Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Belirtiler

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Belirtiler haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Belirtiler haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Uzmanından inme uyarısı: "İlk 4,5 saat hayati önem taşıyor" Haber

Uzmanından inme uyarısı: "İlk 4,5 saat hayati önem taşıyor"

İnme vakalarının büyük bölümü damar tıkanıklığından kaynaklanıyor İnmenin beyni besleyen damarlardan birinin tıkanması veya yırtılması sonucu ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. İpek Midi, tıkayıcı inmenin görülme oranının yüzde 80-85, kanamalı inmenin ise yüzde 10-15 civarında olduğunu söyledi. İnmenin gençlerde de görülebildiğini kaydeden Midi, her 10 vakadan birinin genç yaş grubunda ortaya çıkabildiğini ve özellikle 50 yaş altında da dikkatli olunması gerektiğini ifade etti. "Belirtilerde hemen 112'yi arayın" Yüzde kayma, kol veya bacakta güçsüzlük, his kaybı ve konuşma bozukluğunun önemli belirtiler olduğunu vurgulayan Midi, bu durumlarda vakit kaybetmeden 112'nin aranması gerektiğini belirtti. Hastaların uygun inme merkezlerine yönlendirildiğini kaydeden Midi, nörolojik muayene ve beyin görüntülemelerinin ardından gerekli tedavilerin hızla başlatıldığını söyledi. Tedavide ilk 4,5 saat hayati önem taşıyor İnmede zamanında müdahalenin önemine dikkat çeken Midi, "İlk 4,5 saat içerisinde damardan uyguladığımız pıhtı eritici bir tedavi var. Hasta bu süre içerisinde gelirse tedaviden yararlanma şansına sahip oluyor. Ne kadar erken müdahale edilirse hastada oluşabilecek engellilik de o kadar azaltılabiliyor" dedi. Tansiyon, kolesterol ve beslenmeye dikkat Hipertansiyon, yüksek kolesterol, şeker hastalığı, kalp ritim bozuklukları ve ailede inme öyküsünün önemli risk faktörleri arasında bulunduğunu belirten Midi, bu durumların doktor kontrolünde takip edilmesi gerektiğini ifade etti. Tansiyonun düzenli ölçülmesi, kolesterol yüksekliğinin tedavi edilmesi ve kan şekerinin kontrol altında tutulmasının önemini vurgulayan Midi, diyabet hastalarında üç aylık kan şekeri ortalamasını gösteren HbA1c değerinin de takip edilmesi gerektiğini söyledi. Düzenli egzersiz yapılmasının, katı yağlardan kaçınılmasının ve Akdeniz diyeti ağırlıklı beslenmenin de risk faktörlerini kontrol altına almada önemli olduğunu belirten Midi, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının inmeden korunmada etkili olduğunu kaydetti. "İnme yüzde 90 oranında önlenebilir" İnmenin önlenmesinde düzenli sağlık kontrollerinin önemine dikkat çeken Prof. Dr. İpek Midi, vatandaşlara tansiyon, kan şekeri ve kolesterol ölçümlerini ihmal etmemeleri çağrısında bulundu. Midi, "İnme, gerekli önlemler alındığında önlenebilen bir hastalık. Tansiyon, kolesterol ve şeker kontrolleri düzenli yapılır, kalpte ritim problemi varsa buna yönelik tedaviler uygulanırsa inmeden korunmak mümkün. Değerlerde yükseklik tespit edildiğinde aile hekimine başvurulmalı. Risk faktörleri kontrol edildiğinde inme yüzde 90 oranında önlenebilir" diye konuştu.

