Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Beslenme

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Beslenme haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Beslenme haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yakın çalışma ve uzun ekran süresi, miyopi riskini artırıyor Haber

Yakın çalışma ve uzun ekran süresi, miyopi riskini artırıyor

Çocukların ders çalışırken, kitap okurken veya ekran kullanırken uzun süre yakın mesafeye odaklanmasının gözlerin uyum mekanizmasını sürekli çalıştırdığını belirten Medicana Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tuğba Kurt, "Akomodasyon adı verilen bu mekanizma, yakındaki nesnelerin net görülmesini sağlar. Uzun süre kesintisiz yakın çalışma gözlerde yorulma hissine neden olur. Özellikle ders sırasında ortaya çıkan baş ağrısı, bulanık görme, gözlerde yanma ve ağrı gibi yakınmalar dikkate alınmalıdır. Her çocuğun ekran ve yakın çalışma süresine verdiği yanıt aynı değildir. Çocuğun ders çalışırken sık sık gözlerini ovuşturması, baş ağrısından yakınması veya yazıları görmek için gözlerini kısması göz yorgunluğunun yanı sıra bir görme probleminin de göstergesi olabilir" dedi. Ekrana bakarken göz kırpma sayısı azalıyor Uzun süre ekrana bakmanın gözlerde kuruluk şikâyetini artırabildiğini söyleyen Op. Dr. Tuğba Kurt, bunun önemli nedenlerinden birinin göz kırpma sıklığının azalması olduğunu belirtti. Kurt, "Normal şartlarda göz kırpmak, göz yüzeyindeki gözyaşının düzgün bir şekilde dağılmasını sağlar. Ancak ekrana yoğun şekilde odaklanıldığında göz kırpma sayısı azalabilir. Bu durumda gözyaşı daha hızlı buharlaşır ve göz yüzeyinde kuruluk oluşabilir. Kurulukla birlikte yanma, batma, ağrı, kızarıklık ve zaman zaman bulanık görme gibi şikâyetler ortaya çıkabilir. Özellikle uzun süre bilgisayar veya tablet kullanan çocukların bu belirtileri yaşayıp yaşamadığının takip edilmesi önemlidir" diye konuştu. 20-20-20 kuralı gözleri dinlendirmeye yardımcı oluyor Ekran kullanımında gözleri düzenli olarak dinlendirmenin göz yorgunluğunun azaltılmasına yardımcı olabileceğini ifade eden Op. Dr. Tuğba Kurt, "20-20-20 kuralı bu açıdan uygulanabilecek basit yöntemlerden biridir. Her 20 dakikalık yakın çalışmanın ardından yaklaşık 20 saniye boyunca en az 20 feet, yani 6 metre uzaklıktaki bir noktaya bakmak gözlerin yakına odaklanmasını azaltmaya yardımcı olur. Bunun yanında özellikle uzun süre ders çalışan çocukların yaklaşık her yarım saatte bir kısa bir mola vermesi, gözlerini 1-2 dakika kapatması ve sürekli ekrana sabitlenmek yerine bakışlarını farklı uzaklıklara yönlendirmesi faydalı olabilir. Buradaki amaç yalnızca ekran süresini bölmek değil, gözlerin sürekli yakın mesafeye odaklanmasını da azaltmaktır" dedi. Ekran ile göz arasında en az bir kol mesafesi olmalı Ekranın konumunun ve kullanım mesafesinin de göz sağlığı açısından önem taşıdığını belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, "Ekran ile göz arasında yaklaşık 50-70 santimetrelik, yani en az bir kol mesafesine yakın bir uzaklık bulunması uygun olur. Ekranın üst kenarının göz hizasında veya biraz altında olması ve bakışın hafif aşağı yönelmesi tercih edilmelidir. Ekran parlaklığının da ortamın aydınlatmasına uygun olması gerekir. Çok parlak bir ekranın karanlık bir odada kullanılması gözlerdeki rahatsızlık hissini artırabilir. Bu nedenle çocukların ders çalışırken veya dijital içerik tüketirken karanlık bir ortamda ekrana bakmamaları, çalışma alanının yeterli ve dengeli şekilde