Yücel, şunları söyledi: "Europa Donna Türkiye ve Roche İlaç Türkiye iş birliğiyle hayata geçirdiğimiz ‘Zaman Senden Yana' projesiyle de meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmeyi amaçlıyoruz. Kadınlara, erken tanının yalnızca tedavi başarısı açısından değil, yaşamlarına ayırabilecekleri zamanı korumak açısından da ne kadar değerli olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Meme kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi seçeneklerinin artmasına, bazı hastalarda daha az yoğun tedavilerin uygulanabilmesine ve sağ kalım oranlarının yükselmesine katkı sağlayabiliyor. Biz de bu projeyle erken tanı konusunda farkındalığı artırmayı ve kadınların sağlıklarını önceliklendirmelerini teşvik etmeyi hedefliyoruz." "Meme kanserinde erken tanıyı çok önemsiyoruz" Tıbbı Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özge Gümüşay ise, meme kanserinin kadınlarda en sık görülen kanser türü olduğuna dikkat çekerek, "Meme kanseri, hem dünyada hem de Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünyada her yıl yaklaşık 2,4 milyon kadına meme kanseri tanısı konulurken Türkiye'de bu sayı yaklaşık 32 bine ulaşıyor. Bu nedenle meme kanserinde erken tanı büyük önem taşıyor ve özellikle Ekim ayı boyunca bu konuda farkındalığı artırmaya çalışıyoruz. Erken tanıdan kastımız, hastanın bir şikâyetle ya da eline gelen bir kitle nedeniyle hekime başvurmasından önce, henüz belirti vermeyen değişikliklerin mamografi taramalarıyla tespit edilmesi. Meme kanserinin erken evrede tespit edilmesi, tedavi başarısını artırırken bazı hastalarda daha az yoğun tedavilerle etkili sonuçlar elde edilmesine de imkan sağlayabiliyor. Bu nedenle kadınların yaşlarına ve bireysel risk faktörlerine uygun tarama programlarını aksatmamaları son derece önemli. Meme kanseri, tedavi alanında da önemli gelişmelerin yaşandığı hastalıklardan biri. Yeni tedavi seçenekleri ve teknolojiler sayesinde tedavi başarımız giderek artıyor. Bununla birlikte, tedavi yöntemlerindeki gelişmeler sayesinde uygun hastalarda hastanede veya tedavi ünitesinde geçirilen süreyi azaltmak da mümkün hale geliyor. Bu da kadınların kendilerine, ailelerine, işlerine ve sosyal yaşamlarına daha fazla zaman ayırabilmelerine katkı sağlıyor. Artık yalnızca tedavinin başarısına değil, hastaların yaşam kalitesine de odaklanıyoruz. Meme kanseri tedavisinde yaşanan bu gelişmeleri, hastalarımızın hem sağlıkları hem de günlük yaşamları açısından son derece değerli buluyoruz" ifadelerini kullandı. "Son yıllarda onkoloji alanında tıbbın diğer pek çok alanında olduğu gibi çok önemli gelişmeler yaşandı" Roche İlaç Türkiye Medikal Direktörü Dr. Mahir Kurt, zamanının meme kanserinde en kritik unsurlardan biri olduğunu vurgulayarak, "Zaman demek, tanı demek ve tanıda kazanılan zaman hastalığın gidişini, hastalığa verilen cevabı, tedavi sonuçlarını etkileyen bir faktör. Bu nedenle erken tanı büyük önem taşıyor. Erken tanı ise kişinin kendi meme sağlığına ilişkin farkındalığıyla başlıyor; kendi kendine meme muayenesi, düzenli hekim kontrolleri ve yaşa ve risk durumuna uygun taramalarla devam ediyor. Bu noktada erken tanı farkındalığın artırılmasını son derece değerli buluyoruz. Roche olarak biz de meme kanserinde erken tanının önemine dikkat çekmek ve toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla Europa Donna Türkiye'nin bu girişimine destek veriyoruz. Son yıllarda tıbbın pek çok alanında olduğu gibi onkoloji alanında da önemli gelişmeler yaşandı. Bu gelişmeler yalnızca tedavi etkinliğini ve başarı oranlarını artırmakla kalmıyor, aynı zamanda hastaların tedavi sürecindeki deneyimlerini ve yaşam kalitelerini de olumlu yönde etkiliyor. Özellikle tedavi yöntemlerindeki yenilikler, uygun hastalarda tedavi için ayrılan sürenin azalmasına, böylece kişilerin kendilerine ve sevdiklerine daha fazla zaman ayırabilmelerine imkan sağlayabiliyor. Dolayısıyla yenilikçi tedavilerin sunduğu faydaları yalnızca tedavi başarısıyla sınırlı değerlendirmemek gerekiyor. Kadınların günlük yaşamlarına devam edebilmeleri, aileleriyle ve sevdikleriyle daha fazla vakit geçirebilmeleri ve kendilerine zaman ayırabilmeleri de bu gelişmelerin önemli bir parçasını oluşturuyor" şeklinde konuştu.

