Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Baş Ağrısı

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Baş Ağrısı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Baş Ağrısı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

"Ağrı kesicilerin çok sık kullanımı baş ağrısını kronikleştirebilir" Haber

"Ağrı kesicilerin çok sık kullanımı baş ağrısını kronikleştirebilir"

Migren, yalnızca baş ağrısıyla sınırlı kalmayıp bulantı, ışık ve ses hassasiyeti gibi belirtilerle günlük yaşamı da etkileyebiliyor. Bazı kişilerde atak öncesinde farklı belirtiler görülebilirken, baş ağrısının türünü doğru belirlemek ve tedaviyi kişiye özel planlamak önem taşıyor. "Migren atağı başlamadan saatler önce sinyal verebilir" Migren atağından saatler, bazen günler önce yorgunluk, sık esneme, dikkat dağınıklığı, ruh hâli değişiklikleri ve boyun tutulması gibi belirtiler görülebileceğini dile getiren Medical Park Bahçelievler Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Ersel Dağ, "Bu öncü belirtiler herkeste görülmez ve tek başına migren tanısı koydurmaz. Bazı kişilerde ışık çakmaları ve uyuşma gibi aura belirtileri de yaşanabilir. Kişinin bu belirtileri tanıması, ataklarını yönetmesine yardımcı olabilir" diye konuştu. "Her baş ağrısı migren değildir" Baş ağrısının farklı nedenlerden kaynaklanabileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Dağ, "Migren genellikle orta veya şiddetli, zonklayıcı ve sıklıkla başın bir tarafında hissedilen bir ağrıyla seyreder. Bulantı, kusma, ışık ve ses hassasiyeti eşlik edebilir; yürüme gibi olağan fiziksel hareketler ağrıyı artırabilir. Gerilim tipi baş ağrısı ise çoğunlukla başın iki tarafında baskı veya sıkışma şeklinde hissedilir. Baş ağrısının türünü belirlemek için hastanın öyküsü, ağrının özellikleri ve nörolojik muayene birlikte değerlendirilir. Her hastada görüntüleme yapılması gerekmeyebilir" ifadelerini kullandı. "Uyku düzensizliği, stres ve açlık migren ataklarını tetikleyebilir" Migren ataklarını tetikleyen etkenlerin kişiden kişiye değişebildiğini belirten Doç. Dr. Dağ, "Yetersiz uyku, uyku saatlerinin değişmesi, uzun süre aç kalmak, susuzluk, stres ve stres sonrasındaki gevşeme bazı kişilerde migren atağını tetikleyebilir. Hormonal dalgalanmalar ve hava değişimleri de etkili olabilir. Ancak tetikleyiciler kişiye özeldir; bu nedenle belirli yiyecekleri herkese yasaklamak doğru değildir. Baş ağrısı günlüğü tutarak ağrı günlerini, uyku düzenini, öğünleri ve kullanılan ilaçları kaydetmek, kişiye özgü tetikleyicileri belirlemeye yardımcı olabilir" dedi. "Sık baş ağrısı yaşayanlar nöroloji uzmanına başvurmalı" Baş ağrılarının sıklığının ve günlük yaşama etkisinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Dağ, "Kronik migren, genellikle üç aydan uzun süre boyunca ayda en az 15 gün baş ağrısı yaşanması ve bu günlerin en az 8'inde migren özelliklerinin bulunması durumunda düşünülmelidir. Baş ağrıları sıklaşıyor, iş ve aile yaşamını aksatıyor veya ilaç ihtiyacı giderek artıyorsa nöroloji uzmanına başvurulmalıdır. Baş ağrısı günlüğü, tanı sürecinde ve tedavinin etkinliğini değerlendirmede önemli bir yardımcıdır" şeklinde konuştu. "Sık ağrı kesici kullanımı baş ağrısını kronikleştirebilir" Ağrı kesicilerin sık kullanımının baş ağrılarını artırabileceğini kaydeden Doç. Dr. Dağ, "Basit ağrı kesicilerin ayda 15 gün veya daha fazla, triptanların ya da bazı kombine ilaçların ise ayda 10 gün veya daha fazla kullanılması risk oluşturabilir. Bu durumun üç aydan uzun sürmesi, ilaç aşırı kullanımına bağlı baş ağrısına yol açabilir. İlaç kullanımını kendi kendine artırmak yerine hekime danışmak ve gerektiğinde koruyucu tedavileri değerlendirmek önemlidir" dedi. "Migren tedavisinde yeni nesil koruyucu yöntemler kullanılabiliyor" Migren tedavisinde klasik ilaçların yanı sıra hastalığın biyolojik mekanizmasını hedefleyen yeni nesil seçeneklerin de bulunduğunu söyleyen Doç. Dr. Dağ, "CGRP (Kalsitonin Gen İlişkili Peptit) yolunu hedefleyen tedaviler, migren ataklarını önlemek amacıyla kullanılabilen koruyucu tedavi seçenekleri arasındadır. Özellikle sık atak yaşayan, yaşam kalitesi belirgin şekilde etkilenen veya klasik koruyucu tedavilerden yeterli yarar görmeyen uygun hastalarda değerlendirilebilir. Atak tedavisi ağrı başladığında belirtileri azaltmayı amaçlarken koruyucu tedavi atakların sıklığını ve şiddetini düşürmeyi hedefler. Tedavi seçimi hastanın sağlık durumu, atak sıklığı ve önceki tedavilere yanıtına göre kişiselleştirilmelidir" dedi. "Ani ve şiddetli baş ağrısı ihmal edilmemeli" Bazı baş ağrılarının acil değerlendirme gerektiren sağlık sorunlarının belirtisi olabileceğini belirten Doç. Dr. Dağ, "Saniyeler veya dakikalar içinde en şiddetli düzeye ulaşan, kişinin alışık olduğu ağrılardan belirgin şekilde farklı olan baş ağrıları acil olarak değerlendirilmelidir. Baş ağrısına güç kaybı, yüzde kayma, konuşma bozukluğu, bilinç değişikliği, nöbet, ateş ve ense sertliği ya da görme kaybı eşlik etmesi de önemli uyarı işaretleridir. Bu tür belirtilerde yalnızca ağrı kesici almak yerine acil sağlık hizmetine başvurulmalıdır" açıklamasında bulundu. "Düzenli uyku ve beslenme migren yönetimini destekliyor" Migren yönetiminde sürdürülebilir yaşam alışkanlıklarının önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Dağ, "Her gün benzer saatlerde yatıp kalkmak, düzenli beslenmek, yeterli su içmek ve kişiye uygun fiziksel aktivite yapmak migren ataklarının yönetilmesine yardımcı olabilir. Kafein tüketiminde aşırıya kaçmamak, stres yönetimine zaman ayırmak ve baş ağrısı günlüğü tutmak da yararlı olabilir. Bu kayıtlar hem olası tetikleyicileri fark etmeye hem de tedavinin işe yarayıp yaramadığını değerlendirmeye yardımcı olur" ifadelerini kullandı.