aydınlatılması önemlidir" ifadelerini kullandı. Uzun ekran süresi miyopi gelişimini etkileyebilir Çocukluk ve gençlik döneminde uzun süreli yakın çalışmanın miyopi gelişimi ve ilerlemesi açısından da dikkate alınması gerektiğini ifade eden Op. Dr. Tuğba Kurt, "Özellikle çocuklarda uzun süre ekran kullanımı ve yakın mesafeli çalışmaların artması, miyopi açısından risk oluşturan faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor. Yakın çalışmanın uzun süre devam etmesi gözün uyum mekanizmasını sürekli aktif tutarken, çocukluk döneminde gözün yapısal gelişimi de devam ediyor. Bu nedenle ekran kullanımının sınırlandırılması, yakın çalışma sırasında düzenli molalar verilmesi ve çocukların gün içerisinde açık havada zaman geçirmesi önem taşıyor. Mümkünse her gün en az bir saat gün ışığında dışarıda vakit geçirilmesi göz sağlığı açısından destekleyici olabilir" dedi. Mavi ışığın gözlere kalıcı hasar verdiğine dair çalışma yok Dijital ekranlardan yayılan mavi ışık konusunda da toplumda çeşitli endişeler bulunduğunu belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, "Bugünkü bilimsel veriler, dijital cihazlardan gelen mavi ışığın doğrudan gözlerde kalıcı bir hasara neden olduğunu göstermiyor. Aynı şekilde mavi ışık filtreli gözlüklerin gözde oluşabilecek bozulmaları önlediği veya ekran kaynaklı göz yorgunluğunu kesin olarak azalttığına ilişkin yeterli klinik kanıt bulunmuyor. Ancak ekranların özellikle gece saatlerinde yoğun kullanılması uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle çocukların yatmadan önce ekran kullanımını bırakması, özellikle gece geç saatlerde uzun süre telefon veya tablet kullanmaması hem uyku düzeni hem de genel sağlık açısından önemlidir" dedi. Çocuğunuz ekrana gözlerini kısarak bakıyorsa dikkat Çocuğun ekrana bakarken gözlerini kısmasının veya ekrana yaklaşmasının yalnızca yorgunluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çeken Op. Dr. Tuğba Kurt, "Çocuk ekrandaki yazıları görmek için gözlerini kısıyor, televizyona veya bilgisayara normalden fazla yaklaşıyor, sık sık gözlerini ovuşturuyor ya da ders çalışırken tekrarlayan baş ağrısından şikâyet ediyorsa görme problemi açısından değerlendirme yapılması gerekir. Bu belirtiler miyopi, hipermetropi, astigmatizma veya başka bir göz problemine işaret edebilir. Özellikle çocuğun okul performansında veya okuma alışkanlığında bir değişiklik fark edildiğinde yalnızca ekran süresini azaltmakla yetinilmemeli, göz muayenesi de ihmal edilmemelidir" dedi. Uyku, hijyen ve beslenme de göz sağlığını etkiliyor Göz sağlığının yalnızca ekran kullanım süresiyle değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, uyku düzeni, hijyen ve beslenme alışkanlıklarının da önemli olduğunu söyledi. Kurt, "Çocukların yeterli ve düzenli uyuması, ekran kullanımının özellikle gece saatlerinde sınırlandırılması ve göz hijyenine dikkat edilmesi gerekir. Ellerin sık sık yıkanması ve gözlere kirli ellerle dokunulmaması, özellikle enfeksiyonların yaygın olduğu dönemlerde önem taşır. Bunun yanında dengeli beslenme de göz sağlığını destekler. Yumurta, balık, ceviz ve omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinlerin dengeli bir beslenme düzeninde yer alması faydalı olabilir. Ekran kullanımını tamamen ortadan kaldırmak yerine doğru kullanım alışkanlıkları oluşturmak, düzenli molalar vermek ve gözle ilgili şikâyetler ortaya çıktığında zamanında değerlendirme yapmak çocukların göz sağlığının korunmasına katkı sağlar" diyerek sözlerini tamamladı.