Antibiyotik her enfeksiyonun çözümü değil Haber

Antibiyotik her enfeksiyonun çözümü değil

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) 2025 küresel sürveyans raporuna göre, 2023 yılında dünya genelinde laboratuvarca doğrulanmış yaygın bakteriyel enfeksiyonların yaklaşık 6'da 1'i antibiyotik tedavilerine dirençliydi. WHO, uygunsuz ve aşırı antimikrobiyal kullanımını direnç gelişiminin başlıca itici güçleri arasında gösteriyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotik kullanımı konusunda en sık karşılaşılan yanlışlardan biri, belirtilerin şiddetinin doğrudan antibiyotik ihtiyacı anlamına geldiğinin düşünülmesi. Oysa antibiyotikler bakterilere karşı etkili, virüslerin neden olduğu soğuk algınlığı gibi enfeksiyonlarda etkili değildir. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Özlem Atmış, "Üst solunum yolu enfeksiyonlarında burun tıkanıklığı, akıntı, öksürük, boğaz ağrısı ve yüz bölgesinde basınç gibi belirtiler oldukça sık görülüyor. Ancak bu belirtilerin varlığı tek başına bakteriyel bir enfeksiyon olduğu ya da antibiyotik kullanılması gerektiği anlamına gelmiyor. Sinüzitte de durum aslında aynı. Her burun akıntısı,her yüz ağrısı ya da birkaç gündür geçmeyen tıkanıklık bakteriyal sinüzit demek değil. Bizim için asıl önemli olan, hastalığın nasıl başladığı, ne kadar sürdüğü ve belirtilerin zaman içinde nasıl değiştiğidir. Viral, post viral ve bakteriyal tabloları birbirinden ayırmadan antibiyotiğe karar vermek doğru değil. EPOS gibi saygın tedavi rehberlerinde akut rinosinüzit vakalarında antibiyotiklerin hastalığın seyri üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu, bakteriyel akut rinosinüzit düşünülen seçilmiş hastalarda ise antibiyotik tedavisinin değerlendirilebileceği belirtiliyor. Bu nedenle antibiyotik kararının hastanın klinik durumuna göre verilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesi açısından önem taşıyor.Doğru tanı ve uygun tedavi yaklaşımı, hem hastanın sağlığı hem de antibiyotiklerin gelecekte etkinliğinin korunması açısından önemli. Yani mesele antibiyotiği doğru hastada, doğru zamanda kullanmak" dedi. Atmış, "Gerektiğinde antibiyotikten kaçınmak ne kadar yanlışsa, gerekmediği halde kullanmak da o kadar yanlış. Çünkü gereksiz kullanılan her antibiyotik yalnızca o gün ki tedavimizi ilgilendirmiyor; antibiyotiklerin etkisini de azaltıyor. Tedavi de oldukça önemli ve değerli olan antibiyotikler direnç gelişimi ile etkisiz kalır ve gerçekten ihtiyacımız olduğunda tedaviye cevap veremezler’’ dedi. Sinüzitte de "tek tip tedavi" yaklaşımı yerine doğru değerlendirme öne çıkıyor Sinüzit olarak bilinen rinosinüzit tablosunda da hastaların yaşadığı belirtiler birbirine benzese de hastalığın nedeni ve seyri farklılık gösterebiliyor. Avrupa Rinoloji Derneği'nin EPOS 2020 dokümanında, akut rinosinüzitin çoğu vakasında antibiyotiklerin hastalığın seyrine etkisinin sınırlı olduğu; bakteriyel akut rinosinüzit düşünülen seçilmiş hasta grubunda ise antibiyotiklerin etkili olabildiği belirtiliyor. Bu nedenle gereksiz kullanımdan kaçınmak için hasta seçiminin önemine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla özellikle uzun süren, tekrarlayan veya şiddetlenen şikâyetlerde, hastanın kendi kendine tedavi uygulamak yerine sağlık profesyoneline başvurması önem taşıyor. Üst solunum yolu enfeksiyonları, sinüs sağlığı ve bilinçli tedavi yaklaşımları, 23-25 Ekim 2026 tarihlerinde 7. Fonksiyonel Tıp Kongresi'nin sağlık gündemleri arasında yer alacak. Yaklaşık 300 hekim, diyetisyen ve 300 eczacının katılımıyla düzenlenecek kongrede koruyucu sağlık, mikrobiyota, kronik hastalık yönetimi, bağışıklık sistemi ve güncel sağlık yaklaşımlarının yanı sıra antimikrobiyal direnç ve bilinçli ilaç kullanımı da farklı disiplinlerden uzmanların değerlendirmeleriyle ele alınacak.