Sinsi İlerleyen Göz Hastalığına Dikkat! Haber

Sinsi İlerleyen Göz Hastalığına Dikkat!

Glokomun, göz ile beyin arasındaki görsel bağlantıyı sağlayan optik sinire zarar veren bir hastalık grubu olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, çoğu vakada göz içerisinde biriken sıvının oluşturduğu basıncın sinire zarar verdiğini ifade etti. Ancak göz tansiyonu normal seviyelerde olsa bile glokom gelişebileceğini söyleyen uzman isim, bu nedenle sadece göz basıncı ölçümünün yeterli olmadığını kaydetti. Belirti Vermeden İlerleyebiliyor Glokomun en büyük tehlikesinin sinsi seyretmesi olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, özellikle en yaygın tür olan açık açılı glokomda hastaların yıllarca hiçbir belirti yaşamayabileceğini söyledi. Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Göz Hatalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, “Glokom çoğu zaman sessiz ilerleyen bir hastalıktır. Kişi görme alanında kayıp yaşayana kadar herhangi bir sorun fark etmeyebilir. Ancak optik sinirde oluşan hasar geri döndürülemez. Bu nedenle erken teşhis büyük önem taşır” dedi. Bazı glokom türlerinde ise belirtilerin ani ve şiddetli ortaya çıkabileceğini ifade eden uzman isim, göz ağrısı, baş ağrısı, ışıkların etrafında renkli halkalar görme, bulanık görme, mide bulantısı, kusma ve göz kızarıklığı gibi şikayetlerin acil değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Kimler Risk Altında? Glokomun genellikle her iki gözü etkileyebildiğini ancak hastalığın başlangıçta bir gözde daha ağır seyredebildiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız özellikle kapalı açılı glokom yaşayan kişilerde zaman içinde diğer gözün de etkilenme riskinin yüksek olduğunu ifade etti. Glokomun herkeste görülebileceğini ancak bazı kişilerde riskin daha yüksek olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, yaş ilerledikçe riskin arttığını söyledi. Ailesinde glokom öyküsü bulunanlar, diyabet hastaları, yüksek ya da çok düşük tansiyon sorunu yaşayanlar, uzun süre kortizon kullananlar ve daha önce göz travması ya da ameliyatı geçiren kişilerin daha dikkatli olması gerektiğini ifade eden uzman isim, miyop ve hipermetrop bireylerde de bazı glokom türlerine yatkınlık görülebileceğini kaydetti. Tanı İçin Düzenli Göz Muayenesi Şart Glokomun yalnızca kapsamlı göz muayenesi ile teşhis edilebildiğini vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız göz tansiyonu ölçümü, optik sinir incelemesi, görme alanı testi ve gelişmiş görüntüleme yöntemlerinin tanıda önemli rol oynadığını belirtti. Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, “Birçok kişi glokom hastası olduğunu fark etmiyor. Hastalık belirti vermeden ilerleyebildiği için düzenli göz kontrolleri ihmal edilmemeli. Özellikle risk grubundaki bireylerin göz muayenelerini aksatmaması gerekiyor” diye konuştu. Tedavi Görmeyi Geri Getirmiyor Ama Kaybı Önleyebiliyor Glokomun tamamen ortadan kaldırılabilen bir hastalık olmadığını ancak doğru tedaviyle kontrol altına alınabileceğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, kullanılan göz damlalarının göz içi basıncını düşürmeye yardımcı olduğunu söyledi. Bazı hastalarda lazer tedavisi veya cerrahi yöntemlerin de uygulanabildiğini belirten uzman isim, modern cerrahi tekniklerin hastalığın ilerlemesini yavaşlatmada önemli avantajlar sunduğunu ifade etti. Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız, “Glokomda kaybedilen görmeyi geri getirmek mümkün değildir ancak erken tanı ve düzenli tedavi ile görme kaybının ilerlemesi büyük ölçüde önlenebilir. Bu nedenle göz damlalarının düzenli kullanılması ve hekim kontrollerinin aksatılmaması gerekir” dedi. Bu Belirtiler Varsa Gecikmeyin Ani görme kaybı, bulanık görme, şiddetli göz ağrısı, ışık çevresinde renkli halkalar görülmesi, baş ağrısı ve ışığa hassasiyet gibi belirtilerin önemsenmesi gerektiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Ali Atakhan Yıldız bu şikayetlerin varlığında zaman kaybetmeden bir göz hastalıkları uzmanına başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi.