Bursa’da uluslararası wellness zirvesi düzenlendi Haber

Bursa’da uluslararası wellness zirvesi düzenlendi

"Tüm branşlarımızda koruyucu sağlık ve erken teşhisi önemsiyoruz" VM Medical Park Bursa Hastanesi olarak 20 yıldır tüm branşlarda sağlıklı yaşamayı ve sağlığı korumayı hedeflediklerini belirten Genel Müdür Yardımcısı Esra Molla, "Tüm branşlarımızda koruyucu sağlık ve erken teşhisi önemsiyoruz. Burada da farklı branşlardan birbirinden kıymetli hekimlerimizle tüm program boyunca bu yaklaşımımızı misafirlerimize deneyimleme fırsatı sunacağız" ifadelerini kullandı. "Sağlık algısı bambaşka bir yere evrildi" Dünyada artık sağlıklı yaşam algısının yeni bir paradigmasından bahsedildiğini vurgulayan VM Medical Park Bursa Hastanesi Başhekimi ve Medikal Estetik Uzmanı Dr. Muhammed İkbal Bakırcı ise, "Bu yeni paradigmada biz de hastane grubu olarak üzerimize düşen rolümüzü yerine getiriyoruz. Artık sağlık hizmeti, hastanelerde verilen bir hizmet olmaktan öteye geçti. Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de sağlık algısı bambaşka bir yere evrildi. Kişiler günlük yaşamlarında bu bilinci geliştirme, ömürlerinin sadece uzamasını değil aynı zamanda aktif bir hayatı devam ettirmeyi önemsiyor. Her gün daha dinç, mutlu, zinde olmanın arayışı içerisindeler. Bunun da yine sağlık profesyonellerinin himayesinde, onların kontrolünde ve onların bilgi birikimi ve tecrübeleriyle yönetilmesi gereken bir süreç olduğunu düşünüyoruz" şeklinde konuştu. "Göz tansiyonu kalıcı körlüğün en sık sebebi" Etkinlikte katılımcıların göz ölçüm ve göz tansiyonlarına bakarak özellikle sağlıklı yaşam ve sağlıklı göz konusunda periyodik muayenenin önemi konusunda bir farkındalık oluşturmak istediklerini dile getiren Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. İlker İncebıyık ise "Biz de göz bölümü olarak, göz ölçüm ve göz tansiyon cihazlarımızla buradayız. Katılımcılarda miyop, hipermetrop ve astigmatı tespit edeceğiz. Özellikle dijital yoğunluklu çalışan meslek grubunda bu toplantının katılımcıları gibi miyopinin tetiklendiği ve arttığı zaten bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış. Göz tansiyonu da çok sinsi bir hastalık biliyorsunuz. Toplumda kalıcı körlüğün en sık sebebidir. En son evrede bulgu veriyor. O yüzden periyodik muayene yani kişinin hiçbir göz şikayeti olmasa dahi yıllık mutlaka göz kontrollerini yaptırması gerektiğine vurgu yapacağız" dedi "Kanser hakkında yanlış bilinenlere dikkat" Toplumda kanser ile ve meme kanseri ile ilgili yanlış bilinen çok konu olduğuna değinen Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Evren Dilektaşlı, "Bu yanlış bilinenler arasında özellikle dokuya dokunulması yani biyopsi alınması kanseri artırır düşüncesi ilk sıralarda yer alıyor. Biyopsi tümörü yayılımına, tümörün sıçramasına sebep verir diye düşünülüyor. Bu bilinen bir yanlıştır. Biyopsiyi biz tanıyı koyup tümörün tipini anlayıp ona göre tedaviyi planlamak, ameliyatı planlamak, ilacı planlamak için yapıyoruz. Onkoloji ve bizim cerrahi olarak birlikte karar verdiğimiz bir süreç bu. Çok önemli. Bunun dışında, mamografi radyasyon dozu çok yüksek olan bir tetkik olmamasına rağmen halk arasında kanseri artırır düşüncesi de yaygındır. Oysa mamografi taramasının da kanseri arttırdığı düşünülmemeli. Kanseri taramada çok başarılı bir tetkiktir" şeklinde konuştu. Medikal estetikte bütüncül yaklaşımlar hakkında bilgilendirmede bulunan Medikal Estetik Uzmanı Doç. Dr. Evren Dal, "Küçük dokunuşlarla ‘burama dolgu veya botoks yaptıralım’ gibi yaklaşımlardan ziyade, yüzü bütün olarak değerlendirmek önemlidir. Etkinlikte yaş almakla birlikte cildimizde oluşan değişimlerden bahsettik. Medikal estetikte bu işi bilenlerle ve profesyonellerle çalışmak gerekir. Birçok ürün var ama merdiven altı ürünler de var. Aynı ürünlerin ne yazık ki orijinal olmayanları da var. Bunu piyasada çok sık duyuyoruz. Unutulmaması gerekir ki, doğru ünitelerden teslim alınmış, uzman doktorların uyguladığı doğru ürünlerle müdahale edilmiş işlemler sonucunda doğru sonuçlar alınabilir" ifadelerini kullandı. Etkinlikte ayrıca Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Çağatay Ertan kardiyovasküler riskin nasıl hesaplandığı konusuna değinerek katılımcıların kalp ve damar sağlığı hakkındaki sorularını yanıtladı. Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Mustafa Özel ise sosyal medyada sık karşılaşılan detokslar, probiyotik önerileri ve beslenme önerilerinin muhtemel riskleri konusunda bilgilendirmede bulundu.

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin" Haber

"Meme sağlığı için düzenli kontrolleri ihmal etmeyin"