Yaşlanmadan işitme kaybı riski yaşayabilirsiniz Haber

Yaşlanmadan işitme kaybı riski yaşayabilirsiniz

İşitme kaybının yalnızca ileri yaşlarda görülen bir sağlık sorunu olmadığını belirten Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Vehip Beyazgün, özellikle yüksek sesle ve uzun süre kulaklık kullanımının çocuklar ve genç yetişkinlerde kalıcı işitme kaybı riskini artırdığını söyledi. Dünya Sağlık Örgütü'nün güvenli olmayan dinleme alışkanlıkları nedeniyle dünya genelinde 1 milyardan fazla gencin risk altında olduğunu hatırlatan Beyazgün, işitme kaybının çoğu zaman fark edilmeden ilerlediğine dikkat çekti. Kulaklıkla yüksek sesle ve uzun süre müzik dinleme alışkanlığı, işitme sağlığını tehdit eden önemli riskler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, güvenli olmayan dinleme alışkanlıkları nedeniyle dünya genelinde 1 milyardan fazla genç kalıcı işitme kaybı riskiyle karşı karşıya bulunuyor. Medicana Kadıköy Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Vehip Beyazgün, özellikle kablosuz kulaklıkların yaygınlaşmasıyla yüksek sese uzun süre maruz kalmanın iç kulakta geri dönüşü olmayan hasarlara yol açabileceğini belirterek, işitme kaybının erken dönemde fark edilmesinin her zaman kolay olmadığını ifade etti. İşitme kaybı sadece yaşlıların sorunu değil Toplumda işitme kaybının yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görüldüğünü ifade eden Op. Dr. Vehip Beyazgün, son yıllarda genç yaş grubunda da benzer şikayetlerin daha sık görülmeye başladığını söyledi ve ekledi: "Uzun süre yüksek sesle müzik dinlenmesi, kulaklığın gün içinde saatlerce çıkarılmadan kullanılması ve gürültülü ortamlarda ses seviyesinin daha da yükseltilmesi, işitme sistemini ciddi şekilde zorlayabiliyor. Özellikle çocuklar, ergenler ve genç yetişkinler bu açıdan risk grubunda yer alıyor. İşitme kaybı erken dönemde fark edilmese bile ilerleyen yıllarda konuşmaları ayırt etmede güçlük, dikkat dağınıklığı, kulak çınlaması ve sosyal iletişim sorunlarıyla kendini gösterebiliyor." İşitme kaybının yalnızca duymayı değil, öğrenme performansını, iş yaşamını ve sosyal ilişkileri de etkileyebildiğini belirten Beyazgün, erken yaşlarda edinilen güvenli dinleme alışkanlıklarının ileri yaşlardaki işitme sağlığını doğrudan etkilediğini vurguladı. Bluetooth kulaklıkların riski sanıldığı gibi değil Kablosuz kulaklıkların tek başına işitme kaybına neden olduğu yönündeki inanışın doğru olmadığını belirten Op. Dr. Vehip Beyazgün, asıl riskin kullanım şekli olduğuna dikkat çekerek "Bluetooth teknolojisinin kendisinden ziyade kulaklığın hangi ses seviyesinde ve ne kadar süre kullanıldığı önemlidir. Gürültülü bir caddede, toplu taşımada veya kalabalık ortamlarda çevre seslerini bastırabilmek için ses seviyesinin artırılması, kulağın güvenli sınırların üzerinde sese maruz kalmasına neden olabilir. Bu nedenle