Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Diyabet

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Diyabet haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Diyabet haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

"Frank işareti tek başına kalp hastalığı belirtisi değildir" Haber

"Frank işareti tek başına kalp hastalığı belirtisi değildir"

Komedyen Cem Yılmaz'ın yaşadığı sağlık sorunlarının ardından, kalp krizi belirtilerini önemseyerek vakit kaybetmeden hastaneye başvurmanın önemi yeniden gündeme geldi. Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Fatih Güngören, belirtiler konusunda vatandaşları uyarırken, kalp krizi habercisi olabileceği iddia edilen ‘Frank işareti'ne dair bilgiler verdi. Kalp hastalıkları, tüm dünyada ölümlerin başlıca sebepleri arasında yer alıyor. Dikkate alınmayan kalp krizi belirtileri, ölümle sonuçlanabiliyor. Medicana Ataköy Hastanesi'nden Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Fatih Güngören, kalp krizinde ilk belirtilerin hastadan hastaya değiştiğini ifade etti. Doç. Dr. Güngören, "Bazı hastalarda ilk belirti göğüs ağrısı iken bazı hastalarda nefes darlığı, bazı hastalarda ise bayılma, çarpıntı hissi olabiliyor. Büyük çoğunlukla hastalarda göğüs ağrısıyla başvuruları görüyoruz. Ama bazı yaşlı hastalar, şeker hastaları ve fiziksel nörolojik problemleri olan hastalarda bu ilk belirti kendini nefes darlığı ya da genel durumda birden bozulma şeklinde gösterebiliyor" dedi. "Gerekli görülürse en geç 2 saat içinde anjiyo uyguluyoruz" Hastaların çoğunlukla göğsün ön bölgesinden başlayarak kola veya sırta yayılabilen ağrıyla acile başvurduğunu belirten Doç. Dr. Fatih Güngören, "EKG'lerini değerlendiriyoruz. EKG'de ST elevasyonu dediğimiz bir durum görürsek, bu hastaların acil olarak anjiyografiye alınması ve sorumlu damardaki tıkanıklığa müdahale edilmesi gerekiyor. Bu süreçte hedef, hastanın mümkün olan en kısa sürede, ideal olarak ilk tıbbi temastan itibaren 120 dakika içinde uygun tedaviye ulaştırılmasıdır. Bazı hasta gruplarında ise EKG'de bu değişikliği göremeyebiliyoruz. Bu hastalarda klinik değerlendirme, seri EKG ve kan testleriyle takip süreci yürütülebiliyor" şeklinde konuştu. "Farklı bir ağrı varsa bir an önce 112 aranmalı" Kalp krizi belirtilerinin her zamankinden farklı ve yoğun şekillerde kendini gösterdiğini belirten Doç. Dr. Güngören, "Kalp krizinde hasta her zamankinden farklı bir durumda kendini hisseder. Bu ağrı her zamankinden farklı bir ağrı, göğüs ön bölgesinde yanma, göğse bir şey oturuyormuş gibi ya da sıkıştırma gibi bir his olabilir. Her zamankinden çok daha farklı bir ağrı, beraberinde terleme, bulantı hissi, kusma hissi olabiliyor. Hastalar yolunda gitmeyen bir şeyi kendinde fark ettiğinde bir an önce 112'yi araması ya da bir an önce hastaneye başvurarak tam bir temas kurması gerekiyor" dedi. "Frank işaretiyle birlikte diğer belirtilere de bakmak gerekiyor" Özellikle sosyal medyada sıkça gündeme gelen, kulak memesindeki çizginin kalp hastalığı habercisi olabileceği yönündeki iddialara da değinen Doç. Dr. Fatih Güngören, "Frank