Medical Park İstanbul Onkoloji Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Nihan Turhan, meme kanserine ilişkin açıklamalarda bulundu. Meme sağlığının genel vücut sağlığından ayrı düşünülmemesi gerektiğini belirten Doç. Dr. Nihan Turhan, "Sağlık, bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal açıdan iyi olması halidir. Meme sağlığı da vücut bütünlüğü içerisinde değerlendirilmeli. Bu nedenle yaşam tarzının düzenlenmesi, dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite, kişisel hijyene dikkat edilmesi ve günlük stresi azaltacak aktivitelere zaman ayrılması önem taşıyor. Doğum ve emzirmenin de meme kanserine karşı koruyucu etkileri olduğu gösterilmiştir" diye konuştu. "Erken tanı tedavi seçeneklerini artırıyor" Meme kanserinde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi tekniklerindeki gelişmeler sayesinde hastalığın daha erken evrelerde tespit edilebildiğini ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Günümüzde birçok hastada henüz herhangi bir şikâyet ortaya çıkmadan, rutin taramalar sırasında meme kanseri öncesi lezyonlar veya erken evre meme kanseri saptanabiliyor. Erken evrede tanı alan hastalarda daha sınırlı cerrahi işlemlerle tedavi mümkün olabiliyor. Hastanın yaşı, aile öyküsü ve tümörün özellikleri değerlendirilerek tedavi planlanıyor" dedi. "Kadınlar kendi kendine meme kontrolünü ihmal etmemeli" Kadınların kendi kendine meme kontrolünü düzenli olarak yapmasının önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "18 yaşından itibaren kadınların kendi kendine meme muayenesi yapmasını öneriyoruz. Adet gören kadınlarda muayenenin adet kanaması bittikten 3-4 gün sonra, menopoz dönemindeki kadınlarda ise her ay belirlenen aynı günde yapılması uygun olabilir. Meme başında içe çökme, ciltte çekinti veya kalınlaşma, kızarıklık, ödem, yeni ortaya çıkan şekil ve simetri değişiklikleri, memede veya koltuk altında ele gelen kitle ve meme ucundan kan gelmesi gibi bulguların dikkate alınması gerekiyor" şeklinde konuştu. "Memede ele gelen her kitle kanser değildir" Memede ele gelen her kitlenin kanser anlamına gelmediğini ancak her kitlenin uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Turhan, şu bilgileri paylaştı: "Memedeki kitleler değerlendirilirken kitlenin ne zamandır bulunduğu, adet döngüsüyle ilişkisi, ağrı olup olmadığı ve eşlik eden meme başı veya cilt değişiklikleri dikkate alınıyor. Kistler, iyi huylu meme hastalıkları ve enfeksiyonlar da kitleye neden olabilir. Ancak özellikle adet döngüsüyle ilişkili olmayan, sert ve hareketi kısıtlı kitlelerin mutlaka araştırılması gerekiyor. Tanı için gerekli görüldüğünde görüntüleme yöntemleri ve biyopsi uygulanabiliyor." "Yaşam tarzı meme kanseri riskini etkileyebiliyor" Beslenme, kilo kontrolü ve fiziksel aktivitenin meme kanseri açısından önem taşıdığını ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Alkol ve sigara kullanımı meme kanseri riskini artırabilen yaşam tarzı faktörleri arasında yer alıyor. Hareketsiz yaşam ve özellikle menopoz sonrası kilo artışı da dikkate alınması gereken faktörler arasında bulunuyor. Düzenli egzersiz, kilo kontrolü ve dengeli beslenme meme kanseri riskinin azaltılmasına katkı sağlayabilir" dedi. "Mamografi ve ultrason farklı amaçlarla kullanılıyor" Meme kanserinin erken tanısında mamografinin önemli bir görüntüleme yöntemi olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Mamografi, fizik muayenede ele gelmeyebilecek küçük kitlelerin, kireçlenmelerin ve bazı yapısal değişikliklerin tespit edilmesini sağlayabiliyor. Genel olarak tarama amacıyla mamografi 40 yaşından itibaren uygulanıyor ve kişinin risk durumuna göre takip sıklığı belirleniyor. Meme ultrasonu ise radyasyon içermeyen bir görüntüleme yöntemi ve her yaşta uygulanabiliyor. Ancak mamografinin yerine geçmiyor. Hastanın yaşı, şikâyetleri ve risk durumuna göre ultrason, tomosentez, kontrastlı mamografi veya MR gibi yöntemlerden de yararlanılabiliyor" açıklamasında bulundu. "Aile öyküsü olan kadınlarda takip daha erken başlayabiliyor" Ailesinde meme, rahim veya yumurtalık kanseri bulunan kadınların takiplerinin kişisel risklerine göre planlanması gerektiğini aktaran Doç. Dr. Turhan, "Ailede meme kanseri öyküsü bulunan kadınlarda taramalara daha erken yaşta başlanır ve daha sık aralıklarla yapılabilir. Gerekli durumlarda mamografi ve ultrasona ek olarak meme MR’ı gibi görüntüleme yöntemleri kullanılabiliyor. Ailede birden fazla meme, rahim veya yumurtalık kanseri öyküsü bulunması durumunda genetik değerlendirme de gündeme gelebiliyor. Bu nedenle aile öyküsü bulunan kadınların hekimleriyle görüşerek kendilerine uygun takip programını oluşturmaları önemli" dedi. "Şikâyeti olmayan kadınlar da düzenli taramalarını yaptırmalı" Meme kanserinin erken dönemde tespit edilmesinde düzenli taramaların önemli olduğunu belirten Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri tarama programları kapsamında 40 yaşından itibaren kadınlara düzenli mamografi taraması uygulanıyor. Tarama sonucunda şüpheli bulgular saptanan kadınlar ileri değerlendirme için ilgili hekimlere yönlendiriliyor. Aile öyküsü veya başka risk faktörleri bulunan kadınlarda ise takip programı kişiye özel olarak daha erken yaşta başlatılabiliyor. Memede ele gelen kitle, meme ucundan sıvı veya kan gelmesi, meme ucunda çökme, ciltte çekinti, portakal kabuğu görünümü ya da koltuk altında ele gelen kitle gibi değişikliklerde rutin kontrol tarihi beklenmeden hekime başvurması gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Erken tanı ile tedavi daha sınırlı cerrahiyle mümkün olabiliyor" Meme kanserinde günümüzde farklı cerrahi ve tıbbi tedavi seçeneklerinin bulunduğunu ifade eden Doç. Dr. Turhan, "Meme kanseri erken saptandığında birçok hastada meme kaybı yaşanmadan tedavi mümkün olabiliyor. İleri evre hastalarda da etkili ilaç tedavileri ve meme onarımı için rekonstrüksiyon seçenekleri bulunuyor. Koruyucu hekimlik kapsamında yaşam tarzının düzenlenmesi, kendi kendine meme muayenesi ve rutin doktor kontrollerinin önemini tekrar vurgulamak istiyorum" dedi.