Açıklanamayan kilo kaybı bazı kanser türlerinin ilk belirtisi olabilir Haber

Açıklanamayan kilo kaybı bazı kanser türlerinin ilk belirtisi olabilir

Karabulut, "Özellikle kısa sürede belirgin şekilde kilo veren ve bunun nedenini açıklayamayan kişilerin bu durumu önemsemesi gerekiyor. Kilo kaybı her zaman kanser anlamına gelmez ancak bazı hastalıklarda erken değerlendirme fırsatı sağlayan önemli bir uyarı işareti olabilir" dedi. Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Senem Karabulut, beslenme alışkanlıklarında veya fiziksel aktivite düzeyinde herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen ortaya çıkan kilo kaybının çoğu zaman stres, yoğun çalışma temposu ya da iştahsızlık gibi nedenlere bağlanarak göz ardı edilebildiğini söyledi. Özellikle istemsiz ve devam eden kilo kaybının bazı ciddi hastalıkların ilk uyarı işaretlerinden biri olabileceğine dikkat çeken Karabulut, pankreas, mide, yemek borusu, akciğer ve bağırsak kanserleri başta olmak üzere bazı kanser türlerinde açıklanamayan kilo kaybının hastalığın ilk fark edilen belirtileri arasında yer alabildiğini belirtti. "6-12 ayda vücut ağırlığının yüzde 5'inin kaybedilmesi önemli bir uyarı" İstemsiz kilo kaybının değerlendirilmesinde kaybedilen kilonun miktarı kadar süresinin de önemli olduğunu belirten Prof. Dr. Karabulut, şu ifadeleri kullandı: "Bir kişinin herhangi bir diyet uygulamadan veya fiziksel aktivitesini artırmadan 6 ila 12 ay içerisinde vücut ağırlığının yüzde 5'inden fazlasını kaybetmesi, tıbbi değerlendirme gerektiren önemli bir durumdur. Örneğin 70 kilogram ağırlığındaki bir kişinin istemsiz şekilde 3,5 kilogramdan fazla kaybetmesi dikkate alınmalıdır. Özellikle kilo kaybı devam ediyorsa, belirgin halsizlik, iştahsızlık veya başka şikâyetler eşlik ediyorsa değerlendirme geciktirilmemelidir. Burada önemli olan yalnızca tartıdaki rakam değil, kilo kaybının nedenidir." "Pankreas ve mide kanserlerinde kilo kaybı dikkat çekebilir" Bazı kanser türlerinin başlangıçta belirgin şikâyetlere yol açmayabildiğini ifade eden Karabulut, kilo kaybının farklı mekanizmalarla gelişebileceğini belirtti. "Özellikle pankreas, mide, yemek borusu, akciğer ve bağırsak kanserlerinde istemsiz kilo kaybıyla karşılaşabiliyoruz. Lenfoma gibi bazı kanser türlerinde de kilo kaybı önemli belirtilerden biri olabiliyor. Tümörün vücudun enerji kullanımını ve metabolik süreçlerini etkilemesi, iştahın azalması, besin alımının yetersiz kalması veya sindirim sistemindeki sorunlar kilo kaybına neden olabiliyor. Ancak bu belirtinin ortaya çıkması mutlaka kanserin erken evrede olduğu anlamına gelmiyor. Bu nedenle kilo kaybının nedeninin zamanında araştırılması büyük önem taşıyor." "Kilo kaybına eşlik eden belirtiler göz ardı edilmemeli" Kilo kaybının diğer şikâyetlerle birlikte görülmesinin klinik açıdan daha fazla önem taşıyabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Karabulut, şu değerlendirmede bulundu: "İstemsiz kilo kaybına uzun süren iştahsızlık, çabuk doyma, yutma güçlüğü, karın ağrısı, bağırsak alışkanlıklarında değişiklik, dışkıda kan, geçmeyen öksürük, gece terlemesi veya açıklanamayan halsizlik eşlik ediyorsa mutlaka hekime başvurulmalıdır. Özellikle ileri yaşlarda ortaya çıkan ve nedeni açıklanamayan kilo kayıplarını daha dikkatli değerlendiriyoruz. Her belirti tek başına farklı nedenlerden kaynaklanabilir ancak birden fazla şikâyetin birlikte görülmesi altta yatan hastalığın araştırılmasını gerektirebilir." "Her kilo kaybı kanser anlamına gelmiyor" İstemsiz kilo kaybının kanser dışındaki birçok hastalıkta da görülebildiğine dikkat çeken Karabulut, tiroit bezinin aşırı çalışması, diyabet, sindirim sistemi hastalıkları, kronik enfeksiyonlar ve bazı psikolojik sorunların da kilo kaybına yol açabileceğini belirtti. "Kilo kaybı yaşayan herkesin kanser olduğu düşünülmemeli. Ancak kişinin kendi kendine tanı koyması ya da kilo kaybını yalnızca strese bağlayarak uzun süre beklemesi de doğru değil. Hekim değerlendirmesinde kilo kaybının süresi, miktarı, eşlik eden belirtiler, kullanılan ilaçlar ve kişinin tıbbi geçmişi birlikte ele alınır. Gerekli görüldüğünde kan tetkikleri, görüntüleme yöntemleri veya endoskopik incelemelerle altta yatan neden araştırılır. Her hastaya aynı tetkiklerin yapılması yerine, kişiye özel bir değerlendirme planlanmalıdır." "Erken değerlendirme tedavi sürecinde fark oluşturabilir" Özellikle nedeni açıklanamayan kilo kaybının hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Senem Karabulut, sözlerini şöyle tamamladı: "Kanserde erken tanı, uygun hastalarda tedavi seçeneklerini ve başarı şansını önemli ölçüde etkileyebiliyor. Ancak erken tanının ilk adımı, vücudumuzun verdiği uyarıları doğru değerlendirmekten geçiyor. Kişinin beslenmesini değiştirmediği hâlde giderek zayıflaması, özellikle başka belirtilerle birlikte görülüyorsa araştırılması gereken bir durumdur. Kilo kaybını yalnızca tartıdaki bir değişiklik olarak görmemek gerekiyor. Vücudumuzda nedeni açıklanamayan değişiklikler olduğunda gecikmeden hekime başvurmak, ciddi hastalıkların zamanında belirlenmesi açısından önem taşıyor."

