Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
SON DAKİKA

#Bağışıklık Sistemi

Bursa ve Bursaspor'dan en güncel haberler - Bağışıklık Sistemi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Bağışıklık Sistemi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Antibiyotik her enfeksiyonun çözümü değil Haber

Antibiyotik her enfeksiyonun çözümü değil

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) 2025 küresel sürveyans raporuna göre, 2023 yılında dünya genelinde laboratuvarca doğrulanmış yaygın bakteriyel enfeksiyonların yaklaşık 6'da 1'i antibiyotik tedavilerine dirençliydi. WHO, uygunsuz ve aşırı antimikrobiyal kullanımını direnç gelişiminin başlıca itici güçleri arasında gösteriyor. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında antibiyotik kullanımı konusunda en sık karşılaşılan yanlışlardan biri, belirtilerin şiddetinin doğrudan antibiyotik ihtiyacı anlamına geldiğinin düşünülmesi. Oysa antibiyotikler bakterilere karşı etkili, virüslerin neden olduğu soğuk algınlığı gibi enfeksiyonlarda etkili değildir. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Özlem Atmış, "Üst solunum yolu enfeksiyonlarında burun tıkanıklığı, akıntı, öksürük, boğaz ağrısı ve yüz bölgesinde basınç gibi belirtiler oldukça sık görülüyor. Ancak bu belirtilerin varlığı tek başına bakteriyel bir enfeksiyon olduğu ya da antibiyotik kullanılması gerektiği anlamına gelmiyor. Sinüzitte de durum aslında aynı. Her burun akıntısı,her yüz ağrısı ya da birkaç gündür geçmeyen tıkanıklık bakteriyal sinüzit demek değil. Bizim için asıl önemli olan, hastalığın nasıl başladığı, ne kadar sürdüğü ve belirtilerin zaman içinde nasıl değiştiğidir. Viral, post viral ve bakteriyal tabloları birbirinden ayırmadan antibiyotiğe karar vermek doğru değil. EPOS gibi saygın tedavi rehberlerinde akut rinosinüzit vakalarında antibiyotiklerin hastalığın seyri üzerindeki etkisinin sınırlı olduğu, bakteriyel akut rinosinüzit düşünülen seçilmiş hastalarda ise antibiyotik tedavisinin değerlendirilebileceği belirtiliyor. Bu nedenle antibiyotik kararının hastanın klinik durumuna göre verilmesi, gereksiz antibiyotik kullanımının önlenmesi açısından önem taşıyor.Doğru tanı ve uygun tedavi yaklaşımı, hem hastanın sağlığı hem de antibiyotiklerin gelecekte etkinliğinin korunması açısından önemli. Yani mesele antibiyotiği doğru hastada, doğru zamanda kullanmak" dedi. Atmış, "Gerektiğinde antibiyotikten kaçınmak ne kadar yanlışsa, gerekmediği halde kullanmak da o kadar yanlış. Çünkü gereksiz kullanılan her antibiyotik yalnızca o gün ki tedavimizi ilgilendirmiyor; antibiyotiklerin etkisini de azaltıyor. Tedavi de oldukça önemli ve değerli olan antibiyotikler direnç gelişimi ile etkisiz kalır ve gerçekten ihtiyacımız olduğunda tedaviye cevap veremezler’’ dedi. Sinüzitte de "tek tip tedavi" yaklaşımı yerine doğru değerlendirme öne çıkıyor Sinüzit olarak bilinen rinosinüzit tablosunda da hastaların yaşadığı belirtiler birbirine benzese de hastalığın nedeni ve seyri farklılık gösterebiliyor. Avrupa Rinoloji Derneği'nin EPOS 2020 dokümanında, akut rinosinüzitin çoğu vakasında antibiyotiklerin hastalığın seyrine etkisinin sınırlı olduğu; bakteriyel akut rinosinüzit düşünülen seçilmiş hasta grubunda ise antibiyotiklerin etkili olabildiği belirtiliyor. Bu nedenle gereksiz kullanımdan kaçınmak için hasta seçiminin önemine dikkat çekiliyor. Dolayısıyla özellikle uzun süren, tekrarlayan veya şiddetlenen şikâyetlerde, hastanın kendi kendine tedavi uygulamak yerine sağlık profesyoneline başvurması önem taşıyor. Üst solunum yolu enfeksiyonları, sinüs sağlığı ve bilinçli tedavi yaklaşımları, 23-25 Ekim 2026 tarihlerinde 7. Fonksiyonel Tıp Kongresi'nin sağlık gündemleri arasında yer alacak. Yaklaşık 300 hekim, diyetisyen ve 300 eczacının katılımıyla düzenlenecek kongrede koruyucu sağlık, mikrobiyota, kronik hastalık yönetimi, bağışıklık sistemi ve güncel sağlık yaklaşımlarının yanı sıra antimikrobiyal direnç ve bilinçli ilaç kullanımı da farklı disiplinlerden uzmanların değerlendirmeleriyle ele alınacak.