Uzmanlar sağlıklı uzun yaşamı konuştu Haber

Uzmanlar sağlıklı uzun yaşamı konuştu

İyi yaşamı Move Well, Think Well ve Eat Well başlıkları altında ele alan Akmerkez Live Well, 10-11 Ekim hafta sonunda ilk Think Well buluşmalarına ev sahipliği yaptı. Tüm ziyaretçilere açık ve ücretsiz gerçekleştirilen sohbetlerde uzmanlar, sağlıklı ve uzun yaşamı tek bir ürüne ya da yönteme indirgemeden; beslenme, hareket, uyku ve ruh sağlığını birlikte ele alan bir bakışla anlattı. Bütünleşik yaklaşımla longevity 10 Ekim’de gerçekleşen ‘Longevity Sohbetleri’nde Dr. Ayşegül Çoruhlu, longevity’yi bütünleşik bir yaklaşımla ele aldı. Beden sağlığı ile ruh sağlığını birbirinden ayırmayan holistik bir çerçevede dinleyicilere önerilerde bulunan Çoruhlu, sohbetin soru-cevap bölümünde Akmerkez misafirlerinin bütünsel sistem ve takviye (supplement) kullanımına dair sorularını ve kendi bütünleşik sağlık konularına ilişkin kişisel sorularını tek tek yanıtladı. Kadın sağlığı ve biohacking, panel arasında squat Etkinliğin mecra partnerlerinden LivetoBloom’un Genel Yayın Yönetmeni Ceren Ceylan Ertaç’ın moderasyonuyla gerçekleşen ‘Esra Çavuşoğlu ile Kadın Sağlığı ve Biohacking’ sohbetinde Dr. Esra Çavuşoğlu, kadın sağlığı ve biohacking yaklaşımlarına ilişkin soruları yanıtladı. Keyifli geçen panelde dinleyiciler, sohbet arasında yüksek bir enerjiyle hep birlikte squat yaptı. ''Cildimiz içimizi yansıtır'' 11 Ekim’de Dermatoloji Uzmanı Dr. Ayfer Aydın, cildin yalnızca bir dış örtü değil, vücudun iç dengesinin de bir yansıması olduğunu anlattı. Güneş, beslenme, stres ve uykunun cilt yaşlanmasındaki rolüne dikkat çeken Aydın, soru-cevap bölümünde D vitamini sentezi için kontrollü güneşlenmenin, kremlerde sadeleşmenin ve direnç antrenmanlarının önemine değindi: "Günümüzde gençliğin tanımı kas miktarıyla, özellikle de bacak kaslarının kuvvetiyle ölçülüyor." Aydın konuşmasını, "Genç kalmak, zamanı durdurmak değildir; zaman ilerlerken sağlığımızı, gücümüzü ve yaşam enerjimizi olabildiğince koruyabilmektir" sözleriyle tamamladı. 2030’da ne yiyeceğiz? Aynı gün Beslenme Uzmanı ve FAO Gıda Şampiyonu Dilara Koçak, ‘2030’da Ne Yiyeceğiz? Protein, Yapay Zekâ ve Yeni Nesil Beslenme’ başlıklı panelde adaptojenlerden besin sinerjisine, fermente gıdalardan sumak gibi ‘ata malzemelerine’ uzanan trendleri bilimsel bulgular ve Anadolu mutfağındaki karşılıklarıyla birlikte değerlendirdi. Haftada 30 farklı bitkisel besin tüketmeyi, her gün bir fermente gıdaya yer vermeyi, akşam yemeğini erkene çekmeyi ve uykuyu düzene sokmayı öneren Koçak, "Geleceğin tabağı daha az yeni, daha çok akıllı olacak. Gençlik kavanozda değil, tabakta ve yastıkta" dedi. Live Well programı sürüyor Think Well buluşmaları 13 Ekim’de Eczacı Adile Özdağ ve Prof. Dr. Murat Aksoy ile ‘Sağlıklı Yaşamın Kodları’ sohbetiyle devam edecek. Move Well kapsamında dekk akmerkez üçgen teras’ta 13 ve 17 Ekim’de yoga, 16 ve 18 Ekim’de zumba buluşmaları, 16 Ekim’de ise Görkem Doğan ile HIIT antrenmanı yapılacak. Eat Well menüleri program boyunca sunulmaya devam ederken, 19 Ekim’de Akmerkez Terasta Tarım’da şef Yaren Çarpar ve Nilhan Aras ile Long Table, Diyetisyen Selvi Akman ile ‘Mindful Eating’ buluşmaları düzenlenecek.

Küçük önlemler boğaz ağrısını önleyebilir Haber

Küçük önlemler boğaz ağrısını önleyebilir

Bu dönemde görülme sıklığı artan boğaz ağrısı, viral veya bakteriyel kaynaklı olarak ortaya çıkabiliyor. Enfeksiyonların yol açtığı boğaz ağrısına zaman zaman ateş, öksürük, burun akıntısı, hapşırma, bulantı ve baş ağrısının eşlik ettiğini dile getiren Medicana Bursa Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzm. Dyt. Veysel Ciğerli, "Boğaz ağrısına, virüslerin varlığı, bakteriyel enfeksiyonlar ve diğer dış etkenler sebep olabilir. Viral enfeksiyonların sebep olduğu boğaz ağrısı, tıbbi tedavi uygulanmakla beraber, bazen de kendiliğinden düzelen bir durumdur. Bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanan boğaz ağrısı ise antibiyotik ilaçlar veya besinler yardımıyla tedavi edilmektedir. Bunun haricinde yeteri kadar dinlenmek, uyumak, yüksek sesle konuşmamak da boğaz ağrısıyla başa çıkmanın yolları arasındadır" dedi. En güçlü doğal antibiyotik Uzm. Dyt. Veysel Ciğerli, boğaz ağrısının doğal yollarla da tedavi edilebildiğini belirterek ağrı ve tahrişe iyi gelen çözümlerini şöyle anlattı: "Sık sık su içmek, boğazın kurumasını ve tahriş olmasını önleyebilir. Sabahları zencefil ve 1 tatlı kaşığı bal karıştırılarak tüketilebilir. Asetik asit içeriğinden dolayı sirke de boğazdaki bakterileri etkisiz hale getirmeye yardımcı olur. 1 çay bardağı ılık suya 2 çorba kaşığı sirke ekleyerek gargara yapmak yeterli olacaktır. İyotsuz tuz ile yapılan gargara da bakteriler ile savaşmada etkilidir. 1 fincan ılık suya 1 çay kaşığı iyotsuz tuz atılarak gargara hazırlanabilir." Ihlamur iltihaplanmayı önlemeye yardımcı olur Antienflamatuvar özelliğiyle ıhlamurun iltihaplanmayı önlemeye destek olduğunu vurgulayan Uzm. Dyt. Ciğerli, "Ihlamur, iltihaplanmayı önler ve doğal antienflamatuvar özellik gösterir. Ihlamur çayı içmek de boğaz enfeksiyonlarıyla başa çıkmada etkili olacaktır. Soğan ve sarımsak da en güçlü doğal antibiyotik kaynaklarındandır. Bu besinlerin tüketimi hem viral hem de bakteriyel enfeksiyonlarla başa çıkmada son derece önemlidir" ifadelerini kullandı.