Akciğer kanserinde erken tanı ve modern cerrahi hayat kurtarıyor Haber

Akciğer kanserinde erken tanı ve modern cerrahi hayat kurtarıyor

Beykent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, "Akciğer kanseri, akciğer dokusundaki hücrelerin kontrolsüz çoğalması sonucu oluşan bir hastalıktır. Dünyada ve ülkemizde en sık görülen kanserlerden biridir. Ancak günümüzde erken tanı ve gelişen tedavi yöntemleri sayesinde birçok hasta tamamen iyileşebilmekte veya uzun yıllar sağlıklı bir yaşam sürdürebilmektedir" dedi. Bu kimyasallara maruz kalmak risk oluşturuyor Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, uzun yıllar sigara kullananların, pasif sigara dumanına maruz kalanların, 50 yaş ve üzerinde olanların, ailede akciğer kanseri öyküsü bulunanların, asbest, radon veya bazı kimyasallarla çalışanların, hava kirliliğine uzun süre maruz kalanların riskli grupları oluşturduğunu ifade etti. "Belirtiler varsa hemen doktora başvurun" Akciğer kanserinin erken dönemde hiçbir belirti vermeyebildiğini ifade eden Prof. Dr. Demirkaya, şu belirtilerin görülmesi durumunda hekime başvurulması gerektiğini ifade etti: "Geçmeyen öksürük, kanlı balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı, ses kısıklığı, nedeni açıklanamayan kilo kaybı, sürekli yorgunluk." Akciğer kanseri erken evrede yakalandığında tedavi oranının oldukça yüksek olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, "Yüksek risk grubundaki kişilerde uygulanan düşük doz bilgisayarlı tomografi ile hastalık henüz belirti vermeden tespit edilebilir. Erken tanı sayesinde daha küçük ameliyatlar yapılabilir ve yaşam süresi anlamlı şekilde uzayabilir" dedi. Minimal invaziv cerrahi avantaj sağlıyor Tedavi yöntemlerini de anlatan Prof. Dr. Demirkaya, günümüzde birçok akciğer ameliyatının büyük kesiler yerine küçük kesiler ile yapılabildiğini söyledi. Video yardımlı torakoskopik cerrahi (VATS) ve robotik cerrahi yöntemleri kullanıldığını belirten Prof. Dr. Demirkaya, minimal invaziv cerrahinin avantajlarını şöyle sıraladı: "Daha küçük kesi, daha az ağrı, daha az kanama, daha düşük enfeksiyon riski daha kısa hastanede kalış süresi, günlük yaşama daha hızlı dönüş, daha iyi kozmetik sonuç, aynı kanser cerrahisi başarısı." Tümörün yeri, büyüklüğü, evresi ve hastanın genel sağlık durumuna göre tedavi yöntemi uygulandığını belirten Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, en uygun tedavi yönteminin göğüs cerrahisi, göğüs hastalıkları, radyoloji, patoloji ve onkoloji uzmanlarının multi disipliner yaklaşımlarıyla belirlendiğini söyledi. Akciğer kanseri riskini azaltmak mümkün Prof. Dr. Ahmet Demirkaya, akciğer kanserinden korunmak için şu tavsiyelerde bulunarak sözlerini tamamladı: "Sigara kullanıyorsanız bırakın. Düzenli sağlık kontrollerinizi yaptırın. Risk grubundaysanız düşük doz akciğer tomografisi konusunda hekiminize danışın. Hareketli yaşamı ve sağlıklı beslenmeyi tercih edin. Şikâyetleriniz varsa geç kalmadan bir göğüs hastalıkları veya göğüs cerrahisi uzmanına başvurun."