işareti" olarak adlandırılan bu çizgiyle ilgili şu bilgileri verdi: "Yapılan bazı çalışmalarda, kalp damar hastalığı bulunan kişilerde kulak memesindeki ‘Frank işareti' olarak adlandırılan diagonal çizginin daha sık görüldüğüne ilişkin bir korelasyon ortaya konmuş. Bu nedenle özellikle Frank işareti bulunan kişilerin, ‘Kalp-damar problemim var mı?' veya ‘İleride kalp-damar problemi yaşar mıyım' endişesiyle bir kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesinde fayda olabilir. Ancak her Frank işareti bulunan hastanın kalp damarlarında problem olduğu sonucunu çıkarmak doğru değil. Hasta bu nedenle başvurduğunda, eşlik eden hastalıklarını ve diğer risk faktörlerini bir bütün olarak değerlendiriyoruz. Bunun sonucunda ileri bir damar görüntüleme yöntemine ihtiyaç olup olmadığına karar veriyoruz. Her Frank işareti bulunan hastaya anjiyo ya da koroner BT anjiyografi yapılması gerektiğini söylemek doğru bir yaklaşım değil. Öncelikle kişinin kardiyovasküler risklerini ortaya koymak gerekiyor." Hareketsiz yaşam, sigara ve alkol tüketimi önemli risk faktörleri Kalp-damar hastalıklarında risk faktörlerinin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Fatih Güngören, hipertansiyon, diyabet, yüksek kolesterol ve ailede genç yaşta kalp krizi öyküsünün önemli risk faktörleri arasında bulunduğunu söyledi. Sigara kullanımı, aşırı alkol tüketimi ve sedanter yaşam tarzının da kalp-damar sağlığını olumsuz etkileyebildiğini belirten Güngören, "Bunların hepsi bizim için önemli risk faktörleri. Kalp-damar hastalığı bulunan kişilerde bu risk faktörlerini daha sık görebiliyoruz. Dolayısıyla kişinin toplam kardiyovasküler riskini değerlendirirken bütün bu faktörleri birlikte ele almak gerekiyor" dedi. "Stres hormonları kalp krizine yatkınlığı artırabiliyor" Stresin kalp sağlığı üzerindeki etkisine de değinen Güngören, "Stres günlük hayatın bir parçası haline geldi. Stresin damarlar üzerindeki etkileri ve stres hormonlarının vücuttaki etkileri önemli. Adrenalin ve kortizol gibi stres hormonları tansiyonumuzu yükseltebilir, nabız sayımızı artırabilir. Damarlarımızda aterosklerotik bir plak varsa, yoğun stres ve buna eşlik eden fizyolojik değişiklikler bazı durumlarda plağın yırtılması ve pıhtı oluşumu gibi süreçlere katkıda bulunabilir. Bu nedenle stresi yönetmek kalp-damar sağlığı açısından da önemli" diye konuştu. "Erkekler 40 yaşından sonra, kadınlar menopoz döneminde kontrollere başlamalı" Düzenli kalp sağlığı kontrollerinin önemine dikkat çeken Doç. Dr. Fatih Güngören, "Genel olarak önerimiz şu şekilde: Eğer ailede genç yaşta kalp krizi gibi bir risk öyküsü varsa bu kişileri 40 yaşını beklemeden değerlendirmek isteyebiliriz. Özellikle erken yaşta kalp-damar hastalığı öyküsü veya ailevi hiperkolesterolemi gibi durumlarda daha erken yaşlarda kontrol yapılması gerekiyor. Erkekler için genel olarak 40 yaşından sonra kardiyovasküler risk değerlendirmesi yapılmasını öneriyoruz. Kadınlarda ise menopoz dönemi ve sonrasında kalp-damar hastalıkları açısından risk faktörlerinin yeniden değerlendirilmesi önem taşıyor" diyerek sözlerini noktaladı.