kulaklığın türünden çok dinleme alışkanlıklarının doğru olması gerekir" dedi. Op. Dr. Vehip Beyazgün, gürültü engelleyici özelliklere sahip kulaklıkların uygun ses seviyesinde kullanıldığında, çevre sesini bastırmak için gereksiz yere yüksek ses açılmasının önüne geçebileceğini de sözlerine ekledi. İşitme kaybı geri döndürülmeyebilir Yüksek sese bağlı işitme kaybının her zaman geçici olmadığını belirten Op. Dr. Vehip Beyazgün, iç kulakta bulunan işitme hücrelerinin hasar gördüğünde kendini yenileyemediğini söyleyerek açıklamalarına şöyle devam etti: "Bazı kişiler konser sonrasında ya da uzun süre kulaklık kullandıktan sonra kulaklarında çınlama veya işitmede azalma hissedebilir. Bu durum bazen kısa süre içinde düzelebilir. Ancak aynı maruziyetin sık tekrarlanması halinde iç kulaktaki hücrelerde kalıcı hasar oluşabilir. Günümüzde bu hücreleri eski haline döndürebilen bir tedavi bulunmadığı için işitme sağlığını koruyacak önlemlerin erken dönemde alınması büyük önem taşıyor." İşitme kaybının erken dönemde çoğu zaman ağrıya neden olmadığı için fark edilmesinin zor olabileceğini belirten Op. Dr. Vehip Beyazgün, bu nedenle düzenli işitme kontrollerinin özellikle risk grubundaki kişiler açısından önem taşıdığını ifade etti. Günlük alışkanlıklar kulak sağlığını koruyor İşitme sağlığının korunmasında günlük yaşam alışkanlıklarının önemli rol oynadığını belirten Op. Dr. Vehip Beyazgün, kulaklık kullanımında ses seviyesinin mümkün olduğunca orta düzeyde tutulması ve maksimum ses seviyesinden kaçınılması gerektiğini söyledi. Saatlerce kesintisiz kulaklık kullanmak yerine belirli aralıklarla kulakların dinlendirilmesinin, işitme sisteminin üzerindeki yükü azalttığını ifade eden Op. Dr. Vehip Beyazgün, özellikle gürültülü ortamlarda çevre seslerini bastırmak amacıyla ses seviyesinin yükseltilmesinin kalıcı hasar riskini artırabileceğini vurguladı. Kulak çınlaması, televizyonun sesini giderek daha fazla açma ihtiyacı duyulması, konuşmaları anlamakta zorlanılması veya sık sık karşıdaki kişiden söylediklerini tekrar etmesinin istenmesi gibi belirtilerin işitme kaybının erken işaretleri olabileceğine dikkat çeken Op. Dr. Vehip Beyazgün, bu şikayetlerin uzun süre devam etmesi halinde doktora başvurulmasının ihmal edilmemesi gerektiğini belirtti. İşitme kaybının yaşam kalitesini, iletişimi ve sosyal yaşamı doğrudan etkileyen önemli bir sağlık sorunu olduğunun da altını çizen Op. Dr. Vehip Beyazgün, "Teknoloji hayatı kolaylaştırırken sağlığımızı koruyacak alışkanlıkları da beraberinde geliştirmek gerekiyor. Kulaklık kullanımında ses düzeyine ve kullanım süresine dikkat edilmesi, çocuklara güvenli dinleme alışkanlığının erken yaşta kazandırılması ve işitme kaybını düşündüren belirtilerin göz ardı edilmemesi, ilerleyen yıllarda oluşabilecek kalıcı işitme sorunlarının önlenmesine önemli katkı sağlayacaktır" dedi.