"Pimpirikliler daha çok kanser oluyor" dedi, sebeplerini anlattı Haber

"Pimpirikliler daha çok kanser oluyor" dedi, sebeplerini anlattı

Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Dr. Yavuz Dizdar, 16. Uluslararası Kocaeli Kitap Fuarı'nda düzenlenen söyleşide vatandaşlarla bir araya geldi. Söyleşinin ardından İHA'ya özel açıklamalarda bulunan Dizdar, kanser ile ilgili merak edilen soruları yanıtladı. "Kanser hücresi aslında insan vücudunda var" Kanser hücresinin oluşum sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Dizdar, bölünmekte olan hücrelerin kanser hücresine dönüşme potansiyeli bulunduğunu belirterek, "Kanser hücresi aslında insan vücudunda var. Daha doğrusu, bölünmekte olan bütün hücrelerin kanser hücresine dönüşme potansiyeli var. Baktığınız zaman bunlar dönüşmüyorlar. 'Niye dönüşmüyor' dediğinizde, o zaman işte tıbbın aklı karışıyor. Tıp zannediyor ki bunların DNA'larında hasar yok, o yüzden kusursuz genetik yapıları nedeniyle dönüşmüyorlar. Halbuki ben diyorum ki, aslında bu hücreyi o şekilde tutan etrafında bir bağ dokusu var. Bakın ben burada ne yapıyorum? Arkaya rahat rahat yaslanıyorum. Niye. Çünkü demir beni tutuyor. Şimdi bu demir olmasa ben bu hareketi yaparsam ne olur. O zaman kanserleşme başlamış oluyor. O yüzden hücrenin potansiyeli var ama her zaman kontrol altında" dedi. "Bu biraz anahtar ve kilit ilişkisi gibi" Bağışıklık sisteminin kanserleşmeye başlayan hücreler üzerindeki etkisine değinen Dizdar, vücudun bu hücrelerin bir kısmını kontrol altında tuttuğunu ifade ederek, "Belki her gün hayatımızda bunlar oluyor. Bir kısmını bağışıklık sistemi kontrol ediyor. Bağışıklık sisteminin yalnız hücreyi, hele hele kendi hücresini tanıyabilmesi için belli kodları olması lazım. Bu biraz anahtar ve kilit ilişkisi gibi. Eğer o olmazsa, o zaman tanımıyor. Bir yandan şöyle bir durum da var; olay sadece bağışıklıkla ilgili değil. Bir savaş senaryosu, 'işte yakaladık bak, o bizden midir değil midir' muhabbeti yok. Etraf onu kontrol ediyor. Bir cins vücudun mahalle baskısı var hücre üzerine. Mahalle baskısı nedeniyle hücre düzenini kaybetmiyor" diye konuştu. "Kurcalarsanız çıkıyor" Tetkik ve görüntüleme imkanlarının yaygınlaşmasıyla bazı bulguların daha sık tespit edildiğini kaydeden Dr. Dizdar, özellikle ultrason kullanımındaki artışa dikkati çekti. Dizdar, şöyle devam etti: "Bakın 'pimpirikliler daha çok kanser oluyor' desem, inanın bana çünkü gidip kurcalıyor. Kurcalarsanız çıkıyor. Hepimizin tiroidinde nodül var. Amerika'daki istatistiklere bakıyorsunuz, 1997'de nodüller böyle zıplıyor. 'Ne oldu ya' diyorsun, 'Nasıl böyle uçtu bu' Çünkü ultrason kullanıma giriyor. Ultrason dediğimiz yöntem şu an her yerde var ama ben mecburi hizmette 1988'de Batman'dayken bir tane ultrason vardı, o da çarşıdaki sevgili arkadaşımızın muayenehanesindeydi. E şimdi artık her muayenehanede ultrason olunca biraz da fazladan tanıya gidiyor. O yüzden çok kurcalatmayın diyorum. Pimpiriklilerin de sık sık meme kanseri çıkartmalarının nedeni fazla kurcalatmaları." "Ne deriye, ne kasa doğru düzgün bir metastaz görmüyoruz" Kanser hücrelerinin farklı organlara yayılımı anlamına gelen metastazın neden bazı organlarda daha sık görüldüğüne de değinen Dr. Yavuz Dizdar, bu konunun tıpta halen tartışıldığını belirtti. Dizdar, vücuttaki doku miktarı dikkate alındığında kas dokusunda daha fazla metastaz beklenebileceğini belirterek, "Doku miktarına baktığın zaman, insan vücudunsa en çok doku aslında kas dokusu. Dolayısıyla da bir şey eğer yerleşecekse kasa yerleşmesi en büyük ihtimal diye düşünüyorsun. Ne deriye, ne kasa doğru düzgün bir metastaz görmüyoruz ama karaciğer ve akciğere görüyoruz. Acaba bu bizim mantığımız gibi kolonizasyon metastazı mı, yani oradan kalkan hücreler oraya yerleşip çoğalıyorlar mı; yoksa vücut genel olarak mı bir biçim değişimine giriyor, bunun cevabı verilemedi tıpta" dedi. "Yaşlılık ekstra risk getiriyor" Kanser riskinin yaşla birlikte artmasına ilişkin de bilgilendirmelerde bulunan Dizdar, yaşla birlikte hasarın arttığı yönünde teorik açıklamalar bulunduğunu ifade ederek, "Yaşla birlikte hasar artıyor diye bir teorik açıklama var ama kural değil bu. Ben size söyleyeyim, 90 yaşına gelip de hiçbir şey geçirmeyen çok da insan var. Üstelik baktığınız zaman da bunlar günlük yaşamda aktifler. İnsanlar yaşla birlikte pimpirikleniyor. Pimpiriklenince bunların bir kısmından bu kanserin aslında hasat mevsimi gelince bulunacağını biliyoruz. Yani benim yaşımda birinin prostatında illaki nodül vardır diye düşünebilirsin. Eğer çok daha iyi bakarsan 50 yaşında da bulursun ama 70 yaşında kesin vardır. Bu kanser midir, değil ama bakarsan mikroskopik olarak evet, prostat karsinomu tanısını alırsın. O yüzden yaşlılık ekstra risk getiriyor, yaştan ötürü" diye konuştu. "Kanserde ilk tedavide çok başarılı oluyoruz" Kanser tedavisinin başlangıçta etkili olmasına rağmen bazı hastalarda ilerleyen dönemde yeniden ortaya çıkmasına ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Dizdar, sözlerini şöyle noktaladı: "İlk başta işe yarayıp etkisini kaybetmesinin bir açıklamasını, hücrelerin buna adapte olması olarak açıklıyoruz. İlk başta hücrelerin bir kısmı bundan kayboluyor, gidiyor fakat bazı hücreler de etkilenmediği için onlar çoğalıp diğerlerinin yerini alıyor. Çünkü kanserde biz primer tedavi, ilk yaptığımız tedavide çok başarılı oluyoruz. Sorun 3 ay sonra, 6 ay sonra bunun yinelemesi oluyor. Bunu mesela şu ana kadar çözebilen kimse yok. Hep gizli kalmış hücreler tekrar aktive oluyor. Dolayısıyla bir yıl kemoterapi şeklinde uzamasının aslında altında yatan gerekçe bu mantık dışı yaklaşım. Belki de olay öyle değil, belki de biz yanlış yere bakıyoruz. Onu daha ileride tartışacağız."