Sessiz tehlike! Safra kesesi taşı... Haber

Sessiz tehlike! Safra kesesi taşı...

Safra kesesi taşı oluşumunda, safra içindeki kolesterolün artması, safra içindeki Bilirubin artışı ve safra kesesinin çeşitli nedenlerle hareketsizliğinin etkili olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu bu taşlar bazen kum tanesi kadar küçük, bazen de bir kaç santimetre büyüklüğüne ulaşabildiğini dile getirdi. Safra kesesi taşlarının her zaman belirti vermediğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, birçok kişinin bu taşlara sahip olduğunu fark etmeden yaşamını sürdürdüğünü belirterek, “safra kesesi taşı yada taşları hayatın bir döneminde ciddi sağlık sorunlarına neden olma ihtimalinin yüksek olması nedeniyle ameliyat edilmelidir. Taşlar hareket ederek safra kesesinin ana safra yoluna açıldığı yerde ,yada ana safra yolunda tıkanıklığa neden olduğunda ağrı, iltihap ve ciddi komplikasyonlar gelişebilir” dedi. “Karnın sağ üst tarafındaki ağrıya dikkat” Safra kesesi taşlarının en sık görülen belirtisinin özellikle yemeklerden sonra ortaya çıkan karın ağrısı olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Özellikle yağlı veya ağır yemeklerden sonra karnın sağ üst kısmında başlayan ve sırta ya da mide bölgesine yayılabilen şiddetli ağrılar safra kesesi taşlarının habercisi olabilir. Halk arasında ‘safra kesesi krizi’ olarak bilinen bu durum bulantı ve kusma ile birlikte görülebilir. Ağrının uzun sürmesi, ateş ve titreme gibi belirtilerin eklenmesi ise acil değerlendirme gerektirir” şeklinde konuştu. Safra kesesi taşlarının küçük olması avantaj olmadığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, küçük taşların ana safra yoluna ( koledok ) düşüp tıkanıklık oluşturma riskinin daha yüksek olduğuna ve buna bağlı tıkanma sarılığı ( Mekanik İkter ) olabileceğini dikkat çekti. Safra taşlarının yalnızca ağrıya neden olmadığını ifade eden Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, tedavi edilmeyen vakalarda safra kesesi iltihabı ( akut Kolesistit ) , safra yollarında enfeksiyon ( kolanjit) , pankreas iltihabı ( Pankreatit ) ve karaciğer sorunlarının gelişebileceğini belirtti. Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Safra akışının engellenmesi sarılığa, enfeksiyonlara ve uzun vadede organ hasarına neden olabilir. Özellikle sürekli ağrı, gözlerde sararma, koyu renkli idrar veya yüksek ateş gibi belirtiler varsa zaman kaybetmeden doktora başvurulmalıdır” diye konuştu. Açıklamasında, çok nadir de olsa safra kesesindeki taşların safra kesesi kanseri gelişimine neden olabileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Her safra kesesi taşı olanda kanser yoktur ama safra kesesi kanserlerinde safra kesesindeki taşlarla birlikte olma oranı çok yüksektir. Kadınlarda daha sık görülüyor” dedi. Kadınlarda safra kesesi taşı görülme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, hormonların bu durum üzerinde etkili olduğunu belirtti. Özellikle fazla kilo, diyabet, aile geçmişi, genetik faktörler ve hızlı kilo kaybının safra taşı riskini artırdığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, 40 yaş sonrası dönemde görülme sıklığının arttığını söyledi. Safra kesesi taşlarının oluşumunu tamamen önlemenin her zaman mümkün olmadığını ancak yaşam tarzı değişikliklerinin riski azaltabileceğini belirten Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, “Tüm gıda türlerini içeren, paketlenmiş yiyeceklerden uzak bir diyet uygulanmalıdır. Karbonhidrat ağırlıklı, yoğun yağlı kızartma içeren gıdalardan uzak durulmalıdır kızartma ve fast food tüketiminin sınırlandırılması, lifli besinlerin artırılması ve kontrollü kilo verilmesi safra kesesinde taş oluşmamasında koruyucu etkisi mevcuttur. Ayrıca düzenli egzersiz yapmanın safra kesesi taşı oluşmasını azalttığı görülmüştür” şeklinde konuştu. Uzmanından uyarı Dr. Öğr. Üyesi Hasan Ofluoğlu, safra kesesi taşlarının çoğu zaman sessiz ilerlediğini belirterek açıklamasını şöyle tamamladı: “Karın sağ üst bölümünde tekrarlayan ağrı, bulantı ve hazımsızlık şikâyetleri göz ardı edilmemelidir. Erken tanı ile safra taşlarının yol açabileceği ciddi komplikasyonların önüne geçmek mümkündür. Safra kesesi taşlarının tedavisi kapalı (Laparoskopik ) yöntemle yapılan ameliyatlarla safra kesesinin taşlarla birlikte alınmasıdır. İşlemin amacı hastayı oluşabilecek risklerden korumaktır. Özellikle risk grubundaki kişilerin şikâyetleri olduğunda gecikmeden bir uzmana başvurması büyük önem taşır.”