Fazla tuz kullanımı böbreklere ve kalbe ciddi zarar veriyor Haber

Fazla tuz kullanımı böbreklere ve kalbe ciddi zarar veriyor

Prof. Dr. Murathan Uyar, yaşam için gerekli olan tuzun ihtiyaçtan fazla tüketilmesi halinde ciddi sağlık sorunlarına neden olabileceği konusunda uyarılarda bulundu. Tuzun yaklaşık yüzde 40 sodyum ve yüzde 60 klorürden oluştuğunu belirten Uyar, vücudun sinir sistemi, kasların çalışması, kalp ritmi ve sıvı dengesinin korunması için sodyuma ihtiyaç duyduğunu ancak bu ihtiyacın doğal besinlerden de karşılanabildiğini ifade etti. TÜRKİYE'DE TÜKETİM ÖNERİLEN SEVİYENİN ÇOK ÜZERİNDE Dünya Sağlık Örgütü'nün günlük tuz tüketiminin 5 gramı, yani yaklaşık bir silme çay kaşığını geçmemesini tavsiye ettiğini hatırlatan Uyar, Türkiye'de yapılan araştırmalara göre ortalama günlük tuz tüketiminin bu miktarın yaklaşık üç katına ulaştığını söyledi. Hazır ve işlenmiş gıdaların yaygınlaşmasıyla birlikte farkında olmadan fazla tuz tüketildiğine dikkat çeken Uyar, ekmek, peynir, zeytin, turşu, sucuk, salam, hazır çorbalar, paketli atıştırmalıklar ve sosların günlük tuz alımının önemli bölümünü oluşturduğunu kaydetti. YÜKSEK TANSİYON VE BÖBREK HASTALIKLARI RİSKİNİ ARTIRIYOR Aşırı tuz tüketiminin kandaki sodyum miktarını artırarak vücudun daha fazla su tutmasına neden olduğunu belirten Uyar, bunun da tansiyonun yükselmesine yol açtığını ifade etti. Yüksek tansiyonun uzun yıllar belirti vermeden kalp, beyin, böbrek ve damar sistemine zarar verebildiğini söyleyen Uyar, fazla tuz tüketiminin ayrıca böbrek hastalıklarının ilerlemesini hızlandırabileceğini, böbrek taşı oluşumunu kolaylaştırabileceğini, kemiklerden kalsiyum kaybını artırabileceğini ve mide kanseri riskini yükseltebileceğini dile getirdi. "DOĞAL TUZ" ALGISINA DİKKAT Son yıllarda popüler hale gelen Himalaya tuzu, kaya tuzu ve deniz tuzu gibi ürünlerin sağlık açısından sanıldığı kadar farklı olmadığını belirten Uyar, bu tuzların da büyük oranda sodyum klorür içerdiğini ve eser miktardaki minerallerin fazla tüketimi haklı çıkaracak bir avantaj sağlamadığını söyledi. Prof. Dr. Murathan Uyar, günlük tuz tüketimini azaltmak için sofraya tuzluk koymamak, yemeğin tadına bakmadan tuz eklememek, işlenmiş gıdaları daha az tüketmek ve yemeklere lezzet vermek için limon, sarımsak ile baharatlardan yararlanmanın etkili yöntemler olduğunu belirtti. Uyar, "Tuz doğru miktarda tüketildiğinde yaşam için vazgeçilmezdir. Ancak fazlası yıllar içinde kalbi, damarları ve böbrekleri sessizce yorar. Sağlığımızı korumak bazen sofradaki tuzluğu bir adım uzağa koymak kadar basit bir alışkanlıkla başlayabilir." değerlendirmesinde bulundu.