Pankreas kanserini işaret eden bu altı belirtiyi önemseyin Haber

Pankreas kanserini işaret eden bu altı belirtiyi önemseyin

Erken dönemde belirti vermeden ilerleyebilen pankreas kanseri çoğunlukla başka bir hastalık için doktora gidildiğinde ortaya çıkıyor. Genetik faktörler, ileri yaş ve sigara kullanımı kişide risk faktörünü artırabiliyor. En önemli belirtileri arasında sarılık, açıklanamayan kilo kaybı, karın ve sırt ağrısı bulunan pankreas tümörlerinde erken tanı tedavide önemli katkı sağlıyor. Tümörün evresine ve hastanın sağlık durumuna göre planlanan tedavilerde günümüzde uygulanmaya başlanan robotik cerrahi yöntemler erken iyileşme sağlayarak hastanın konforunu önemli ölçüde artırıyor. Memorial Şişli Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü'nden Prof. Dr. Emin Köse, pankreas tümörlerinin türlerine, belirtilerine, risk faktörlerine ve güncel tedavi yöntemlerine yönelik bilgi verdi. Pankreas hem sindirim hem de kan şekeri kontrolünde görev alıyor Pankreasın vücuttaki işlevini anlatan Dr. Emin Köse, "Midenin arkasında, karın boşluğunun üst bölümünde yer alan pankreas, sindirim sisteminin ve hormon dengesinin önemli organlarından biridir. Pankreasın dış salgı işleviyle üretilen enzimler, besinlerin özellikle yağ, protein ve karbonhidratların sindirilmesine yardımcı olmaktadır. İç salgı işleviyle üretilen insülin ve glukagon gibi hormonlar ise kan şekeri düzeyinin düzenlenmesinde rol oynamaktadır. Pankreasta gelişen tümörler, hücrelerin kökenine ve özelliklerine göre farklı gruplara ayrılmaktadır. Ekzokrin tümörler, pankreasın sindirim enzimlerini üreten hücrelerinden veya kanallarından kaynaklanmaktadır ve pankreas kanserlerinin büyük bölümünü oluşturmaktadır" dedi. Çoğu zaman tesadüfen ortaya çıkıyor "Pankreasın karın boşluğunun derininde yer alması ve erken evrede belirgin şikâyetlere yol açmaması, hastalığın tanısını güçleştirebilmektedir. Belirtiler tümörün pankreasın baş, gövde veya kuyruk bölümünde yerleşmesine, büyüklüğüne ve çevre dokularla ilişkisine göre değişmektedir" diyen Köse, pankreas tümörlerinde dikkat edilmesi gereken başlıca belirtileri şöyle sıraladı: Sarılık: Ciltte ve göz aklarında sararma, idrar renginde koyulaşma, dışkı renginde açılma ve kaşıntı görülebilmektedir. Özellikle pankreasın baş kısmındaki tümörler safra kanalına baskı yaparak sarılığa neden olabilmektedir. Karın ve sırt ağrısı: Üst karın bölgesinde başlayan ve sırta yayılabilen, devamlılık gösteren veya giderek artan ağrılar ortaya çıkabilmektedir. İstem dışı kilo kaybı: Beslenme düzeninde belirgin bir değişiklik olmaksızın kilo kaybı ve iştahsızlık gelişebilmektedir. Sindirim sorunları: Şişkinlik, bulantı, hazımsızlık ve dışkılama alışkanlıklarında değişiklik görülebilmektedir. Halsizlik ve yorgunluk: Hastalığa eşlik eden metabolik değişiklikler ve beslenme sorunları kişinin günlük yaşamını etkileyebilmektedir. Kan şekeri değişiklikleri: Daha önce diyabet tanısı bulunmayan kişilerde yeni başlayan diyabet veya mevcut diyabette kan şekeri kontrolünün bozulması, özellikle başka belirtilerle birlikte ortaya çıktığında değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Sigara kullanımı ve ileri yaş pankreas kanseri riskini artırıyor Prof. Dr. Emin Köse, genetik faktörler, ileri yaş, yaşam tarzı ve sigara kullanımının kişide pankreas tümörü riskini artırdığını belirterek, "Ayrıca kronik pankreatit, obezite ve diyabet de riski artırmaktadır. Pankreas tümörlerinin tanı ve tedavi planlaması, hastanın şikâyetlerine ve tıbbi öyküsüne göre planlanmaktadır. Fizik muayene