Stresle baş etmek mümkün Haber

Stresle baş etmek mümkün

Açıklamasında stresin, insan sağlığını ve yaşam kalitesini çeşitli şekillerde önemli ölçüde etkileyebileceğini ifade eden Dr. Yavuzcan, "Stres, fiziksel sağlığı kardiyovasküler sorunlar, bağışıklık sistemi sorunları, sindirim ve uyku bozuklukları olarak olumsuz etkiler. Stres kan basıncını ve kalp atış hızını artırarak kalp hastalığı riskinin artmasına neden olabilir. Kronik stres bağışıklık sistemini zayıflatarak enfeksiyon ve hastalıklarla mücadeleyi zorlaştırabilir. Stres, irritabl bağırsak sendromu (IBS), ülser ve diğer gastrointestinal problemler gibi sorunlara neden olabilir. Stres genellikle uykusuzluğa veya kalitesiz uykuya yol açar, bu da fiziksel ve zihinsel sağlık sorunlarını daha da kötüleştirebilir" dedi. Dr. Bekir Uğur Yavuzcan, stresin ruh sağlığı ve fonksiyonlar üzerindeki olumsuz yansımalarına da dikkat çekti : "Uzun süreli stres, anksiyete bozuklukları ve depresyon gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. Stres hafızayı, konsantrasyonu ve karar verme becerilerini bozabilir. Kronik stres bunalma, sinirlilik ve duygusal dengesizlik duygularına yol açabilir." Stresin sosyal ilişkiler ve genel refah üzerindeki etkilerini de değerlendiren Dr. Yavuzcan, stresin aile, arkadaşlar ve meslektaşlarla ilişkileri zorlayabileceğini, üretkenliği, iş tatminini ve işteki genel performansı etkileyebileceğini, hayattan alınan keyfi azaltarak genel bir memnuniyetsizlik ve mutsuzluk hissine yol açabileceğini ifade etti. Dr. Yavuzcan, bazı gıdaların psikolojik açıdan insan üzerinde olumlu etkiye neden olduğunu kaydetti : "Magnezyum, özellikle koyu yeşil yapraklı sebzeler ve yeşillikler ile kuruyemişlerde bol miktarlarda bulunan vücudumuz ve sinir sistemi için en gerekli minerallerin başında gelmektedir. Sağlıklı bir beyin ve uyku düzeni için vazgeçilmez olarak konumlandırabiliriz. Balık (somon ve uskumru gibi), keten tohumu ve cevizde bulunan omega-3'ler depresyon ve anksiyete belirtilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Glutensiz yulaf, kinoa, keten tohumu gibi gıdalar kan şekeri seviyelerini düzenlemeye yardımcı olur ve enerji sağlar. Meyveler ve sebzeler, vitaminler, mineraller ve antioksidanlar açısından zengin olup, genel beyin sağlığını destekler ve oksidatif stresi azaltır. Probiyotikler, yoğurt, pancar suyu, kombucha çayı ve lahana turşusu gibi fermente gıdalar bağırsak sağlığını destekler, bu da ruh halinin iyileşmesi ve stresin azalmasıyla bağlantılıdır. Ölçülü olarak, bitter çikolata stres hormonlarını azaltabilir ve hızlı bir ruh hali artışı sağlayabilir." Ruh sağlığını ve psikolojiyi güçlendiren yaşam tarzı alternatiflerini sıralayan Dr. Yavuzcan, sözlerini şöyle tamamladı: "Düzenli fiziksel aktivite stres hormonlarını azaltabilir ve ruh halini iyileştiren endorfin salınımını tetikleyebilir. Kuvvet antrenmanı egzersizleri ile birlikte her hafta en az 150 dakika orta şiddette aerobik aktivite veya 75 dakika şiddetli aktivite hedefleyin. Farkındalık meditasyonu, yoga ve derin nefes egzersizleri gibi uygulamalar stresi yönetmeye ve zihinsel berraklığı artırmaya yardımcı olabilir. Gece başına 7-9 saat kaliteli uyku almak stres yönetimi için çok önemlidir. Güçlü ilişkiler sürdürmek ve bir destek sistemine sahip olmak strese karşı tampon görevi görebilir ve duygusal refahı artırabilir. Etkili zaman yönetimi, bunalmışlık hissini azaltabilir ve hayatın çeşitli yönlerini dengelemeye yardımcı olabilir. Keyif aldığınız aktivitelerle uğraşmak stresten uzaklaşmanızı sağlayabilir ve genel mutluluğunuzu artırabilir."