Sonbahar enfeksiyonuna dikkat Haber

Sonbahar enfeksiyonuna dikkat

Güneşin etkisini kaybetmeye başladığı ve sıcaklığın bir yükselip bir azaldığı sonbahar aylarında enfeksiyon hastalıklarının görülme sıklığı arttığını belirten Op. Dr. İdil Öztürk, sonbaharın solunum yolu enfeksiyonlarına da zemin oluşturduğunu söyledi. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının, doktora başvurmanın önde gelen sebepleri arasında yer aldığını belirten Medicana Bursa Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. İdil Öztürk, "Mevsim geçişlerinde yaşanan ısı değişimleri birçok hastalık gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarına da zemin hazırlıyor. Zayıflayan bağışıklık sistemiyle birlikte vücut direncinin düşmesi, bu dönemlerde üst solunum yolu enfeksiyonlarında artış yaşanmasına neden oluyor" diye konuştu. Kalabalık ortamlar risk Enfeksiyona yatkınlığı artıran unsurları da anlatan Öztürk, "Alerjik bünyeye sahip olma, burun kemiği eğriliği veya konka büyüklüğü gibi anatomik sorunlar nedeniyle ağızdan nefes alıp verme, sigara içme, düzensiz beslenme gibi faktörler de üst solunum yolu enfeksiyonuna yatkınlığı artırır. Bu hastalıklar mevsim geçişlerinde ve kalabalık ortamlarda sık görülürler. Damlacık enfeksiyonu biçiminde ortaya çıkarlar, yani yakın mesafeden konuşma, öpme, öksürme sonucunda bulaşırlar. Bulunulan ortamda havalandırmanın yetersiz olması da bulaşmalarını kolaylaştırır. yüzeylere temas sonrası ellerin yıkanmaması ile de bulaşır" ifadelerini kullandı. En sık görülen enfeksiyonlar Erişkinlerde sık olarak görülenlerden üst solunum yolu enfeksiyonlarını sıralayan Op. Dr. İdil Öztürk, "Bunlardan birincisi nezle, ikincisi grip enfeksiyonudur. Bunların yanında orta kulak iltihabı da en sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarındandır" diye konuştu. Op. Dr. İdil Öztürk, erişkinlerde sıkça görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarını şöyle sıraladı: "Nezle birden çok virüsün yol açtığı, kişiden kişiye bulaşan, üst solunum yollarını tutan hafif seyirli bir hastalıktır. Üşütme, soğuk algınlığı olarak da bilinir. Soğuk mevsimlerde daha sıktır. Sigara içenlerde daha sık görülmez fakat ağır seyreder. Bir insan, ömrü boyunca yaklaşık olarak 300 defa nezle olur. 5 yaşın altındaki çocuklar yılda ortalama 8-10 kez üst solunum yolu enfeksiyonu geçirir. İnfluenza virüslerinin yol açtığı üst solunum yolu enfeksiyonudur. Virüsün 3 tipi vardır. Tip A insanlar, domuzlar ve kümes hayvanlarında, Tip B sadece insanlarda hastalık yapar. Tip C ise insanlarda çok hafif belirtilere yol açar. Sıklıkla ani başlayan yüksek ateş, öksürük, boğaz ağrısı, baş ve kas ağrıları, bitkinlik, burun akıntısı veya tıkanıklığı ile kendini gösterir. Ateş genellikle 5 gün ya da 1 hafta sürer. Tedavide dinlenme çok önemlidir. Ateş düşürücüler, bol sıvı tüketimi ve iyi beslenme önemlidir. Viral bir hastalık olduğu için antibiyotik verilmez ancak orta kulak iltihabı, sinüzit, zatürre gibi ikincil enfeksiyon, komplikasyon olarak eklenmiş ise antibiyotik kullanılır. Yutak ve bademciklerin ani başlayan enfeksiyonudur. Virüs veya bakteriyel kaynaklı olabileceği için etkene göre tedavi metodu değişiklik gösterir. Belirtileri yüksek ateş, boğaz ağrısı-yutkunma zorluğu, halsizlik-kırgınlık, baş-eklem-kas ağrıları, öksürük ve bazen de boyunda lenf bezlerinin şişmesidir. Çocuklarda orta kulak enfeksiyonu daha sık görülür. Sıklıkla nezle, grip gibi enfeksiyonları takiben gelişen ikincil bakteriyel enfeksiyon şeklindedir. En sık 6-18 ay asındaki çocukları etkiler. 6 yaşından sonra hastalık sıklığında bariz azalma görülür. Yüz kemiklerinin içerisinde sinüs adı verilen hava boşluklarının iltihabına sinüzit adı verilir. Yine sıklıkla viral üst solunum yolu enfeksiyonlarını takiben gelişir. Vira enfeksiyonlardan sonra 7-10 günde tam iyileşme beklenirken genellikle burun doluluğu ve öksürük artışı olur. Büyük çocuklar ve erişkinlerde baş ve yüz ağrıları görülebilir. Antibiyotik tedavisi gerekebilir." KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Öztürk, söz konusu bu üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için hijyene ve el yıkamaya özen gösterilmesi, kalabalık ortamlardan uzak durulması, kalabalık ortamların sık sık havalandırılması, hasta kişilere mümkünse maske taktırılması ve fazla yaklaştırılmaması, yaşa uygun ve dengeli beslenilmesi, mevsime uygun giyinilmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye'de ölümlerin yaklaşık yüzde 40'ı kalp ve damar hastalıklarından kaynaklı Haber