ve kan testlerinin ardından, klinik gereklilik doğrultusunda bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MR) ve endoskopik ultrasonografi gibi yöntemlerden yararlanılabilmektedir. Kan testleri, karaciğer ve safra yollarının durumunu değerlendirmeye yardımcı olurken bazı hastalarda CA 19-9 gibi tümör belirteçleri de incelenmelidir. Ancak bu belirteçler tek başına kanser tanısı koymak için yeterli değildir. Gerekli görülen durumlarda endoskopik ultrasonografi eşliğinde biyopsi yapılarak dokudan örnek alınabilmektedir. Tanı aşamasında yalnızca tümörün varlığının belirlenmesi değil, türünün, büyüklüğünün, çevre damarlarla ilişkisinin ve uzak organlara yayılımının değerlendirilmesi de önem taşımaktadır" şeklinde konuştu. Tümörün yerine göre farklı cerrahi yöntemler uygulanıyor Pankreas cerrahisinde uygulanacak ameliyatın tipi, tümörün pankreasın hangi bölümünde yer aldığına ve çevre dokularla ilişkisine göre belirlendiğini söyleyen Prof. Dr. Emin Köse, ameliyat yöntemlerini şöyle anlattı: "Pankreasın baş bölümündeki tümörlerde Whipple ameliyatı uygulanmaktadır. Bu işlemde pankreasın başı ile birlikte safra yolunun bir bölümü, onikiparmak bağırsağı ve gerekli görülen diğer komşu dokular çıkarılmaktadır. Pankreasın gövde veya kuyruk bölümündeki tümörlerde ise distal pankreatektomi adı verilen, pankreasın ilgili bölümünün çıkarılmasını içeren cerrahi yöntem tercih edilebilmektedir. Hastalığın özelliklerine göre dalağın alınması da gerekebilmektedir. Bazı özel durumlarda pankreasın tamamının çıkarılması, yani total pankreatektomi gündeme gelebilmektedir. Bu ameliyatın ardından insülin üretimi ve sindirim enzimi işlevleri için ömür boyu tıbbi destek gerekmektedir. Dolayısıyla cerrahi yöntemin belirlenmesinde tümörün tamamen çıkarılabilmesi kadar, ameliyat sonrasında hastanın yaşamını nasıl sürdüreceği de dikkate alınmaktadır. Bazı hastalarda tümörün çevre damarlarla ilişkisi nedeniyle doğrudan ameliyat mümkün olmayabilmektedir. Bu hastaların bir bölümünde, onkolojik ilaç tedavileri uygulandıktan sonra yeniden değerlendirme yapılarak cerrahi seçeneği tekrar ele alınabilmektedir. Ancak bu yaklaşım her hasta için uygun değildir; karar, hastalığın yaygınlığı ve tedaviye verdiği yanıt doğrultusunda verilmelidir." Hastaya özel uygulanan robotik cerrahi tedavi konforunu artırıyor "Geleneksel açık cerrahinin yanı sıra uygun hastalarda laparoskopik veya robotik cerrahi yöntemler kullanılabilmektedir. Robotik cerrahinin uygun hastalarda daha küçük kesilerle uygulanabilmesi; ameliyat sonrası ağrının azalmasına, iyileşme sürecinin kolaylaşmasına ve erken taburcu olma imkanı sunmaktadır" diyen Prof. Dr. Emin Köse, "Bununla birlikte, bu avantajlar hastanın durumuna ve uygulanan ameliyatın kapsamına göre değişmektedir. Robotik yöntem her pankreas tümöründe ve her merkezde uygulanamamakta; ameliyatın güvenliği, tümörün tamamen çıkarılabilmesi ve cerrahi ekibin deneyimi yöntem seçiminde belirleyici olmaktadır. Pankreas tümörlerinde cerrahi tedavinin temel hedefi, uygun hastalarda tümörün güvenli biçimde tamamen çıkarılması ve hastalığın kontrol altına alınmasına katkı sağlanmasıdır. Bu nedenle cerrahi yöntem seçilirken yalnızca teknolojik olanaklar değil, hastalığın biyolojik özellikleri, tedavinin olası yararları ve riskleri ile hastanın genel durumu birlikte değerlendirilmektedir. Dünyada sadece seçkin merkezlerde uygulanabilen robotik pankreas ameliyatları ülkemizde de uygulanabilmekte ve tecrübeli ekipler ile yüz güldürücü sonuçlara ulaşılmaktadır" diyerek sözlerini noktaladı.