Horlama uyku apnesinin habercisi olabilir Haber

Horlama uyku apnesinin habercisi olabilir

Horlama, uyku sırasında üst solunum yollarının daralması sonucu ortaya çıkabiliyor. Her horlamanın bir hastalık belirtisi olmadığını ancak horlamaya nefes durması, gündüz uyku hali ve yorgunluk gibi şikâyetlerin eşlik etmesi durumunda uyku apnesinden şüphelenilmesi gerektiğini dile getiren Medical Park Ataşehir Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Emre Oymak, horlamanın nedenleri, uyku apnesinin belirtileri ve tanı süreci hakkında bilgi verdi. "Nefes durmaları uyku apnesine işaret edebilir" Uyku sırasında üst solunum yollarındaki kasların gevşemesiyle hava yolunun daralabildiğini ve hava akışının oluşturduğu titreşimlerin horlamaya neden olabildiğini söyleyen Op. Dr. Oymak, "Horlamanın sıklığı, uyku sırasında solunum durmalarının olup olmadığı ve kişinin gündüz kendini nasıl hissettiği önem taşıyor. Eşin uyku sırasında nefesin durduğunu fark etmesi, kişinin boğulur gibi uyanması veya gece sık sık uyanması uyku apnesi açısından değerlendirilmesi gereken belirtilerdir" diye konuştu. "Gündüz yorgunluğu ve dikkat dağınıklığı görülebilir" Uyku apnesinde solunumun tekrarlayan şekilde kesintiye uğramasının uyku kalitesini düşürebildiğini ifade eden Op. Dr. Oymak, "Uyku sırasında dokulara ulaşan oksijen miktarının azalması ve uykunun sık sık bölünmesi, kişinin dinlenmesini engelleyebilir. Bunun sonucunda gün içinde aşırı uyku hali, yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve sabah baş ağrısı gibi şikâyetler görülebilir" dedi. "Kalp ve damar sağlığını etkileyebilir" Tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun vadede farklı sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğine dikkat çeken Op. Dr. Oymak, "Uyku sırasında oksijen seviyesinin düşmesi ve tekrarlayan uyanmalar, kan basıncında değişikliklere ve hipertansiyon riskinde artışa yol açabilir. Bazı hastalarda kalp ritmi bozuklukları da görülebilir. Uyku apnesinin kalp ve damar sağlığı üzerindeki olası etkileri nedeniyle belirtilerin göz ardı edilmemesi gerekiyor" ifadelerini kullandı. "Fazla kilo ve sırt üstü yatmak horlamayı artırabilir" Fazla kilonun boyun çevresindeki yağ dokusunu artırarak üst solunum yolunu daraltabileceğini belirten Op. Dr. Oymak, "Alkol ve sakinleştirici etkisi olan ilaçlar üst solunum yolu kaslarının gevşemesini artırarak hava yolunun daralmasını kolaylaştırabilir. Burun tıkanıklığı da hava geçişini zorlaştırarak horlamayı artırabilir. Sırt üstü yatmak ise üst solunum yolu açıklığını azaltabilir ve özellikle uyku apnesi olan kişilerde şikâyetleri artırabilir" dedi. "Yaşam tarzı değişiklikleri horlamayı azaltabilir" Horlamanın azaltılmasında bazı yaşam tarzı değişikliklerinin yardımcı olabileceğini söyleyen Op. Dr. Oymak, "Özellikle fazla kilosu olan kişilerin kilo vermesi, uyurken yan pozisyonu tercih etmesi ve alkol kullanımından kaçınması horlamanın azalmasına yardımcı olabilir. Sigara kullanımı ve uyku öncesinde sakinleştirici etkisi olan maddelerin alınması da değerlendirilmelidir. Ancak bu önlemler, uyku apnesi olan kişilerde gerekli tıbbi değerlendirme ve tedavinin yerini tutmaz" dedi. "Tanı için uyku testi gerekebilir" Horlama şikâyetiyle başvuran hastalarda öncelikle ayrıntılı öykü alınması ve kulak burun boğaz muayenesi yapılması gerektiğini belirten Op. Dr. Oymak, "Fazla kilo, burun tıkanıklığı ve üst solunum yolunun yapısal özellikleri gibi risk faktörleri değerlendirilir. Gündüz aşırı uyku hali, belirgin yorgunluk ve uyku sırasında tanıklı nefes durması gibi belirtiler varsa uyku apnesinden şüphelenilebilir. Tanının netleştirilmesi için gerekli görülen hastalarda polisomnografi adı verilen uyku testi uygulanır. Test sonuçlarına göre yaşam tarzı değişiklikleri, uyku sırasında kullanılan cihazlar veya uygun hastalarda cerrahi tedavi seçenekleri değerlendirilebilir" açıklamasında bulundu.