YAŞLANMAYA KARŞI YENİ KALKAN Haber

YAŞLANMAYA KARŞI YENİ KALKAN

Yaşlanma, hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olsa da modern tıpta geliştirilen yöntemler sayesinde bu süreci daha sağlıklı ve kontrollü yönetmek mümkün hale geliyor. Son yıllarda öne çıkan uygulamalardan biri olan ozonterapi, yaşam kalitesini artırmak ve ‘iyi yaş almak’ isteyenlerin tercih ettiği destekleyici tedaviler arasında yer alıyor. Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Op. Dr. Nuray Kuzukıran, ozonterapinin temelinde hücresel yenilenme sürecinin yattığını belirterek, “Ozonterapiyi en basit haliyle vücudun oksijen kapasitesini artırma yöntemi olarak tanımlayabiliriz. Bu uygulama, vücudun kendi kendini iyileştirme mekanizmasını harekete geçirir” dedi. Hücresel Düzeyde Etki Ediyor Yaş ilerledikçe hücrelerin oksijen kullanma kapasitesinin azaldığını ve bu durumun yorgunluk, ciltte matlaşma, bağışıklık sisteminde zayıflama ve çeşitli kronik hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyleyen Medikal Estetik Hekimi Op. Dr. Nuray Kuzukıran, ozonterapinin kan dolaşımını hızlandırarak dokulara ulaşan oksijen miktarını artırdığını ve böylece daha canlı bir cilt, daha güçlü bir bağışıklık sistemi ve artan enerji seviyeleri hedeflendiğini belirtti. Op. Dr. Kuzukıran, “Artan oksijenlenme sayesinde hem fiziksel hem zihinsel olarak daha zinde bir yapı oluşuyor. Bu da kişinin genel yaşam kalitesine doğrudan katkı sağlıyor” ifadelerini kullandı. Gençlik Sadece Görünüm Değil Genç kalmanın yalnızca estetik bir mesele olmadığını vurgulayan Op. Dr. Kuzukıran, asıl önemli olanın hücrelerin yenilenme kapasitesi olduğunu dile getirdi. Ozonterapinin serbest radikallerle savaşarak oksidatif stresi azalttığını belirten Kuzukıran, bu süreci “yıpranan hücrelerin yeniden canlandırılması” olarak tanımladı. Op. Dr. Nuray Kuzukıran, “Ozonterapi, detoks etkisiyle toksinlerin atılımını destekler, cilt sağlığını iyileştirir, enerji seviyesini yükseltir ve bağışıklık sistemini güçlendirerek vücudu hastalıklara karşı daha dirençli hale getirir” diye konuştu. Bilinçli ve Uzman Kontrolünde Uygulanmalı Her tedavi yönteminde olduğu gibi ozonterapide de bilinçli uygulamanın büyük önem taşıdığına dikkat çeken Op. Dr. Nuray Kuzukıran, bu işlemin mutlaka alanında uzman hekimler tarafından ve uygun klinik koşullarda yapılması gerektiğini sözlerine ekledi. Günümüzde estetik ve sağlığın kesişim noktasında konumlanan ozonterapi, yalnızca daha genç görünmek değil, daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşam sürmek isteyenler için güçlü bir alternatif olarak öne çıktığını dile getiren Op. Dr. Nuray Kuzukıran açıklamasını “Ozonterapi tek başına mucizevi bir çözüm değildir. Sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve aktif yaşamla desteklenmelidir. Ayrıca bu uygulamanın mutlaka uzman hekimler tarafından, steril ortamlarda gerçekleştirilmesi hayati önem taşır” diyerek tamamladı.