Diyabet, vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalık Haber

Diyabet, vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalık

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Cemal Ergin, diyabetin yalnızca kan şekeri yüksekliğiyle sınırlı olmayan, vücudun farklı sistemlerini etkileyebilen kronik bir hastalık olduğuna dikkat çekti. Diyabet hastalığı, insülin kullanımı ve günümüzde uygulanan tedavi yöntemleri hakkında önemli bilgiler veren Medicana Bursa Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Cemal Ergin, "Pankreasta insülin üretilmemesi ve insülin etkisinin yetersiz olması veya vücutta insülinin etkin şekilde kullanılamamasın kan şekeri seviyesinin yükselmesine ve diyabet hastalığına neden olabiliyor. İnsülin pankreasta üretilen ve başta şeker, yağ ve protein metabolizmaları olmak üzere vücudun enerji dengesinde önemli rol oynayan bir hormondur. Diyabet vücuttaki birçok organı etkileyebilen multisistemik bir hastalıktır. Diyabetin temel olarak Tip 1 ve Tip 2 olmak üzere iki ana türde değerlendirilmektedir. Özellikle Tip 2 diyabette insülin üretimi devam etmesine rağmen dokularda insüline karşı direnç geliştiğini ve bunun sonucunda kan şekeri düzeylerinin yükselmektedir. Geçmişte Tip 2 diyabet hastalarında belirli durumlarda insülin tedavisine daha sık başvurulurdu. Günümüzde diyabet tedavisinde önemli gelişmeler yaşanıylor. Günümüzde diyabet tedavisinde hastanın genel sağlık durumu, kan şekeri düzeyleri, insülin üretimi ve eşlik eden diğer durumlar değerlendirilerek farklı tedavi seçenekleri uygulanabiliyor. Uygun hastalarda insülin tedavisi yerine ağızdan kullanılan ilaçlar tedavi seçenekleri arasında ilk sırada tercih ediliyor. Burada önemli olan, her hasta için bireysel değerlendirme yapılarak en uygun tedavi yönteminin belirlenmesidir" dedi. Diyabet yönetiminde yalnızca ilaç tedavisinin yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Ergin, sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yaşam tarzı değişikliklerinin de tedavi sürecinin önemli bir parçası olduğunu belirtti. Dr. Ergin, "Diyabet tedavisinde amaç yalnızca kan şekerini kontrol altında tutmak değil, aynı zamanda hastalığın uzun vadede oluşturabileceği komplikasyonların önüne geçebilmektir. Bu nedenle düzenli doktor kontrolü, kan şekeri takibi ve kişiye uygun tedavi planının uygulanması büyük önem taşımaktadır" ifadelerini kullandı. Diyabet farkındalığının artırılması gerektiğine dikkat çeken Dr. Ergin, özellikle risk grubunda bulunan kişilerin düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemesi gerektiğini söyledi. Diyabetin erken dönemde fark edilmesinin ve uygun şekilde yönetilmesinin hastalığın ilerlemesi ve uzun vadeli komplikasyonların önlenmesi açısından önemli olduğunu belirten Dr. Ergin, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesinin de diyabet yönetimine katkı sağladığını ifade etti.