Yakın çalışma ve uzun ekran süresi, miyopi riskini artırıyor Haber

Yakın çalışma ve uzun ekran süresi, miyopi riskini artırıyor

Çocukların ders çalışırken, kitap okurken veya ekran kullanırken uzun süre yakın mesafeye odaklanmasının gözlerin uyum mekanizmasını sürekli çalıştırdığını belirten Medicana Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Tuğba Kurt, "Akomodasyon adı verilen bu mekanizma, yakındaki nesnelerin net görülmesini sağlar. Uzun süre kesintisiz yakın çalışma gözlerde yorulma hissine neden olur. Özellikle ders sırasında ortaya çıkan baş ağrısı, bulanık görme, gözlerde yanma ve ağrı gibi yakınmalar dikkate alınmalıdır. Her çocuğun ekran ve yakın çalışma süresine verdiği yanıt aynı değildir. Çocuğun ders çalışırken sık sık gözlerini ovuşturması, baş ağrısından yakınması veya yazıları görmek için gözlerini kısması göz yorgunluğunun yanı sıra bir görme probleminin de göstergesi olabilir" dedi. Ekrana bakarken göz kırpma sayısı azalıyor Uzun süre ekrana bakmanın gözlerde kuruluk şikâyetini artırabildiğini söyleyen Op. Dr. Tuğba Kurt, bunun önemli nedenlerinden birinin göz kırpma sıklığının azalması olduğunu belirtti. Kurt, "Normal şartlarda göz kırpmak, göz yüzeyindeki gözyaşının düzgün bir şekilde dağılmasını sağlar. Ancak ekrana yoğun şekilde odaklanıldığında göz kırpma sayısı azalabilir. Bu durumda gözyaşı daha hızlı buharlaşır ve göz yüzeyinde kuruluk oluşabilir. Kurulukla birlikte yanma, batma, ağrı, kızarıklık ve zaman zaman bulanık görme gibi şikâyetler ortaya çıkabilir. Özellikle uzun süre bilgisayar veya tablet kullanan çocukların bu belirtileri yaşayıp yaşamadığının takip edilmesi önemlidir" diye konuştu. 20-20-20 kuralı gözleri dinlendirmeye yardımcı oluyor Ekran kullanımında gözleri düzenli olarak dinlendirmenin göz yorgunluğunun azaltılmasına yardımcı olabileceğini ifade eden Op. Dr. Tuğba Kurt, "20-20-20 kuralı bu açıdan uygulanabilecek basit yöntemlerden biridir. Her 20 dakikalık yakın çalışmanın ardından yaklaşık 20 saniye boyunca en az 20 feet, yani 6 metre uzaklıktaki bir noktaya bakmak gözlerin yakına odaklanmasını azaltmaya yardımcı olur. Bunun yanında özellikle uzun süre ders çalışan çocukların yaklaşık her yarım saatte bir kısa bir mola vermesi, gözlerini 1-2 dakika kapatması ve sürekli ekrana sabitlenmek yerine bakışlarını farklı uzaklıklara yönlendirmesi faydalı olabilir. Buradaki amaç yalnızca ekran süresini bölmek değil, gözlerin sürekli yakın mesafeye odaklanmasını da azaltmaktır" dedi. Ekran ile göz arasında en az bir kol mesafesi olmalı Ekranın konumunun ve kullanım mesafesinin de göz sağlığı açısından önem taşıdığını belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, "Ekran ile göz arasında yaklaşık 50-70 santimetrelik, yani en az bir kol mesafesine yakın bir uzaklık bulunması uygun olur. Ekranın üst kenarının göz hizasında veya biraz altında olması ve bakışın hafif aşağı yönelmesi tercih edilmelidir. Ekran parlaklığının da ortamın aydınlatmasına uygun olması gerekir. Çok parlak bir ekranın karanlık bir odada kullanılması gözlerdeki rahatsızlık hissini artırabilir. Bu nedenle çocukların ders çalışırken veya dijital içerik tüketirken karanlık bir ortamda ekrana bakmamaları, çalışma alanının yeterli ve dengeli şekilde aydınlatılması önemlidir" ifadelerini kullandı. Uzun ekran süresi miyopi gelişimini etkileyebilir Çocukluk ve gençlik döneminde uzun süreli yakın çalışmanın miyopi gelişimi ve ilerlemesi açısından da dikkate alınması gerektiğini ifade eden Op. Dr. Tuğba Kurt, "Özellikle çocuklarda uzun süre ekran kullanımı ve yakın mesafeli çalışmaların artması, miyopi açısından risk oluşturan faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor. Yakın çalışmanın uzun süre devam etmesi gözün uyum mekanizmasını sürekli aktif tutarken, çocukluk döneminde gözün yapısal gelişimi de devam ediyor. Bu nedenle ekran kullanımının sınırlandırılması, yakın çalışma sırasında düzenli molalar verilmesi ve çocukların gün içerisinde açık havada zaman geçirmesi önem taşıyor. Mümkünse her gün en az bir saat gün ışığında dışarıda vakit geçirilmesi göz sağlığı açısından destekleyici olabilir" dedi. Mavi ışığın gözlere kalıcı hasar verdiğine dair çalışma yok Dijital ekranlardan yayılan mavi ışık konusunda da toplumda çeşitli endişeler bulunduğunu belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, "Bugünkü bilimsel veriler, dijital cihazlardan gelen mavi ışığın doğrudan gözlerde kalıcı bir hasara neden olduğunu göstermiyor. Aynı şekilde mavi ışık filtreli gözlüklerin gözde oluşabilecek bozulmaları önlediği veya ekran kaynaklı göz yorgunluğunu kesin olarak azalttığına ilişkin yeterli klinik kanıt bulunmuyor. Ancak ekranların özellikle gece saatlerinde yoğun kullanılması uyku düzenini etkileyebilir. Bu nedenle çocukların yatmadan önce ekran kullanımını bırakması, özellikle gece geç saatlerde uzun süre telefon veya tablet kullanmaması hem uyku düzeni hem de genel sağlık açısından önemlidir" dedi. Çocuğunuz ekrana gözlerini kısarak bakıyorsa dikkat Çocuğun ekrana bakarken gözlerini kısmasının veya ekrana yaklaşmasının yalnızca yorgunluk olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çeken Op. Dr. Tuğba Kurt, "Çocuk ekrandaki yazıları görmek için gözlerini kısıyor, televizyona veya bilgisayara normalden fazla yaklaşıyor, sık sık gözlerini ovuşturuyor ya da ders çalışırken tekrarlayan baş ağrısından şikâyet ediyorsa görme problemi açısından değerlendirme yapılması gerekir. Bu belirtiler miyopi, hipermetropi, astigmatizma veya başka bir göz problemine işaret edebilir. Özellikle çocuğun okul performansında veya okuma alışkanlığında bir değişiklik fark edildiğinde yalnızca ekran süresini azaltmakla yetinilmemeli, göz muayenesi de ihmal edilmemelidir" dedi. Uyku, hijyen ve beslenme de göz sağlığını etkiliyor Göz sağlığının yalnızca ekran kullanım süresiyle değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Op. Dr. Tuğba Kurt, uyku düzeni, hijyen ve beslenme alışkanlıklarının da önemli olduğunu söyledi. Kurt, "Çocukların yeterli ve düzenli uyuması, ekran kullanımının özellikle gece saatlerinde sınırlandırılması ve göz hijyenine dikkat edilmesi gerekir. Ellerin sık sık yıkanması ve gözlere kirli ellerle dokunulmaması, özellikle enfeksiyonların yaygın olduğu dönemlerde önem taşır. Bunun yanında dengeli beslenme de göz sağlığını destekler. Yumurta, balık, ceviz ve omega-3 yağ asitleri açısından zengin besinlerin dengeli bir beslenme düzeninde yer alması faydalı olabilir. Ekran kullanımını tamamen ortadan kaldırmak yerine doğru kullanım alışkanlıkları oluşturmak, düzenli molalar vermek ve gözle ilgili şikâyetler ortaya çıktığında zamanında değerlendirme yapmak çocukların göz sağlığının korunmasına katkı sağlar" diyerek sözlerini tamamladı.