Okul başarısının sırrı sağlıkta yatıyor Haber

Okul başarısının sırrı sağlıkta yatıyor

Çocuk sağlığının okul başarısındaki kritik rolüne dikkat çeken Burtom Konur Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Onur Kaşlı, çocuğun okul başarısının temelinde öncelikle sağlıklı olması ve kendini iyi hissetmesinin yattığını söyledi. Çocukların hiç hastalanmadığı bir okul yılı hedeflemenin gerçekçi olmayabileceğini dile getiren Uzm. Dr. Kaşlı, sağlıklı alışkanlıklar kazandırarak, aşıları takip ederek ve gerektiğinde çocuk hekimine başvurarak bu dönemin daha sağlıklı ve keyifli geçirilebileceğini vurguladı. Uzm. Dr. Onur Kaşlı, okulların açılmasıyla başlayan yeni eğitim-öğretim dönemi öncesinde ailelere çeşitli tavsiyelerde bulundu. Okulların açılmasıyla birlikte çocuklar için yeniden hareketli bir dönemin başladığını hatırlatan Uzm. Dr. Onur Kaşlı; yeni sınıflar, arkadaşlar, dersler ve sosyal aktivitelerle birlikte ailelerin zihninde benzer soruların oluştuğunu ifade etti. Ailelerin "Çocuğum çok sık hastalanacak mı?", "Bağışıklığını güçlendirmek için ne yapmalıyım?", "Vitamin kullanmalı mıyız?" sorularına yanıt aradığını belirten Kaşlı, bir çocuk hekimi olarak özellikle okulun ilk dönemlerinde bu sorularla sıkça karşılaştığını kaydetti. Okula başlayan çocukların sık hastalanması normal mi? Özellikle kreş ve anaokuluna yeni başlayan çocukların daha sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirdiğini gözlemlediklerini aktaran Uzm. Dr. Kaşlı, çocukların kapalı ortamlarda uzun süre birlikte bulunmasının, yakın temasın ve birçok enfeksiyon etkeniyle ilk kez karşılaşmalarının bunda önemli rol oynadığını dile getirdi. Bu nedenle okulun ilk döneminde geçirilen her nezle veya öksürüğün "Çocuğumun bağışıklığı çok düşük" şeklinde değerlendirilmesinin doğru olmadığını vurgulayan Kaşlı, buradaki asıl hedefin çocuğun hiç hastalanmaması değil; sağlıklı gelişimini desteklemek, hastalandığında doğru şekilde takip etmek ve gereksiz ilaç kullanımından kaçınmak olduğunu belirtti. "Bağışıklık güçlendirici" yerine sağlıklı yaşam Ailelerin en çok merak ettiği konulardan birinin de bağışıklığı güçlendirdiği söylenen vitaminler ve takviyeler olduğunu hatırlatan Burtom Konur Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Onur Kaşlı, çocukların bağışıklık sistemi için yapılabilecek en temel şeylerin yeterli uyku, dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve yeterli sıvı tüketimi olduğunu kaydetti. Her çocuğun rutin olarak çok sayıda vitamin veya takviye kullanmasına gerek olmadığını ifade eden Kaşlı; D vitamini, demir veya diğer desteklerin çocuğun yaşı, beslenmesi, büyüme ve gelişmesi ile ihtiyaçları değerlendirilerek planlanması gerektiğini belirtti. Aşı karnesini kontrol etmeyi unutmayın Okul başlangıcının çocukların aşılarını yeniden gözden geçirmek için güzel bir fırsat olduğuna dikkat çeken Dr. Kaşlı, öncelikle ulusal aşı takvimindeki aşıların tamamlanmış olmasının önemine işaret etti. Uzm. Dr. Kaşlı, bunun yanında çocuğun yaşı, sağlık durumu ve risk faktörlerine göre mevsimsel influenza (grip) aşısı gibi ek aşı seçeneklerinin de çocuk hekimiyle birlikte değerlendirilebileceğini aktardı. Uyku, sandığımızdan daha önemli Yaz tatilinde uyku saatlerinin değişmesinin neredeyse kaçınılmaz olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Kaşlı, okul başladığında çocukların bir anda erken yatıp erken kalkmasını beklemenin her zaman kolay olmadığını söyledi. Yetersiz uykunun yalnızca çocuğun gün içerisinde yorgun olmasına neden olmayacağını belirten Uzm. Dr. Kaşlı; bunun dikkatini, öğrenmesini, davranışlarını ve genel iyilik hâlini de etkileyebileceğini vurguladı. Uzm. Dr. Kaşlı, bu nedenle okul döneminde düzenli ve yaşına uygun sürelerde uykunun, sağlıklı beslenme kadar önem verilmesi gereken bir konu olduğunu ekledi. Kahvaltı ve beslenme çantasına küçük bir dokunuş Çocukların güne mümkün olduğunca kahvaltıyla başlamalarını önerdiklerini dile getiren Burtom Konur Cerrahi Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Onur Kaşlı, okul beslenmesinde mükemmel bir menü hazırlamaya çalışmak yerine sürdürülebilir ve dengeli seçimler yapmanın daha önemli olduğunu söyledi. Meyve, süt ve süt ürünleri, yumurta, tam tahıllı ürünler ve yaşa uygun sağlıklı atıştırmalıkların iyi seçenekler olduğunu belirten Uzm. Dr. Kaşlı; şekerli içecekler ile yoğun işlenmiş ve paketli gıdaların tüketiminin ise mümkün olduğunca sınırlandırılması gerektiğine dikkat çekti. Çoğu zaman unutulan basit bir konunun da su içmek olduğunu hatırlatan Uzm. Dr. Kaşlı, çocukların okulda da düzenli su içmelerinin teşvik edilmesi gerektiğini ifade etti. Okul öncesi çocuk sağlığı kontrolü Okul öncesinde yapılan çocuk sağlığı değerlendirmesini yalnızca "Bir hastalığı var mı?" kontrolü olarak görmemek gerektiğini vurgulayan Uzm. Dr. Kaşlı; boy ve kilo gelişiminin değerlendirilmesi, büyüme eğrisinin gözden geçirilmesi, aşıların kontrolü, beslenme ve uyku alışkanlıklarının konuşulması ve gerektiğinde görme veya işitme açısından ileri değerlendirme planlanmasının bu kontrolün önemli parçaları olduğunu kaydetti. Ailelere her zaman çocuğun okul başarısının temelinde öncelikle sağlıklı olması ve kendini iyi hissetmesinin yattığını hatırlattığını belirten Uzm. Dr. Kaşlı, çocukların hiç hastalanmadığı bir okul yılı hedeflemenin gerçekçi olmayabileceğini yineledi. Uzm. Dr. Kaşlı, sağlıklı alışkanlıklar kazandırarak, aşıları takip ederek ve gerektiğinde çocuk hekimine başvurarak bu dönemin daha sağlıklı ve keyifli geçirilmesine yardımcı olunabileceğini sözlerine ekledi. Uzm. Dr. Onur Kaşlı, yeni eğitim döneminin tüm çocuklar için sağlıklı, mutlu ve başarılı geçmesini dileyerek açıklamasını tamamladı.