Türkiye'de ölümlerin yaklaşık yüzde 40'ı kalp ve damar hastalıklarından kaynaklı

Bilecik Eğitim ve Araştırma Hastanesine çalışanı Dr. Öğr. Üyesi Kardiyoloji Uzmanı Enes Çelik, kalp ve damar hastalıkları, dünyada olduğu gibi ülkemizde de en önemli ölüm ve hastalık nedenleri arasında yer almakta olduğunu söyledi. Çelik, "Bununla birlikte, bu hastalıkların büyük bir bölümü; sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesi, risk faktörlerinin erken dönemde belirlenmesi ve etkili tedavi ile önlenebilmekte veya geciktirilebilmektedir. Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan hastalıklar değildir. Sağlıksız beslenme, fiziksel hareketsizlik, tütün kullanımı, aşırı tuz tüketimi, obezite, hipertansiyon, diyabet ve yüksek kolesterol gibi risk faktörleri yaşamın erken dönemlerinden itibaren kalp sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Hipertansiyon başta olmak üzere birçok kardiyovasküler risk faktörü uzun yıllar belirti vermeden ilerleyebilmektedir. Ayrıca göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı, efor kapasitesinde azalma, ani gelişen güçsüzlük veya konuşma bozukluğu gibi belirtiler zamanında fark edilmediğinde kalp krizi, inme ve kalp yetersizliği gibi ciddi sonuçlara yol açabilmektedir. Bu nedenle düzenli sağlık kontrolleri ve erken tanı, kalp sağlığının korunmasında kritik öneme sahiptir" dedi. "Toplumun sağlık okuryazarlığının artırılmasına yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları gerçekleştirilmektedir" Dr. Öğr. Üyesi Kardiyoloji Uzmanı Enes Çelik açıklamasının devamında, "Sağlık Bakanlığı olarak kardiyovasküler hastalıkların önlenmesine yönelik çalışmalarımızı koruyucu sağlık hizmetleri yaklaşımı doğrultusunda sürdürmekteyiz. Bu kapsamda; birinci basamak sağlık hizmetlerinde kardiyovasküler risk değerlendirmeleri yapılmakta, Hipertansiyon, diyabet ve dislipidemi gibi risk faktörlerinin erken tanısı ve etkin yönetimi desteklenmekte, tütün kullanımının önlenmesine yönelik kapsamlı mücadele yürütülmekte, sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivite alışkanlıklarının geliştirilmesi teşvik edilmekte. Toplumun sağlık okuryazarlığının artırılmasına yönelik eğitim ve farkındalık çalışmaları gerçekleştirilmektedir. Kalp sağlığının korunması; yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi edilmesini değil, hastalık gelişmeden önce risklerin azaltılmasını esas alan bütüncül bir yaklaşım gerektirmektedir" dedi. "Unutulmamalıdır ki; kalp ve damar hastalıklarının önemli bir bölümü önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklanmaktadır" Çelik son olarak, "Kalp ve damar hastalıklarının önlenmesi için her bir bireyin tütün ve tütün ürünlerinden uzak durması, sağlıklı ve dengeli beslenmesi, günlük yaşamda fiziksel aktiviteyi artırması, ideal vücut ağırlığını koruması, kan basıncı, kan şekeri ve kolesterol düzeylerini düzenli olarak kontrol ettirmesi. Hekim önerilerine uygun tedavi ve ilaçlarını aksatmadan kullanması, Aile Hekimine başvurarak kardiyovasküler risk değerlendirmesini yaptırması, Sağlıklı Hayat Merkezlerini ziyaret ederek sağlıklı hayat danışmanlığı alması, göğüs ağrısı, nefes darlığı, çarpıntı veya inme belirtileri geliştiğinde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurması büyük önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki; kalp ve damar hastalıklarının önemli bir bölümü önlenebilir risk faktörlerinden kaynaklanmaktadır. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarının benimsenmesiyle hem bireysel yaşam kalitesi artırılabilir hem de toplumdaki hastalık yükü önemli ölçüde azaltılabilir" ifadelerine yer verdi.