By-pass ameliyatı geçirenlerin yaz aylarında dikkat etmesi gerekenler Haber

By-pass ameliyatı geçirenlerin yaz aylarında dikkat etmesi gerekenler

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Özkara, sıcak havalarda sıvı kaybı, tansiyon düşüklüğü ve ilaç kullanımına dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, doğru önlemlerle yaz mevsiminin güvenli ve sağlıklı geçirilebileceğini söyledi. Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları, kalp ve damar hastalıkları bulunan kişiler için bazı sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Liv Hospital Ulus Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Özkara, özellikle by-pass ameliyatı geçiren hastaların yaz döneminde yaşam alışkanlıklarını sıcak hava koşullarına göre düzenlemesi gerektiğini belirtti. By-pass ameliyatının hastaların yaşamını kısıtlamak amacıyla değil, daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam sürmelerini sağlamak için uygulandığını ifade eden Prof. Dr. Ahmet Özkara, düzenli doktor kontrolünde olan hastaların büyük bölümünün normal yaşamlarına dönebildiğini söyledi. "Sıcak hava tansiyonu düşürebilir" Yüksek sıcaklıklarda damarların genişlediğini ve bunun tansiyon düşüklüğüne neden olabileceğini dile getiren Prof. Dr. Ahmet Özkara, "Terleme ile birlikte ciddi miktarda sıvı ve mineral kaybı yaşanabiliyor. Özellikle tansiyon ilacı veya idrar söktürücü kullanan hastalarda bu durum daha belirgin hale geliyor. Baş dönmesi, halsizlik, çarpıntı, göz kararması ve baygınlık hissi sıcak havaya bağlı tansiyon düşüklüğünün ilk belirtileri olabilir. Bu şikâyetler hafife alınmamalı ve mutlaka doktora başvurulmalıdır" dedi. Yaz aylarında bazı hastalarda tansiyon ilaçlarının veya idrar söktürücü tedavilerin dozunda geçici düzenlemeler yapılabileceğini belirten Özkara, "Bu değişiklik yalnızca hastayı takip eden hekim tarafından yapılmalıdır. Hastalar kendi kararlarıyla ilaçlarını azaltmamalı veya bırakmamalıdır" ifadelerini kullandı. "Diyabet hastaları daha dikkatli olmalı" By-pass ameliyatı geçiren birçok hastada diyabetin de bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Ahmet Özkara, sıcak havalarda yaşanan sıvı kaybının kan şekeri kontrolünü bozabileceğini söyledi. Özellikle böbrek fonksiyonlarında etkilenme bulunan diyabet hastalarının susuz kalmaması gerektiğini belirten Özkara, "Düzenli su tüketimi ihmal edilmemeli, tatil döneminde de kan şekeri ölçümleri aksatılmamalıdır" diye konuştu. "Susamayı beklemeden su için" Yaz aylarında susamayı beklemeden düzenli aralıklarla su tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ahmet Özkara, kalp yetersizliği nedeniyle sıvı kısıtlaması uygulanan hastaların ise doktorlarının önerdiği miktarın dışına çıkmaması gerektiğini söyledi. "Yürüyüş için sabah ve akşam saatlerini tercih edin" By-pass sonrası düzenli yürüyüşün kalp sağlığı açısından büyük önem taşıdığını belirten Özkara, özellikle 11.00-17.00 saatleri arasında güneş altında egzersiz yapılmaması gerektiğini ifade ederek şöyle konuştu: "Sabah erken saatlerde veya akşam serinliğinde yapılan yürüyüşler daha güvenlidir. Egzersiz sırasında göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi veya aşırı halsizlik gelişirse aktivite sonlandırılmalı ve vakit kaybetmeden doktora başvurulmalıdır." "Denize girmek mümkün ancak kontrollü olunmalı" Ameliyat yarası tamamen iyileşmiş ve doktoru tarafından onay verilmiş hastaların denize girebileceğini belirten Prof. Dr. Ahmet Özkara, uygun tempoda yapılan yüzmenin kalp sağlığı açısından faydalı olduğunu söyledi. Özkara, "Çok soğuk suya aniden girmekten kaçınılmalı, uzun süre güneş altında kaldıktan hemen sonra denize girilmemeli ve aşırı efor gerektiren yüzme aktiviteleri tercih edilmemelidir" diye konuştu. "Tatilde ilaç düzeni bozulmamalı" Tatillerde günlük rutinin değişmesi nedeniyle ilaç kullanımının aksatılabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Ahmet Özkara, kan sulandırıcılar ve diğer kalp ilaçlarının düzenli kullanılmasının tedavinin başarısı açısından hayati önem taşıdığını belirtti. Seyahate çıkmadan önce yeterli miktarda ilaç temin edilmesini öneren Özkara, ilaçların mümkünse el bagajında taşınmasının olası sorunların önüne geçeceğini ifade etti. "Tatil rehavetiyle beslenme düzeni bozulmamalı" Aşırı tuzlu yiyecekler, işlenmiş et ürünleri, alkol tüketimi ve yüksek kalorili öğünlerin kalp sağlığını olumsuz etkileyebileceğini belirten Prof. Dr. Ahmet Özkara; yaz aylarının taze sebze, meyve ve zeytinyağlı beslenme açısından önemli bir fırsat sunduğunu söyledi. "Doğru önlemlerle yaz mevsimi güvenle geçirilebilir" Prof. Dr. Ahmet Özkara, "By-pass ameliyatı hastaların yaşamını kısıtlamak için değil, daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmelerini sağlamak amacıyla uygulanır. Yaz aylarında ilaçların düzenli kullanılması, yeterli sıvı tüketimi, güneşin en yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkılmaması ve egzersizlerin serin saatlerde yapılması büyük önem taşıyor. Doğru ilaç kullanımı, yeterli sıvı alımı, dengeli beslenme ve düzenli doktor kontrolleri sayesinde by-pass ameliyatı geçiren hastalar yaz mevsimini güvenle ve sağlıklı bir şekilde geçirebilir" dedi.