Göz sağlığı öğrencinin başarısını etkiliyor Haber

Göz sağlığı öğrencinin başarısını etkiliyor

Okul çağındaki çocukların görme sağlığı, akademik başarı ve genel gelişimleri için hayati öneme sahip olduğunu belirten uzmanlar, göz problemleri erken yaşlarda tespit edilmediğinde, çocuğun öğrenme yeteneği, sosyal becerileri ve özgüveni üzerinde olumsuz etki oluşturabildiğini söyledi. Düzenli göz taramaları, çocukların hem eğitim hayatları hem de kişisel gelişimleri için kritik bir role sahip olabileceğini belirten Medicana Bursa Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Ömer Faruk Tabar, çocuklarda uzak veya yakın görme sorunları hakkında bilgi verdi. Tabar, "Çocuğunun görme bozukluğunun farkında olmayan aileler, çocuklarının derslerdeki düşük başarı seviyelerini, öğrenme yeteneklerinin düşüklüğüne bağlıyor. Oysa çocuğun öğrenme kabiliyetinde bir eksiklik yok, iyi göremediği için derslerinden geri kalabiliyor. Göz bozukluğunda önlem alınmadığında, gözde tembellik başlıyor ve bu durum ilerleyen yıllarda çocuğun görme kalitesini ciddi oranda etkiliyor" dedi. Gözlerini kısarak bakıyorsa dikkat Op. Dr. Ömer Faruk Tabar, gözde bozukluğun şu şekilde anlayabilineceğini sözlerine ekledi; "Göz kayması, çapaklanma, şişlik, bir gözü kapayarak bakma, gözlerini kısarak bakma, çok yakından okuma, okuduğu satırı atlama, TV’yi yakından izleme, düşük performans, baş ağrısı, dalgınlık, başı bir yana eğerek bakma, sık sık gözleri kaşıma ve bebek 3 aylık olmasına rağmen bakışları odaklayamamadır." Erken teşhis önemli Görme problemlerinin erken teşhis edilmesi halinde tedavinin başarı oranının artacağını ifade eden Op. Dr. Ömer Faruk Tabar, göz bozukluğunun belirtilerini şöyle sıraladı; "Çocuğun tahtayı yeterince iyi görememesi, okurken satır atlaması, cümleleri eliyle takip etmesi, bir gözünü daha öne alarak kitaba bakması, televizyonu yakından seyretmesi, gözlerde sulanma ve dolayısıyla ödevlerini yaparken zorlanması gibi durumlar göz bozukluğunun işaretidir. Çocuklarında bu tür şikâyetler gözlemleyen ebeveynlerin en kısa sürede bir hekime başvurmalarında yarar var. Erken konulan teşhis tedavi süreci kolayca atlatılabilir." Düzenli göz muayenesini ihmal etmeyin Çocuklarda görülen göz hastalıklarının başında göz tembelliği, şaşılık, miyop, hipermetrop ve astigmat geliyor. Op. Dr. Ömer Faruk Tabar okul öncesi yapılacak basit bir göz muayenesi ile mevcut görme azlığı problemi, buna neden olan hastalıklar ve şaşılığın erken tespit edilebileceğini belirtti.