Bilinç bulanıklığı ve ani davranış değişiklikleri beyin iltihabının habercisi olabilir Haber

Bilinç bulanıklığı ve ani davranış değişiklikleri beyin iltihabının habercisi olabilir

Bilinç bulanıklığı, ani davranış değişiklikleri ve unutkanlık çoğu zaman stres ya da yorgunlukla ilişkilendirilse de bu belirtiler hayati risk taşıyan beyin iltihabının habercisi olabilir. Özellikle ateşle birlikte ortaya çıkan nörolojik bulguların acil değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Eren Toplutaş, "Gecikilen her saat hastalığın seyrini ağırlaştırabilir" dedi. Beyin iltihabı, hem ani başlayan ağır belirtilerle hem de haftalar içinde sinsi ilerleyen bulgularla ortaya çıkabilen ciddi bir hastalık olarak dikkat çekiyor. Özellikle davranış değişiklikleri ve bilinçte dalgalanma gibi belirtiler hafife alınmaması gerekiyor. Medipol Mega Üniversite Hastanesi’nden Nöroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Eren Toplutaş, erken müdahalenin süreci farklı bir boyuta taşıdığının altını çizerek önemli uyarılarda bulundu. Ateş ve bilinç değişikliği birlikteyse dikkat Beyin iltihabının (ensefalit) en sık nedeninin enfeksiyonlar olduğunu belirten Dr. Toplutaş, "Virüsler ve bakteriler nedeniyle gelişen beyin iltihabı genellikle ani başlar ve yüksek ateş, bilinç değişikliği, davranış bozukluğu, konuşma güçlüğü ve motor kayıplarla kendini gösterir. Bu tablo acil müdahale gerektirir ve tedavi süreci acil servisten itibaren başlatılmalıdır" dedi. Hastalığın her yaş grubunda görülebildiğini vurgulayan Dr. Toplutaş, etkenin belirlenmesiyle birlikte antiviral veya antibiyotik tedavilerin hızla başlandığını ifade etti. Tedavi gecikirse kalıcı hasar bırakabilir Tedavide gecikmenin ciddi sonuçlara yol açabileceğini belirten Dr. Toplutaş, "Bu hastalık tedavi edilmediğinde yalnızca ölüm riski oluşturmaz, aynı zamanda kalıcı nörolojik hasarlara, yani felç, konuşma bozukluğu ve bilişsel kayıplara da neden olabilir" diye konuştu. Bu nedenle belirtilerin erken fark edilmesinin ve hızlı müdahalenin hayati önem taşıdığını vurguladı. Beyin iltihabı yalnızca enfeksiyon kaynaklı olmadığını belirten Dr. Toplutaş, son yıllarda daha sık tanı konulan otoimmün ve paraneoplastik ensefalitlere dikkat çekti. "Bu grupta hastalık ani değil, haftalar hatta aylar içinde gelişir. Unutkanlık, davranış değişiklikleri, konuşma bozukluğu, dengesizlik ve epileptik nöbetler gibi belirtilerle ortaya çıkabilir" dedi. Bağışıklık sistemi ve kanser etkili olabilir Bu tür beyin iltihabı mikrobik bir etken bulunamadığını belirten Dr. Toplutaş, "Bazı durumlarda bağışıklık sisteminin aşırı çalışması beyin dokusuna zarar verebilir. Bazı hastalarda ise vücutta bulunan bir kanserin ürettiği anormal proteinler beyin iltihabına neden olabilir. Bu nedenle bu hastalarda altta yatan neden mutlaka araştırılmalıdır" ifadelerini kullandı. Beyin iltihabında erken tanının hayati önem taşıdığını vurgulayan Dr. Toplutaş, "Ani gelişen bilinç değişikliği, ateş, davranış bozukluğu veya nöbet gibi durumlarda zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır" diyerek sözlerini tamamladı.