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor Haber

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor

Kalp hastalıklarının ilk belirtilerinden birinin günlük yaşamda fark edilen efor kapasitesi kaybı olabileceğini belirten Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Göksel Güz, daha önce rahatlıkla çıkılan merdivenlerin zor gelmesi, kısa yürüyüşlerde nefes nefese kalınması ve basit ev işlerinde bile belirgin yorgunluk hissedilmesinin önemsenmesi gerektiğini söyledi. Bu değişimin her zaman yaş alma veya kondisyon eksikliğiyle açıklanamayacağını ifade eden Güz, kalbin vücudun ihtiyaç duyduğu oksijenli kanı yeterince dolaşıma veremediği durumlarda efor kapasitesinin azalabileceğini belirtti. Özellikle daha önce bulunmayan ve giderek artan nefes darlığı ile çabuk yorulmanın, kişinin yaşam kalitesini etkilemeden önce değerlendirilmesinin önemli olduğunu vurgulayan Güz, "Yeni başlayan efor kaybı, kalp açısından mutlaka değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında yer alıyor" dedi. Göğüs dışındaki ağrılar da kalpten kaynaklanabilir Kalp kaynaklı ağrının yalnızca göğüs bölgesinde hissedilmediğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, bazı hastalarda ağrının çene, sırt, omuz veya sol kola yayılabildiğini söyledi. Özellikle fiziksel aktivite sırasında başlayan ve dinlenmeyle hafifleyen ağrıların kalp damar hastalıkları açısından önem taşıdığına dikkat çeken Güz, mide bulantısı, soğuk terleme ve açıklanamayan halsizlik gibi belirtilerin de tabloya eşlik edebileceğini ifade etti. Bu tür yakınmaların tek başına kalp hastalığı anlamına gelmediğini ancak birlikte değerlendirildiğinde önemli ipuçları sunabileceğini belirten Güz, "Ağrının yeri kadar hangi şartlarda başladığı ve beraberindeki belirtiler de tanı açısından yol göstericidir" dedi. Kadınlarda belirtiler daha farklı seyredebiliyor Kadınlarda kalp hastalıklarının erkeklerde görülen klasik tabloyla her zaman benzer şekilde ortaya çıkmadığını belirten Doç. Dr. Göksel Güz, nefes darlığı, olağandışı yorgunluk, bulantı ve sırt ağrısının kadınlarda daha belirgin olabildiğini söyledi. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmaların, kadınlarda kalp krizinin farklı belirtilerle başlayabileceğini ortaya koyduğunu ifade eden Güz, bu nedenle belirtilerin yalnızca göğüs ağrısına indirgenmemesi gerektiğini vurguladı. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınlarda bu yakınmaların stres ya da yoğun çalışma temposuna bağlanmaması gerektiğini söyleyen Güz, "Belirtilerin kişiye özgü değerlendirilmesi, kalp hastalıklarının daha erken fark edilmesine katkı sağlayabilir" dedi. Tansiyon ve kolesterol sessiz ilerleyebiliyor Yüksek tansiyon ve yüksek kolesterolün en önemli özelliklerinden birinin uzun yıllar hiçbir belirti vermeden ilerleyebilmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Göksel Güz, kişinin kendisini iyi hissetmesinin kalp-damar riskinin düşük olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Kontrolsüz tansiyonun damar yapısını zaman içerisinde olumsuz etkileyebileceğini, yüksek kolesterolün ise damar duvarında plak oluşumuna katkıda bulunabileceğini ifade eden Güz, bu değişimlerin yıllar içinde kalp krizi ve inme riskini artırabildiğini belirtti. Düzenli ölçüm ve hekim kontrolünün, henüz şikâyet oluşmadan risklerin belirlenmesine yardımcı olduğunu vurgulayan Güz, "Rutin tansiyon ve kolesterol kontrolleri, kalp sağlığını korumanın en önemli basamaklarından biridir" dedi. Risk değerlendirmesinde tek bir sonuç yeterli değil Kalp-damar hastalığı riskinin yalnızca kolesterol değerine bakılarak değerlendirilemeyeceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, yaş, tansiyon, diyabet, sigara kullanımı, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü ve yaşam alışkanlıklarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Bazı kişilerde laboratuvar değerleri normal sınırlarda görünse bile birden fazla risk faktörünün bir araya gelmesinin toplam kardiyovasküler riski artırabileceğini ifade eden Güz, risk değerlendirmesinin kişiye özel yapılmasının doğru koruyucu yaklaşım açısından büyük önem taşıdığını belirtti. "Kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca tek bir kan sonucuna değil, kişinin bütün risk profiline bakıyoruz" dedi. Kalbi korumak günlük alışkanlıklarla başlıyor Kalp-damar hastalıklarının önemli bir bölümünün yaşam tarzıyla ilişkili risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla önlenebileceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, tütün ürünlerinden uzak durma, sağlıklı kilo ve yeterli uykunun kalp sağlığını destekleyen temel alışkanlıklar arasında yer aldığını söyledi. Gün içerisinde uzun süre hareketsiz kalmak yerine düzenli yürüyüş yapmak, sebze ve liften zengin beslenmek, tansiyon ve kan şekeri kontrolünü ihmal etmemek gibi küçük değişikliklerin uzun vadede kalp sağlığı üzerinde önemli etkileri bulunduğunu ifade eden Güz, "Kalbi korumak yalnızca hastalık ortaya çıktığında tedavi olmak değildir. Düzenli kontrolleri ihmal etmemek, risk faktörlerini bilmek ve günlük yaşamda hareketi artırmak kalp sağlığını korumanın en etkili yollarındandır" diyerek sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.