Aşırı sıcaklarda gizli tehlike: Fark edilmeyen su kaybı organlara zarar veriyor Haber

Aşırı sıcaklarda gizli tehlike: Fark edilmeyen su kaybı organlara zarar veriyor

Türkiye genelinde etkisini artıran sıcak hava dalgası kalp, böbrek ve beyin başta olmak üzere birçok organ üzerinde ciddi sağlık risklerini de beraberinde getiriyor. Uzmanlar, özellikle sıcak havalarda fark edilmeyen sıvı kaybının hayati sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekerken, susamayı beklemeden düzenli su tüketilmesi, risk grubundaki vatandaşların ise sıcaklığın yoğun olduğu saatlerde dışarı çıkmaması gerektiğini vurguluyor. Ülke genelinde etkisini arttıran sıcak hava dalgası birçok organ üzerinde sıhhî riskleri beraberinde getiriyor. Bu çerçevede İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Filiz Çalışkan Esen, sıcak havalarda yalnızca güneş çarpmasının değil, fark edilmeyen sıvı kaybının da ciddi sağlık sorunlarına sebep olabileceğini belirtti. Vücudun su dengesinin bozulmasıyla birlikte kanın yoğunlaştığını, dolaşımın yavaşladığını ve organların oksijenlenmesinin azaldığını ifade eden Esen, bunun özellikle kalp, böbrek ve beyin üzerinde ciddi yük oluşturduğunu kaydetti. "Kalp krizi ve akut böbrek hasarı riski artıyor" Aşırı sıcaklarda terlemeyle birlikte yalnızca suyun değil, sodyum ve potasyum gibi hayati minerallerin de kaybedildiğini belirten Esen, "Terleme ile birlikte sadece su değil, sodyum ve potasyum gibi hayati mineraller de kaybediliyor. Bu durum tansiyon düşüklüğü, ritim bozukluğu, bayılma ve hatta kalp krizine kadar uzanan sonuçlar doğurabiliyor. Aynı zamanda böbreklerin kanlanması azaldığı için akut böbrek hasarı gelişme riski de artıyor" dedi. Bu belirtiler ihmal edilmemeli Sıcak havalarda şiddetli baş ağrısı, baş dönmesi, bilinç bulanıklığı, çarpıntı, kas krampları, bulantı, kusma, aşırı halsizlik ve idrar miktarında belirgin azalma gibi belirtilerin vücudun alarm verdiğinin göstergesi olabileceğini belirten Esen, bu şikayetlerin görülmesi halinde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini söyledi. Risk grubundakiler daha dikkatli olmalı 65 yaş ve üzerindeki bireyler, çocuklar, hamileler, diyabet, hipertansiyon, kalp ve böbrek hastaları ile açık alanda çalışanlar ve yoğun egzersiz yapan kişilerin sıcak havalardan daha fazla etkilendiğini belirten Esen, "Günde en az 2,5-3 litre su tüketilmeli, güneşin en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında mümkün olduğunca dışarı çıkılmamalı, açık renkli ve pamuklu kıyafetler tercih edilmeli. Yaşlılar ve kronik hastalığı olan bireyler ise sıcak günlerde sıvı tüketimlerini daha da yakından takip etmelidir" diye konuştu. "Yazın en büyük riski sıcak değil, ihmal" Vatandaşların sıcak havalarda dikkatli davranmaları hususunda konuşan Esen, "Her yaz binlerce kişi, önlenebilir sebeplerden sıcak havanın olumsuz etkilerine maruz kalıyor. Oysa doğru önlemlerle bu risklerin büyük bölümü engellenebilir. Yazın en büyük tehlikesi sıcak hava değil; sıcak havayı ciddiye almamaktır" şeklinde konuştu.