Alkole başlama yaşı 19,4 olarak ölçüldü Haber

Alkole başlama yaşı 19,4 olarak ölçüldü

Türkiye Yeşilay Cemiyeti, bağımlılıklarla mücadele kapsamında hazırladığı Türkiye Alkol Araştırma Raporunu kamuoyuyla paylaştı. Daha önce “Bağımlılıkların Ekonomiye Maliyeti Raporu”, “Türkiye Kumar Raporu” ve “Türkiye Tütün Raporu” gibi çalışmaları yayımlayan Yeşilay’ın yeni araştırması, alkol kullanım alışkanlıkları, bağımlılık riski ve koruyucu politikalara ilişkin önemli veriler ortaya koydu. Rapora göre Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusun yüzde 20,8’i hayatında en az bir kez alkol kullandığını belirtirken, yüzde 79,2’si hiç alkol kullanmadığını ifade etti. Son 12 ay içinde alkol kullananların oranı yüzde 11,4, son 30 gün içinde kullananların oranı ise yüzde 7,1 olarak belirlendi. Araştırmada, alkol kullanımına başlama yaşının ortalama 19,4 olduğu tespit edilirken, katılımcıların yaklaşık yarısının ilk alkol deneyimini 18 yaşında veya daha önce yaşadığı görüldü. ARKADAŞ ÇEVRESİ İLK SIRADA Rapora göre alkol kullanımına başlamada en etkili faktör yüzde 48,8 ile arkadaş çevresi oldu. Bunu yüzde 45,4 ile eğlence amacı, yüzde 43,6 ile merak duygusu takip etti. Dünya genelinde alkol kullanım bozukluğu yaşayan yaklaşık 400 milyon kişinin bulunduğu belirtilen raporda, Türkiye’de alkol kullanım bozukluğu yaygınlığı yüzde 4,8 olarak açıklandı. Programda konuşan Yeşilay Genel Başkanı Mehmet Dinç, bağımlılıkların günümüzün önemli toplumsal risklerinden biri olduğunu belirtti. Alkolün zaman zaman sosyalleşmenin ve eğlencenin bir parçası gibi sunulduğunu ifade eden Dinç, bilimsel verilerin alkol kullanımının bireysel ve toplumsal sorunları artırabildiğini gösterdiğini söyledi. Genel Başkan Dinç, “Dünya Sağlık Örgütü, alkol kullanımında güvenli bir alt sınır bulunmadığını ifade ediyor. Dünyada her yıl yaklaşık 2 milyon 600 bin insan alkol nedeniyle hayatını kaybediyor.” dedi. Araştırma sonuçları, toplumun alkolle mücadele kapsamında koruyucu politikalara önemli ölçüde destek verdiğini de ortaya koydu. Katılımcılar; öğrenci yurtları, spor kulüpleri ve kafelerde alkol satışının sınırlandırılması, reklam ve promosyon faaliyetlerine yönelik düzenlemeler, benzin istasyonlarında satış yapılmaması ve satış saatlerine ilişkin tedbirler gibi uygulamalara destek verdi. Yeşilay’ın 81 ilde hizmet veren Yeşilay Danışmanlık Merkezi birimleriyle bağımlılık sorunu yaşayan vatandaşlara ücretsiz ve gizlilik esasına dayalı destek sunduğu belirtildi. Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi Rabia Bilici, alkol kullanımına erken yaşta başlamanın bağımlılık riskini artırdığına dikkat çekerek, gençlere yönelik önleme çalışmalarının önemini vurguladı. Uzmanlar ayrıca alkolün karaciğer hastalıkları, kanser, kalp-damar hastalıkları ve psikolojik sorunlar başta olmak üzere birçok sağlık riskiyle ilişkili olduğuna dikkat çekti.

CHP'li Pala: Türkiye'nin fosil yakıtları teşvik etmesi kabul edilemez Haber

CHP'li Pala: Türkiye'nin fosil yakıtları teşvik etmesi kabul edilemez

CHP Bursa Milletvekili Kayıhan Pala, TBMM'de düzenlediği basın toplantısında Dünya Çevre Günü kapsamında çevre ve iklim politikalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Türkiye'nin çevre alanındaki performansının yetersiz olduğunu savunan CHP'li Pala, Çevre Performans Endeksi'nde Türkiye'nin 180 ülke arasında 143'üncü sırada yer aldığını belirtti. Hava kirliliğinin de ciddi bir sorun olduğunu dile getiren Pala, Türkiye'deki 81 ilin tamamında Dünya Sağlık Örgütü'nün belirlediği sınır değerlerin aşıldığını öne sürdü. TBMM'nin resmi internet sitesinde yer alan habere göre, iklim krizinin sağlık üzerindeki etkilerine dikkat çeken Pala, sıcaklık artışları ve çevresel değişimlerin bulaşıcı hastalıkların yayılımını da etkilediğini ifade etti. İklim krizine karşı toplumsal farkındalığın artırılması gerektiğini vurgulayan Pala, bu konuda yeni bir bakış açısına ihtiyaç duyulduğunu söyledi. Fosil yakıt politikalarını da eleştiren Pala, dünyanın fosil yakıtlardan uzaklaşmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye'nin bu alandaki teşviklerini sürdürmesinin doğru olmadığını belirtti. Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine işaret eden Pala, fosil yakıtlara sağlanan teşviklerin Türkiye'nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası'nın yüzde 1'inden fazla olduğunu savundu. Bu kaynakların yenilenebilir enerji yatırımlarına yönlendirilmesi gerektiğini dile getiren Pala, fosil yakıt sektöründe çalışan emekçilerin haklarını koruyacak bir dönüşüm programıyla hem istihdamın korunabileceğini hem de iklim krizine karşı daha etkili adımlar atılabileceğini kaydetti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.