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor Haber

Kalp hastalığı bazen ilk olarak yorgunlukla kapınızı çalıyor

Kalp hastalıklarının ilk belirtilerinden birinin günlük yaşamda fark edilen efor kapasitesi kaybı olabileceğini belirten Medicana Sağlık Grubu Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Göksel Güz, daha önce rahatlıkla çıkılan merdivenlerin zor gelmesi, kısa yürüyüşlerde nefes nefese kalınması ve basit ev işlerinde bile belirgin yorgunluk hissedilmesinin önemsenmesi gerektiğini söyledi. Bu değişimin her zaman yaş alma veya kondisyon eksikliğiyle açıklanamayacağını ifade eden Güz, kalbin vücudun ihtiyaç duyduğu oksijenli kanı yeterince dolaşıma veremediği durumlarda efor kapasitesinin azalabileceğini belirtti. Özellikle daha önce bulunmayan ve giderek artan nefes darlığı ile çabuk yorulmanın, kişinin yaşam kalitesini etkilemeden önce değerlendirilmesinin önemli olduğunu vurgulayan Güz, "Yeni başlayan efor kaybı, kalp açısından mutlaka değerlendirilmesi gereken belirtiler arasında yer alıyor" dedi. Göğüs dışındaki ağrılar da kalpten kaynaklanabilir Kalp kaynaklı ağrının yalnızca göğüs bölgesinde hissedilmediğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, bazı hastalarda ağrının çene, sırt, omuz veya sol kola yayılabildiğini söyledi. Özellikle fiziksel aktivite sırasında başlayan ve dinlenmeyle hafifleyen ağrıların kalp damar hastalıkları açısından önem taşıdığına dikkat çeken Güz, mide bulantısı, soğuk terleme ve açıklanamayan halsizlik gibi belirtilerin de tabloya eşlik edebileceğini ifade etti. Bu tür yakınmaların tek başına kalp hastalığı anlamına gelmediğini ancak birlikte değerlendirildiğinde önemli ipuçları sunabileceğini belirten Güz, "Ağrının yeri kadar hangi şartlarda başladığı ve beraberindeki belirtiler de tanı açısından yol göstericidir" dedi. Kadınlarda belirtiler daha farklı seyredebiliyor Kadınlarda kalp hastalıklarının erkeklerde görülen klasik tabloyla her zaman benzer şekilde ortaya çıkmadığını belirten Doç. Dr. Göksel Güz, nefes darlığı, olağandışı yorgunluk, bulantı ve sırt ağrısının kadınlarda daha belirgin olabildiğini söyledi. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmaların, kadınlarda kalp krizinin farklı belirtilerle başlayabileceğini ortaya koyduğunu ifade eden Güz, bu nedenle belirtilerin yalnızca göğüs ağrısına indirgenmemesi gerektiğini vurguladı. Özellikle diyabet, hipertansiyon veya ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınlarda bu yakınmaların stres ya da yoğun çalışma temposuna bağlanmaması gerektiğini söyleyen Güz, "Belirtilerin kişiye özgü değerlendirilmesi, kalp hastalıklarının daha erken fark edilmesine katkı sağlayabilir" dedi. Tansiyon ve kolesterol sessiz ilerleyebiliyor Yüksek tansiyon ve yüksek kolesterolün en önemli özelliklerinden birinin uzun yıllar hiçbir belirti vermeden ilerleyebilmesi olduğunu belirten Doç. Dr. Göksel Güz, kişinin kendisini iyi hissetmesinin kalp-damar riskinin düşük olduğu anlamına gelmediğini söyledi. Kontrolsüz tansiyonun damar yapısını zaman içerisinde olumsuz etkileyebileceğini, yüksek kolesterolün ise damar duvarında plak oluşumuna katkıda bulunabileceğini ifade eden Güz, bu değişimlerin yıllar içinde kalp krizi ve inme riskini artırabildiğini belirtti. Düzenli ölçüm ve hekim kontrolünün, henüz şikâyet oluşmadan risklerin belirlenmesine yardımcı olduğunu vurgulayan Güz, "Rutin tansiyon ve kolesterol kontrolleri, kalp sağlığını korumanın en önemli basamaklarından biridir" dedi. Risk değerlendirmesinde tek bir sonuç yeterli değil Kalp-damar hastalığı riskinin yalnızca kolesterol değerine bakılarak değerlendirilemeyeceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, yaş, tansiyon, diyabet, sigara kullanımı, ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü ve yaşam alışkanlıklarının birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Bazı kişilerde laboratuvar değerleri normal sınırlarda görünse bile birden fazla risk faktörünün bir araya gelmesinin toplam kardiyovasküler riski artırabileceğini ifade eden Güz, risk değerlendirmesinin kişiye özel yapılmasının doğru koruyucu yaklaşım açısından büyük önem taşıdığını belirtti. "Kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca tek bir kan sonucuna değil, kişinin bütün risk profiline bakıyoruz" dedi. Kalbi korumak günlük alışkanlıklarla başlıyor Kalp-damar hastalıklarının önemli bir bölümünün yaşam tarzıyla ilişkili risk faktörlerinin kontrol altına alınmasıyla önlenebileceğini belirten Doç. Dr. Göksel Güz, düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, tütün ürünlerinden uzak durma, sağlıklı kilo ve yeterli uykunun kalp sağlığını destekleyen temel alışkanlıklar arasında yer aldığını söyledi. Gün içerisinde uzun süre hareketsiz kalmak yerine düzenli yürüyüş yapmak, sebze ve liften zengin beslenmek, tansiyon ve kan şekeri kontrolünü ihmal etmemek gibi küçük değişikliklerin uzun vadede kalp sağlığı üzerinde önemli etkileri bulunduğunu ifade eden Güz, "Kalbi korumak yalnızca hastalık ortaya çıktığında tedavi olmak değildir. Düzenli kontrolleri ihmal etmemek, risk faktörlerini bilmek ve günlük yaşamda hareketi artırmak kalp sağlığını korumanın en etkili yollarındandır" diyerek sözlerini tamamladı.