YERLİ VE MİLLİ: BTÜ’den diyabet hastalarına umut olacak yerli tedavi ürünü BTÜ’den diyabet hastalarına umut Haber

YERLİ VE MİLLİ: BTÜ’den diyabet hastalarına umut olacak yerli tedavi ürünü BTÜ’den diyabet hastalarına umut

Bursa Teknik Üniversitesi, TÜSEB desteğiyle diyabet hastalarında sık görülen iyileşmeyen yaralara yönelik arı sütü kaynaklı yerli tedavi ürünü geliştirmeye hazırlanıyor. Bursa Teknik Üniversitesi (BTÜ), diyabet hastalarının en önemli sağlık sorunlarından biri olan iyileşmeyen yaralar için yerli bir tedavi ürünü geliştirmeye hazırlanıyor. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından destek almaya hak kazanan projede, Bursa’dan elde edilen arı sütü ve ileri biyoteknoloji bir araya getirilerek, diyabet hastalarında görülen yaraların hızlı iyileşmesi sağlanacak. Diyabet hastalarında sık görülen ayak yaraları, zamanında tedavi edilmediğinde enfeksiyona neden olabiliyor, hatta uzuv kaybına kadar varan ciddi sonuçlar doğurabiliyor. Bu soruna çözüm geliştirmek amacıyla BTÜ Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Biyomühendislik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gökçe Taner'in yürütücülüğünde önemli bir proje hayata geçirildi. Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) tarafından da desteklenen "Diyabetik Ayak Ülseri Tedavisine Yönelik Arı Sütü Kaynaklı Ekstraselüler Vezikül (RJEV)-Yüklü Fotokürlenebilir GelMA Hidrojellerin Geliştirilmesi" başlıklı projede, Bursa'dan elde edilen kaliteli arı sütleri kullanılacak. ELDE EDİLECEK JEL ÖRTÜ YARALARA UYGULANACAK Araştırmacılar, arı sütünden elde edilen ve hücrelerin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan doğal nano yapıları özel bir hidrojel içerisine yerleştirecek. Jel kıvamındaki bu yara örtüsü, yara üzerine uygulandığında kontrollü şekilde iyileştirici maddeler salgılayacak. Geliştirilecek yerli yara örtüsünün; yaraların daha hızlı iyileşmesini sağlaması, yeni damar oluşumunu desteklemesi, enfeksiyon riskini azaltması, hücre yenilenmesini hızlandırması hedefleniyor. YERLİ SAĞLIK TEKNOLOJİSİNE KATKI SAĞLAYACAK Türkiye'nin arı ürünleri bakımından zengin bir potansiyele sahip olduğuna dikkat çeken Proje Yürütücüsü Doç. Dr. Gökçe Taner, bu çalışmanın yalnızca diyabet hastalarının yaşam kalitesini artırmayı değil, aynı zamanda yüksek katma değerli yerli sağlık ürünlerinin geliştirilmesine ve sağlık alanında dışa bağımlılığın azaltılmasına da katkı sunacağını belirtti. PROJE EKİBİ Doç. Dr. Gökçe Taner'in yürütücülüğündeki projede araştırmacı olarak; Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi İmmünoloji Bölümü’nden: Prof. Dr. Haluk Barbaros Oral, Doç. Dr. Diğdem Yöğen Ermiş, Dr. Öğretim Üyesi Salih Haldun Bal, Bursa Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Sabire Güler yer alıyor. Projede genç bilim insanları Dr. Halime Serinçay doktora sonrası bursiyer ve Moleküler Biyolog Hilal Akar, Hilal Vardar ve İrem Özveri ise yardımcı personel olarak bulunuyor. REKTÖR ÇAĞLAR: BİLİMSEL BİLGİ TOPLUMSAL FAYDAYA DÖNÜŞÜYOR BTÜ Rektörü Prof. Dr. Naci Çağlar, sağlık alanında geliştirilen yenilikçi projelerin toplumun yaşam kalitesini artırmada büyük önem taşıdığını belirterek, " Üniversitemizde yürütülen bu proje, bilimsel bilginin toplumsal faydaya dönüşmesinin güzel bir örneği. TÜSEB tarafından desteklenmeye hak kazanan bu çalışma, hem yerli sağlık teknolojilerinin geliştirilmesine hem de ülkemizin biyoteknoloji alanındaki araştırma kapasitesinin güçlenmesine önemli katkılar sağlayacak. Dolayısıyla proje ekibini tebrik ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum" dedi.