Bağışıklık Sisteminiz Gözlerinize Saldırabilir mi? Haber

Bağışıklık Sisteminiz Gözlerinize Saldırabilir mi?

Vücudumuzu hastalıklara karşı koruyan bağışıklık sisteminin bazen kendi dokularını hedef alabildiği biliniyor. Peki ya gözlerimiz? Göz Vakfı Bayrampaşa Göz Hastanesi doktorlarından Prof. Dr. Berna Başarır, bağışıklık sistemi ile göz sağlığı arasındaki özel ilişkiyi ve otoimmün göz hastalıklarının bilinmeyenlerini anlattı. Vücudun savunma mekanizması olan bağışıklık sistemi, çoğu zaman bizi enfeksiyonlara karşı korusa da bazı durumlarda kontrolden çıkarak sağlıklı dokulara saldırabiliyor. Bu durum göz gibi hassas organlarda gerçekleştiğinde ise ciddi görme kayıplarına yol açabiliyor. Gözlerin vücutta "bağışıklık ayrıcalığına" (immuneprivilege) sahip özel alanlar olduğunu belirten Göz Vakfı Bayrampaşa Göz Hastanesi Hekimlerinden Prof. Dr. Berna Başarır, bağışıklık sisteminin gözle olan karmaşık ilişkisi hakkında önemli açıklamalarda bulundu. "Gözlerimiz Bağışıklık Sisteminden Gizli Değil, Özel Olarak Korunuyor" Halk arasında "bağışıklık sisteminin gözlerin varlığından haberi olmadığı" yönündeki yaygın şehir efsanesine değinen Prof. Dr. Başarır, şu değerlendirmelerde bulundu: "Sanılanın aksine gözlerimiz bağışıklık sistemimizden tamamen saklanmış veya 'gizlenmiş' değildir. Aksine, göz içinde makrofajlar, dendritik hücreler ve T hücreleri gibi özel bağışıklık hücreleri sürekli görev yapar. Göz, görme yetimizi koruyabilmek adına aşırı iltihabi (enflamatuar) reaksiyonları sınırlandıran özel bir koruma mekanizmasına sahiptir. Kan-retina bariyeri ve göz içi anti-enflamatuar ortam sayesinde bağışıklık yanıtları kontrol altında tutulur. Ancak bu hassas denge bozulduğunda ciddi sağlık sorunları ortaya çıkar." Koruma Kalkanı Ne Zaman Kırılır? Gözün doğal koruma kalkanının bazı tetikleyiciler nedeniyle zayıflayabileceğini belirten Prof. Dr. Başarır,otoimmün süreçlerin nasıl başladığını şöyle özetledi: "Genetik yatkınlık, geçirilmiş enfeksiyonlar, çevresel faktörler, ağır stres ve toksinler bağışıklık sisteminin toleransını bozabilir. Sistem, vücudun kendi göz dokularını yabancı bir tehdit gibi algılamaya başladığında otoimmün göz hastalıkları tetiklenir." Hangi Hastalıklar Gözü Hedef Alıyor? Prof. Dr. Başarır,bağışıklık sisteminin kontrolden çıkmasıyla ortaya çıkan veya gözü etkileyen temel rahatsızlıkları sıraladı: Üveit: Gözün orta katmanının (üvea) iltihaplanmasıdır. Tedavi edilmediğinde kalıcı görme kaybına ve körlüğe neden olabilir. Sjögren Sendromu ve Şiddetli Kuru Göz: Bağışıklık sisteminin gözyaşı bezlerine saldırması sonucu göz yüzeyinde ciddi kuruluk ve tahriş oluşur. Graves (Tiroit Göz) Hastalığı:Tiroit bozukluğuna bağlı olarak göz arkasındaki dokuların ve kasların şişmesiyle gözlerin öne fırlamasına (ekzoftalmi) yol açar. Optik Nörit (Multipl Skleroz İlişkili): Görme sinirinin iltihaplanması sonucu ani görme kayıpları ve göz hareketleriyle oluşan ağrılar görülebilir. Behçet Hastalığı, Sarkoidoz ve OtoimmünRetinopati: Üveitler içinde değerlendirilir. Damarları ve ağ tabakayı (retina) etkileyen son derece ciddi otoimmün tablolardır. Erken Teşhis Görme Yetinizi Kurtarır Gözde oluşan ağrı, kızarıklık, ışığa karşı aşırı hassasiyet, bulanık görme, uçuşan cisimler veya kronik kuruluk gibi belirtilerin ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Başarır, sözlerini şöyle tamamladı: "Göz hastalıklarında erken teşhis, doku hasarı kalıcı hale gelmeden müdahale edebilmemiz açısından hayati önem taşır. Özellikle bilinen bir otoimmün rahatsızlığı olan veya nedeni açıklanamayan göz şikayetleri yaşayan kişilerin vakit kaybetmeden detaylı bir göz muayenesinden geçmesi gerekir. Günümüzde gelişen immunoterapi ve modern tedavi yöntemleriyle bağışıklık kaynaklı göz hasarlarının önüne geçmek mümkündür."