ÇOCUKLARDA GEÇMEYEN KARIN AĞRISI APANDİSİT BELİRTİSİ OLABİLİR Haber

ÇOCUKLARDA GEÇMEYEN KARIN AĞRISI APANDİSİT BELİRTİSİ OLABİLİR

Apandisitin, kalın bağırsağın başlangıç bölümünde bulunan apendiksin iltihaplanmasıyla ortaya çıktığını belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Bahtiyar Mehdi, çocuklarda karın ağrısının yanı sıra iştahsızlık, bulantı, kusma ve ateşin sık görülen belirtiler arasında yer aldığını söyledi. Bazı çocuklarda ise bu tabloya ishal ve karında hassasiyetin de eşlik edebildiğini ifade eden Mehdi, belirtilerin çocuğun yaşına ve hastalığın seyrine göre farklılık gösterebileceğini vurguladı. Apandisitte ağrının çoğunlukla göbek çevresinde başlayarak zaman içerisinde karnın sağ alt bölümüne doğru yerleşebildiğini anlatan Mehdi, “Özellikle küçük çocuklarda apandisit her zaman klasik belirtilerle seyretmeyebilir. Bu nedenle geçmeyen, giderek şiddetlenen veya çocuğun günlük aktivitelerini etkileyen karın ağrılarının mutlaka dikkate alınması gerekir” dedi. Karın ağrısına ateş, kusma ve belirgin iştahsızlık gibi şikâyetlerin eşlik etmesi durumunda tıbbi değerlendirmeye başvurulmasının önemine işaret eden Mehdi, çocuklarda belirtilerin bir arada değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti. Laparoskopik yöntemle küçük kesilerden müdahale Apandisitin cerrahi tedavisinde kullanılan yöntemlerden birinin laparoskopik apendektomi olduğunu belirten Hayat Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Bahtiyar Mehdi, yöntemde iltihaplanan apendiksin genel anestezi altında, karın bölgesinde açılan küçük kesilerden kamera ve özel cerrahi aletler kullanılarak çıkarıldığını söyledi. Laparoskopik cerrahide kamera yardımıyla karın içerisinin görüntülenebildiğini aktaran Mehdi, yöntemin uygun hastalarda daha küçük kesilerle uygulanabilmesinin önemli avantajlar sağladığını ifade etti. Küçük kesilerin bazı hastalarda ameliyat sonrası ağrının daha az olmasına, iyileşme ve günlük yaşama dönüş sürecinin daha konforlu ilerlemesine katkı sağlayabildiğini belirten Mehdi, ameliyat izlerinin de daha küçük olabildiğini dile getirdi. Ancak cerrahi yöntemin her çocuk için aynı şekilde uygulanamayacağının altını çizen Hayat Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Bahtiyar Mehdi, “Çocuğun yaşı, genel sağlık durumu, apandisitin hangi aşamada olduğu ve hastalığın karın içerisindeki seyri değerlendirilerek uygulanacak tedavi yöntemi belirlenir. Bu nedenle cerrahi yaklaşımın çocuk cerrahisi uzmanı tarafından hastaya özel olarak planlanması gerekir” diye konuştu. Ameliyat sonrası takip de tedavinin parçası Apandisit ameliyatının ardından çocuğun genel durumunun, ağrı ve ateşinin yanı sıra beslenmesinin de takip edildiğini belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Bahtiyar Mehdi, hekimin değerlendirmesine göre sıvı alımına başlanarak kademeli olarak normal beslenmeye geçilebildiğini söyledi. Uygun zamanda hareket edilmesinin de iyileşme sürecinin önemli bir parçası olduğunu ifade etti. Taburculuk sonrasında ailelerin ameliyat bölgesinin bakımına ve reçete edilen ilaçların kullanımına dikkat etmesi gerektiğini belirten Mehdi, kontrol randevularının da aksatılmaması gerektiğini vurguladı. Ameliyat sonrasında yüksek ateş, giderek artan karın ağrısı, sürekli kusma veya yara bölgesinde belirgin kızarıklık, şişlik ve akıntı görülmesi halinde yeniden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini kaydeden Mehdi, çocuklarda cerrahi hastalıkların takip ve tedavisinde ailelerin gözlemlerinin de önemli olduğunu söyledi. Geçmeyen karın ağrısı ihmal edilmemeli Çocuklarda apandisitin zamanında fark edilerek uygun şekilde tedavi edilmesinin önem taşıdığını vurgulayan Hayat Hastanesi Çocuk Cerrahisi Uzmanı Bahtiyar Mehdi, özellikle geçmeyen veya şiddeti giderek artan karın ağrılarında ailelerin belirtileri göz ardı etmemesi gerektiğini belirtti. Bahtiyar Mehdi, çocuklarda cerrahi değerlendirme gerektiren hastalıklarda tanı ve tedavi sürecinin çocuğun yaşı, klinik durumu ve bireysel ihtiyaçları dikkate alınarak planlanmasının, doğru tedavi yaklaşımının temel unsurlarından biri olduğunu ifade etti.