Aşırı terleme kalp yetmezliğinin habercisi olabilir Haber

Aşırı terleme kalp yetmezliğinin habercisi olabilir

Terleme, vücudun sıcaklık dengesini korumak için gerçekleştirdiği doğal bir mekanizma olarak bilinirken, aşırı terleme bazı kişilerde günlük yaşamı ve sosyal hayatı olumsuz etkileyebilecek boyutlara ulaşabiliyor. Uzmanlara göre aşırı terleme, vücudun ısı düzenlemesi için ihtiyaç duyduğundan daha fazla ter üretmesiyle ortaya çıkıyor. Ter bezlerinin herhangi bir sıcak ortam, egzersiz veya belirgin bir neden olmaksızın aşırı çalışması durumunda kişiler kıyafet değiştirmek zorunda kalabiliyor, günlük aktivitelerinde zorluk yaşayabiliyor. Aşırı terlemenin en sık görüldüğü bölgeler arasında avuç içleri, ayak tabanları, koltuk altları ve yüz bölgesi yer alıyor. PEK ÇOK FARKLI NEDENİ OLABİLİR Aşırı terleme; genetik yatkınlık, enfeksiyonlar, diyabet, tiroit hastalıkları, obezite, kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının yanı sıra menopoz ve hamilelik gibi hormonal değişimlere bağlı olarak da gelişebiliyor. Hastalıkla ilişkili olmayan primer bölgesel aşırı terleme ise genellikle stres, egzersiz, sıcaklık artışı ve genetik faktörlerle tetiklenebiliyor. Sekonder aşırı terleme olarak adlandırılan ve başka bir sağlık sorununa bağlı gelişen durumlarda ise diyabet, tiroit bozuklukları, sinir sistemi hastalıkları, alkol kullanımı, solunum ve kalp yetmezliği gibi nedenler araştırılıyor. Aşırı terleme belirtileri yaş gruplarına göre farklılık gösterebiliyor. Ciltte sürekli nem hissi, kıyafetlerde ter lekeleri, vücut kokusunda artış, cilt tahrişi ve enfeksiyon eğilimi sık görülen belirtiler arasında bulunuyor. Çocuklarda aşırı terleme; yazı yazarken kâğıdın ıslanması, bilgisayar klavyesi kullanırken zorlanma veya enstrüman çalmada güçlük gibi işlevsel problemlere neden olabilirken, yetişkinlerde daha çok sosyal yaşamı etkiliyor. Bazı kişiler el sıkışmaktan kaçınabiliyor veya sosyal ortamlarda rahatsızlık hissedebiliyor. İleri vakalarda eller silindikten kısa süre sonra yeniden yoğun terleme görülebilirken, nadiren ciltte renk değişikliği ve pullanma gibi dermatolojik bulgular da ortaya çıkabiliyor. TANI VE TEDAVİDE NEDEN ARAŞTIRILIYOR Aşırı terleme şikâyeti olan kişilerin öncelikle dahiliye veya dermatoloji uzmanlarına başvurması öneriliyor. Gerekli durumlarda endokrinoloji, nöroloji veya ilgili diğer branşlardan destek alınabiliyor. Tanı çoğunlukla hastanın öyküsü ve fizik muayene ile konulurken; kan testleri, tiroit fonksiyonları, kan şekeri ölçümleri ve hormonal incelemelerle altta yatan hastalıkların araştırılması sağlanıyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meral Maralcan, aşırı terleme tedavisinin hastalığın tipine, şiddetine, etkilenen bölgeye ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlandığını söyledi. Maralcan, aşırı terlemenin yalnızca bir konfor problemi olmadığını, bazı durumlarda farklı sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğini belirterek, yaşam kalitesini etkileyen yoğun terleme şikâyetlerinin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.