Her dönemde farklı bir beslenme programına gerek yok Haber

Her dönemde farklı bir beslenme programına gerek yok

Kadınların adet öncesi dönemde şişkinlik, cilt değişiklikleri, yorgunluk, ruh hali değişiklikleri ve kendisini görünüş olarak daha kötü hissetmesi, sosyal medyada "luteal uglies" yani "luteal çirkinlikler" ifadesiyle gündem oldu. Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Doç. Dr. Çiğdem Pulatoğlu, adet öncesi dönemde yaşanan fiziksel ve ruhsal değişimlere dair önemli bilgiler vardı. Medicana Ataköy Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'nden Doç. Dr. Çiğdem Pulatoğlu, adet döngüsü boyunca östrojen ve progesteron düzeylerinde meydana gelen değişimlerin yalnızca üreme sistemini değil, beyin, cilt, uyku, iştah ve sıvı dengesi gibi birçok sistemi etkileyebildiğini belirterek, "Burada önemli olan yalnızca hormonların düzeyi değil, kişinin bu hormonal değişimlere verdiği yanıttır. Aynı hormonal değişikliği yaşayan iki kadından biri hiçbir belirti yaşamazken, diğerinde belirgin ruhsal ve fiziksel yakınmalar ortaya çıkabilir" dedi. Hormonlarda iniş çıkışlar oluyor Yumurtlamanın ardından başlayan luteal dönemde progesteron yükselirken, östrojenin de bir süre daha yüksek seviyelerde seyrettiğine değinen Doç. Dr. Çiğdem Pulatoğlu, "Gebelik oluşmadığında ise döngünün sonuna doğru her iki hormonun düzeyi düşüyor ve adet kanaması başlıyor. Bu hormonal dalgalanmalar bazı kadınlarda adet öncesi belirtilere yol açabilir. Adet öncesinde sinirlilik, tahammülsüzlük, daha kolay ağlama, kaygı, konsantrasyon güçlüğü ve motivasyon azalması görülebilir. Fiziksel olarak ise yorgunluk, baş ağrısı, meme hassasiyeti, karında şişkinlik, ağrı, uyku bozukluğu ve iştah değişiklikleri yaşanabilir. Özellikle 'Adetim yaklaşınca sürekli çikolata istiyorum', 'Karnım balon gibi oluyor' veya 'Cildim bir anda bozuldu' şeklindeki şikâyetlerin de biyolojik bir karşılığı vardır ancak bunlar her kadında aynı görünmeyebilir" şeklinde görüş verdi. Adet öncesi sinirlilik sadece "mod değişikliği" değil Adet öncesinde ortaya çıkan sinirlilik ve tahammülsüzlüğün de bilimsel olarak tanımlanmış belirtiler arasında yer aldığını belirten Doç. Dr. Pulatoğlu, "Östrojen ve progesterondaki değişiklikler serotonin ve GABA gibi nörotransmitter sistemlerini etkileyebilir. Bunun yanında uyku bozukluğu, şişkinlik, ağrı ve iştah değişiklikleri de kişinin stres eşiğini düşürebilir. Normalde kolaylıkla tolere ettiğimiz bir durum, adet öncesinde çok daha rahatsız edici hale gelebilir. Ancak yaşanan her duygusal değişiklik de hormonlara bağlanmamalı. Belirtiler her ay belirgin şekilde tekrarlıyor ve kişinin iş, sosyal yaşam veya ilişkilerini etkiliyorsa daha ağır bir premenstrüel tablo olan PMDD açısından değerlendirme yapılması gerekir" şeklinde konuştu. Tartıdaki birkaç günlük artışın tamamı yağ değildir Luteal dönemde yalnızca ruh halinde değil, görünüşte de geçici değişiklikler yaşanabileceğini belirten Doç. Dr. Pulatoğlu, "Bu dönemde özellikle ciltte yağlanma ve akne eğiliminde artış olabilir. Ayrıca karın, meme, el ve yüzde dolgunluk hissedilebilir. Tartıda birkaç günlük artış da görülebilir. Ancak bu artışın tamamını yağlanma olarak değerlendirmemek gerekir. Geçici sıvı tutulumu önemli bir rol oynayabilir" dedi. Her dönemde farklı bir beslenme programına gerek yok "Luteal dönemde mutlaka protein ağırlıklı beslenmek gerekir" şeklinde bir kural olmadığını ifade eden Doç. Dr. Çiğdem Pulatoğlu, "Yeterli protein, sebze ve meyveler, tam tahıllar, baklagiller ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme temel yaklaşım olmalı. Adet öncesinde karbonhidrat ve tatlı isteği artabilir. Bu nedenle karbonhidratı tamamen kesmek yerine yulaf, bulgur, tam tahıllar, patates ve baklagiller gibi kompleks karbonhidratları tercih etmek daha doğru. Fiziksel egzersiz de bırakılmamalıdır. Adet döneminde ağrı veya yorgunluk varsa yürüyüş, yoga, pilates veya daha hafif egzersizler tercih edilebilir. Enerjimizin yüksek olduğu dönemlerde daha yoğun antrenmanlar yapılabilir. Luteal dönemin sonlarında yorgunluk veya ağrı artıyorsa egzersizin şiddetini azaltmak mantıklıdır" ifadelerini kullandı. Adet öncesi uyku da bozulabilir Hormonal değişimlerin uyku düzenini de etkileyebildiğini belirten Doç. Dr. Pulatoğlu, özellikle luteal dönemin sonlarında bazı kadınlarda uykuya dalma güçlüğü, gece uyanmaları veya sabah yorgun uyanma görülebileceğini söyledi. Adet öncesinde hafif düzeyde PMS belirtilerinin yaygın olduğunu ancak belirtilerin şiddetli olması durumunda profesyonel değerlendirme gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Çiğdem Pulatoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: "Her ay adet öncesinde birkaç gün süren hafif değişiklikler yaşayabiliriz. Ancak yoğun depresif duygu durum, belirgin kaygı, kontrol edilmesi güç öfke veya günlük yaşamı, iş hayatını ve ilişkileri ciddi şekilde etkileyen belirtiler varsa bunu yalnızca 'hormonlarım böyle' diyerek kabullenmemek gerekir. PMDD gibi tedavi edilebilir tablolar söz konusu olabilir. Önemli olan kendi döngümüzü tanımak, belirtilerimizi takip etmek ve yaşam kalitemizi etkileyen durumlarda destek almaktır."

"Aşırı sıcaklar beyin sağlığını tehdit ediyor" Haber

"Aşırı sıcaklar beyin sağlığını tehdit ediyor"