Kadınlarda kalp krizinin 8 işareti Haber

Kadınlarda kalp krizinin 8 işareti

Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Cüneyt Koçaş, kadınlarda kalp krizinin her zaman şiddetli göğüs ağrısıyla ortaya çıkmayabileceğine dikkat çekerek; aşırı yorgunluk, hazımsızlık, çene ve sırt ağrısı, göğüste yanma, nefes darlığı, kol ağrısı ve bulantı gibi belirtilerin de önemsenmesi gerektiğini belirtti. Kalp krizinin belirtilerinin kişiden kişiye farklılık gösterebildiğini belirten Prof. Dr. Cüneyt Koçaş, özellikle kadınlarda bazı şikâyetlerin günlük yaşamda sık karşılaşılan sağlık sorunlarıyla karıştırılabildiğini söyledi. Koçaş, "Kalp krizi denildiğinde ilk akla gelen belirti göğüs ağrısı olsa da kadınlarda tablo her zaman bu kadar belirgin olmayabilir. Bazen aşırı yorgunluk, nefes darlığı, hazımsızlık veya sırt ağrısı gibi daha farklı yakınmalar ön plana çıkabilir. Bu nedenle ani başlayan ve kişinin alışık olmadığı belirtileri göz ardı etmemek önemlidir" dedi. Prof. Dr. Koçaş, kadınlarda kalp krizinin 8 belirtisini de sıraladı: 1. Aşırı yorgunluk: Günlük yoğunluğun ardından ortaya çıkan normal yorgunluk ile açıklanamayan ve kişinin günlük işlerini yapmakta zorlanmasına neden olan yoğun halsizliğin birbirinden ayrılması gerektiğini belirten Koçaş, özellikle kas güçsüzlüğü, nefes darlığı veya diğer belirtilerle birlikte görülen aşırı yorgunluğun dikkate alınması gerektiğini ifade etti. 2. Hazımsızlık: Kalp krizinin bazı kadınlarda mide rahatsızlığı veya hazımsızlık hissiyle ortaya çıkabileceğini belirten Koçaş, göğüs bölgesindeki yanma ve rahatsızlığın mide kaynaklı bir sorunla karıştırılabileceğini söyledi. Normalden daha şiddetli, uzun süren veya kişinin alışık olmadığı hazımsızlık benzeri şikâyetlerin önemsenmesi gerektiğini vurguladı. 3. Çene ve sırt ağrısı: Kalp kaynaklı ağrının yalnızca göğüs bölgesinde hissedilmediğine dikkat çeken Koçaş, ağrının çeneye, sırta, omuzlara ve bazen dişlere kadar yayılabileceğini belirtti. Özellikle ani başlayan ve belirgin bir nedeni bulunmayan çene veya sırt ağrısına başka belirtilerin eşlik etmesi durumunda dikkatli olunması gerektiğini söyledi. 4. Göğüste yanma hissi: Kalp krizi sırasında oluşan rahatsızlığın bazı kişilerde reflüveya mide yanmasıyla karıştırılabileceğini ifade eden Koçaş, daha önce yaşanmamış şekilde aniden ortaya çıkan, dinlenmekle geçmeyen veya devam eden göğüste yanma ve baskı hissinin kalp kaynaklı olabileceğine dikkat çekti. 5. Nefes darlığı: Dinlenme sırasında ortaya çıkan nefes darlığının önemli bir uyarı işareti olabileceğini belirten Koçaş, "Bir kişi daha önce rahatlıkla yaptığı günlük aktivitelerde aniden nefes nefese kalmaya başladıysa veya otururken bile nefes almakta zorlanıyorsa bu durumu önemsemelidir. Nefes darlığı, göğüs ağrısı olmadan da kalp krizinde görülebilir" dedi. 6. Kol ağrısı: Kalp krizinde ağrının göğüsten kola doğru yayılabileceğini ifade eden Koçaş, sol kolda daha sık görülmekle birlikte her iki kolun da etkilenebileceğini söyledi. Ani başlayan, nedeni açıklanamayan kol ağrısının özellikle göğüste baskı, nefes darlığı veya bulantı gibi şikâyetlerle birlikte ortaya çıkması durumunda değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. 7. Bulantı: Bulantının da kadınlarda kalp krizine eşlik edebilen belirtiler arasında yer aldığını söyleyen Koçaş, soğuk terleme, baş dönmesi ve sersemlik hissinin de tabloya eşlik edebileceğini ifade etti. Bu yakınmaların mide-bağırsak sorunlarıyla karıştırılabildiğini ancak diğer belirtilerle birlikte ve ani şekilde ortaya çıktığında dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı. 8. Göğüs ağrısı ve sıkışma: Göğüs ağrısının kalp krizinin en bilinen belirtisi olduğunu belirten Prof. Dr. Koçaş, bu şikâyetin her zaman keskin bir ağrı şeklinde hissedilmediğinin altını çizdi. Göğüste baskı, sıkışma, ağırlık veya gerginlik hissinin de kalp krizinin habercisi olabileceğini söyledi. Prof. Dr. Cüneyt Koçaş, "Özellikle ani başlayan göğüs ağrısı veya baskı, nefes darlığı, soğuk terleme, bulantı ya da kola, çeneye ve sırta yayılan ağrı gibi belirtilerin birkaçının bir arada görülmesi durumunda zaman kaybedilmemeli. Kalp krizinde erken müdahale, kalp kasında oluşabilecek hasarın sınırlandırılması açısından büyük önem taşıyor" ifadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.