Yüksek hava sıcaklıklarının yalnızca fiziksel performansı değil, beyin sağlığını da olumsuz etkilediğini belirten Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Belma Doğan Güngen, "Sıcak havalarda gelişen sıvı ve elektrolit kaybı, beyin fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Baş ağrısı, dikkat dağınıklığı, kafa karışıklığı ve bayılma gibi belirtiler görülebilir. İleri vakalarda ise sıcak çarpması kalıcı beyin hasarına hatta komaya neden olabilir" dedi. Yaz aylarında etkisini artıran sıcak hava dalgaları, yalnızca kalp ve damar sistemini değil beyni de ciddi şekilde etkiliyor. Vücut sıcaklığının yükselmesiyle birlikte beyin, ısı dengesini koruyabilmek için yoğun bir mücadele verirken, sıvı ve elektrolit kaybı sinir sistemi üzerinde önemli değişikliklere yol açabiliyor. İstinye Üniversitesi Liv Hospital Bahçeşehir Nöroloji Kliniği'nden Prof. Dr. Belma Doğan Güngen, aşırı sıcakların beyin sağlığı üzerindeki etkileri ve alınması gereken önlemler hakkında bilgi verdi. "Yüksek sıcaklıklar beyni biyolojik strese sokuyor" Yüksek sıcaklıklarda vücudun öncelikle ısıyı düşürmek için damarları genişlettiğini ve terlemeyi artırdığına değinen Prof. Dr. Güngen, "Bu süreçte ciddi sıvı ve elektrolit kaybı yaşanır. Beyin ise vücut sıcaklığını sabit tutabilmek için yoğun şekilde çalışır. Ancak vücut ısısı kontrol altına alınamazsa sinir hücreleri biyolojik strese girer, beyni koruyan kan-beyin bariyerinde bozulma meydana gelebilir. Bu durum kafa karışıklığı, baş dönmesi, halsizlik ve bayılmaya yol açabilir. Müdahale edilmediğinde ise kalıcı beyin hasarı veya koma gelişebilir" diye konuştu. "Sıcak havalarda migren atakları artabiliyor" Sıcak havaların baş ağrısı ve migreni tetikleyebildiğini ifade eden Prof. Dr. Güngen, "Artan sıcaklık beyin damarlarında genişlemeye neden olurken, terlemeye bağlı gelişen sıvı ve elektrolit kaybı da baş ağrısını tetikleyebilir. Migren hastalarının beyni çevresel değişikliklere daha duyarlıdır. Ayrıca yaz aylarında uyku kalitesinin bozulması da migren ataklarının daha sık görülmesine neden olabilir" dedi. "Bilişsel performans düşüyor" Vücut sıcaklığındaki artışın beyin fonksiyonlarını doğrudan etkilediğine dikkat çeken Prof. Dr. Güngen, "Yüksek sıcaklık sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlatabilir. Hafıza, dikkat ve algı süreçlerinde yavaşlama görülebilir. Hareketlerde yavaşlama, aşırı yorgunluk, huzursuzluk ve sinirlilik de sıcak havalarda sık karşılaşılan belirtiler arasında yer alır" ifadelerini kullandı. "Sıcak çarpması kalıcı hasar bırakabilir" Sıcak çarpmasının tıbbi açıdan acil müdahale gerektiren bir tablo olduğunu kaydeden Prof. Dr. Güngen, "Vücut sıcaklığının 40 derecenin üzerine çıkmasıyla birlikte beyin artık kendini koruyamaz hale gelir. Sinir hücrelerinin yapısı bozulabilir, beyin ödemi gelişebilir ve kalıcı nörolojik hasarlar ortaya çıkabilir. Bu nedenle sıcak çarpması belirtileri ciddiye alınmalıdır" diye konuştu. "Susuzluk dikkat ve hafızayı olumsuz etkiliyor" Dehidratasyonun beyin fonksiyonlarını yavaşlattığını belirten Prof. Dr. Güngen, "Susuz kalan beyinde hücreler büzüşür ve hücreler arasındaki iletişim zayıflar. Ayrıca vücut stres hormonu olan kortizolü daha fazla salgılar. Bu durum öğrenme, hafıza ve dikkat üzerinde olumsuz etkilere neden olur. Kişilerde odaklanma güçlüğü ve halk arasında 'beyin sisi' olarak tanımlanan zihinsel yorgunluk görülebilir" dedi. "Nörolojik hastalığı olanlar daha dikkatli olmalı" Sıcak havaların özellikle nörolojik hastalığı bulunan kişiler için daha büyük risk oluşturduğunu söyleyen Prof. Dr. Güngen, "Epilepsi hastalarında nöbet sıklığı artabilir. İnme öyküsü bulunan kişilerde tansiyon dengesinin bozulması yeni bir inme riskini artırabilir. Demans, Parkinson ve diğer nörolojik hastalıklarda ise kafa karışıklığı, huzursuzluk ve bilişsel bozulmalar daha belirgin hale gelebilir" ifadelerini kullandı. "Uyku bozukluğu da beyni olumsuz etkiliyor" Yaz aylarında sıcak nedeniyle uyku kalitesinin bozulmasının beyin sağlığını da etkilediğini dile getiren Prof. Dr. Güngen, "Beyin gün içerisinde oluşan zararlı atıkları derin uyku sırasında temizler. Yetersiz uyku bu süreci olumsuz etkiler. Bunun sonucunda ertesi gün baş ağrısı, dikkat azalması, unutkanlık, zihinsel yorgunluk ve duygu durum değişiklikleri görülebilir" diye konuştu. "Çocuklar ve yaşlılar daha fazla risk altında" Çocuklar ve yaşlıların sıcak havanın beyin üzerindeki etkilerine karşı daha hassas olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Güngen, "Yaşlılarda vücut ısısını düzenleyen mekanizmalar zayıflarken, çocuklarda ise terleme sistemi tam olarak gelişmediği için vücut sıcaklığı daha hızlı yükselir. Bu nedenle her iki yaş grubunda da sıcak çarpması ve nörolojik etkiler daha sık görülebilir" dedi. "Beyni korumak için basit önlemler alınmalı" Beyin sağlığını korumak için özellikle sıcak saatlerde dışarı çıkılmaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Güngen, "11.00-16.00 saatleri arasında güneşe maruz kalınmamalı, bol su tüketilmeli, açık renkli kıyafetler ve şapka tercih edilmelidir. Çok sıcak bir ortamdan aşırı soğuk klimalı ortamlara ani geçişlerden kaçınılmalıdır. Özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalığı bulunan kişiler sıcak havalarda daha dikkatli olmalıdır" diyerek sözlerini tamamladı.

"Serinlemek isterken kas tutulması ve boyun ağrısına dikkat" Haber

"Serinlemek isterken kas tutulması ve boyun ağrısına dikkat"

Yanlış klima kullanımı boyun tutulmasından kas spazmına, sinir sıkışmasından yüz felci riskine kadar birçok sağlık sorununu tetikleyebiliyor. Uzm. Dr. Yıldız Gonca Doğru, özellikle yaz aylarında klimaların bilinçsiz kullanımının kas-iskelet sistemi üzerinde ciddi etkiler oluşturabileceğini belirterek önemli uyarılarda bulundu. Yaz aylarında etkisini artıran sıcak hava, serinlemek için klima kullanımını kaçınılmaz hale getiriyor. Ancak doğru kullanılmayan klimalar, yalnızca konfor sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda kas-iskelet sistemi üzerinde önemli sağlık sorunlarına da zemin hazırlayabiliyor. Özellikle sıcak ortamdan aniden çok soğuk ortamlara geçilmesi veya klimanın doğrudan vücuda üflemesi, boyun tutulması, kas spazmı ve hareket kısıtlılığı gibi şikâyetlerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor. "Ani sıcaklık farkı kasları olumsuz etkiliyor" Liv Hospital Ulus Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Uzm. Dr. Yıldız Gonca Doğru, sıcak havadan soğuk ortama ani geçiş yapan vücudun, ısı dengesini koruyabilmek için damarlarını hızla daralttığını belirterek, bu durumun özellikle boyun, sırt ve omuz bölgesindeki kaslarda spazm ve sertleşmeye yol açabileceğini söyledi. "Yaz aylarında en sık karşılaştığımız şikâyetlerden biri klima kaynaklı kas spazmlarıdır" diyen Uzm. Dr. Yıldız Gonca Doğru, şöyle devam etti: "Klimanın soğuk havasına uzun süre doğrudan maruz kalmak, özellikle boyun ve sırt kaslarında ağrı, tutulma ve hareket kısıtlılığına neden olabiliyor. Boyun ya da bel fıtığı gibi mevcut omurga rahatsızlığı bulunan kişilerde ise şikâyetler çok daha belirgin hale gelebiliyor." "Sabah boynunuzu çeviremiyorsanız nedeni klima olabilir" Klima çarpmasının en sık etkilediği bölgelerin başında boyun geldiğini belirten Uzm. Dr. Doğru, gece boyunca klima altında uyuyan ya da gün boyu klima akımına maruz kalan kişilerde "akut tortikolis" olarak adlandırılan ani boyun tutulmasının görülebildiğini ifade etti. Uzm. Dr. Doğru, "Bu durumda kişi sabah uyandığında başını çevirmekte zorlanabilir. Boyunda bıçak saplanır tarzda ağrı hissedilebilir, ağrı omuz ve kürek kemiğine yayılabilir. Bazı hastalarda baş ağrısı ve baş dönmesi de tabloya eşlik edebilir" dedi. "Her boyun tutulması basit bir kas spazmı olmayabilir" Klima çarpmasına bağlı gelişen boyun tutulmalarının çoğu birkaç gün içerisinde düzelirken, bazı belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Uzm. Dr. Doğru, "Şikâyetler 48 saatten uzun sürüyorsa, ağrı kola doğru yayılıyorsa, uyuşma, karıncalanma veya güç kaybı gelişiyorsa mutlaka uzman değerlendirmesi gerekir. Bu belirtiler sinir kökü basısı ya da boyun fıtığı gibi daha ciddi sorunların habercisi olabilir" dedi. Uzm. Dr. Doğru; ateş, şiddetli baş ağrısı ve boyun sertliğinin birlikte görülmesi durumunda ise vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini belirtti. "Yüz felci riskini artırabilir" Halk arasında "klima çarpması yüz felci yapar" inanışının tamamen yanlış olmadığını ifade eden Uzm. Dr. Yıldız Gonca Doğru, uzun süre doğrudan soğuk hava akımına maruz kalmanın yüz sinirini besleyen küçük damarlarda geçici daralmaya neden olabileceğini söyledi. Uzm. Dr. Doğru, "Özellikle araç kullanırken veya evde klima hava akımının doğrudan yüze yönlendirilmesi önerilmez. Tek başına klima yüz felcinin nedeni değildir ancak uzun süreli ve yoğun soğuk hava maruziyeti risk oluşturan faktörlerden biri olabilir" ifadelerini kullandı. "Klima doğru kullanılmalı" Klima kullanımında alınacak basit önlemlerin birçok sağlık sorununun önüne geçebileceğini belirten Uzm. Dr. Doğru, şu önerilerde bulundu: "Klima ile dış ortam arasındaki sıcaklık farkı 5-7 dereceyi geçmemeli. Ortam sıcaklığı 22-24 derece arasında tutulmalı. Klima hava akımı doğrudan boyun, omuz ve yüz bölgesine yönlendirilmemeli. Gece klima açık uyunacaksa boynu destekleyen ortopedik yastık tercih edilmeli. Araç içinde klima kullanırken hava akımı doğrudan enseye veya yüze verilmemeli. Uzun süre masa başında çalışan kişiler düzenli aralıklarla boyun ve omuz germe egzersizleri yapmalı. Boyun tutulması 48 saati aşıyor, kola yayılan ağrı, uyuşma veya güç kaybı görülüyorsa mutlaka Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanına başvurulmalı." "Sorun klima değil, yanlış kullanım" Klimaların doğru sıcaklıkta ve uygun şekilde kullanıldığında sağlık açısından risk oluşturmadığını belirten Uzm. Dr. Yıldız Gonca Doğru, "Yaz aylarında serinlemek elbette önemli ancak klimanın bilinçsiz kullanımı kas-iskelet sistemi sorunlarını tetikleyebilir. Basit önlemlerle hem yaz sıcaklarından korunmak hem de boyun ve sırt sağlığını korumak mümkündür" diyerek sözlerini tamamladı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.