Kedi ve köpek ısırığını da tırmalamasını da hafife almayın Haber

Kedi ve köpek ısırığını da tırmalamasını da hafife almayın

Kedi ve köpeklerle temas sırasında meydana gelen ısırık ve tırmalamalar, günlük hayatta sık karşılaşılan yaralanmalar arasında yer alıyor. Çoğu zaman küçük bir çizik veya birkaç diş izi olarak değerlendirilen bu yaralanmalar, özellikle derinin bütünlüğünün bozulduğu durumlarda enfeksiyon açısından önem taşıyor. Uzm. Dr. Aslı Özer, hayvan ısırığı ve tırmalamalarında enfeksiyon, kuduz ve tetanoz riskine karşı önemli uyarılarda bulundu. Medicana Ataköy Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Bölümü'nden Uzm. Dr. Aslı Özer, yaranın büyüklüğünün her zaman riskin göstergesi olmadığını belirterek, "Bir ısırığın ya da tırmalamanın küçük görünmesi bizi yanıltmamalı. Hayvanların ağız ve tırnaklarında bulunan mikroorganizmalar, ciltte oluşan küçük bir açıklıktan dahi dokulara ulaşabilir" dedi. Kedi ısırığı küçük, riski büyük olabilir "Kedi ısırıklarında yaranın dışarıdan nasıl göründüğüne bakarak karar vermemek gerekir. Derin dokulara ulaşan bir ısırık, başlangıçta çok küçük bir yara şeklinde görülebilir ancak saatler içinde enfeksiyon gelişebilir" diyen Dr. Özer, "Hayvan tırmalamaları da ihmal edilmemeli. Özellikle kedi tırmalamalarında Bartonella henselae bakterisinin neden olduğu kedi tırmalama hastalığına dikkat edilmelidir. Ancak her kedi tırmalaması kedi tırmalama hastalığına yol açmamakla birlikte tırmalama sonrasında yaranın olduğu bölgede küçük bir lezyonun ardından lenf bezlerinde şişme, hassasiyet, ateş veya halsizlik gelişirse mutlaka hekime başvurulmalıdır" şeklinde görüş verdi. Kızarıklık ilerliyorsa dikkat Hayvan temasından sonra enfeksiyon geliştiğinde yaranın çevresinde kızarıklık, şişlik, ısı artışı ve ağrı görülebileceğini ifade eden Uzm. Dr. Özer, "İrinli akıntı, ateş, halsizlik veya kızarıklığın yara bölgesinden çevre dokulara doğru ilerlemesi ise daha ciddi enfeksiyon belirtileri olabilir. Özellikle el, parmak, yüz, ayak ve eklem çevresindeki yaralanmaların daha dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler ile bazı kronik hastalıkları bulunan kişilerin de enfeksiyon açısından daha yüksek risk taşıyabilir" diye konuştu. İlk müdahale: Bol su ve sabun Isırık veya tırmalama sonrasında yapılması gereken ilk uygulamanın yara bölgesini bol su ve sabunla iyice temizlemek olduğunu belirten Uzm. Dr. Aslı Özer, yaranın gelişigüzel şekilde kapatılıp beklenmemesi gerektiğini söyledi ve devam etti: "İlk müdahale çok önemli. Yara mümkün olduğunca erken ve bol su ve sabunla temizlenmeli. Ancak bunun ardından özellikle deriyi delen, derin, el-yüz bölgesinde bulunan yaralanmalarda sağlık kuruluşuna başvurulmalı. Hekim yaranın durumuna göre enfeksiyon, tetanoz ve kuduz açısından değerlendirme yapacaktır." Her ısırığa antibiyotik gerekmiyor Hayvan ısırığı veya tırmalaması sonrasında antibiyotiğin gelişigüzel kullanılmaması gerektiğini de belirten Uzm. Dr. Aslı Özer, antibiyotik kararının yaranın özelliklerine ve kişinin risk durumuna göre hekim tarafından verilmesi gerektiğini söyledi. Hayvan yaralanmalarında bakteriyel enfeksiyon kadar kuduz riskinin de değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Uzm. Dr. Özer, özellikle hayvanın sahipsiz olması, aşı durumunun bilinmemesi, olağan dışı davranış göstermesi veya gözlem altına alınamaması durumunda sağlık kuruluşuna başvurmanın önemine dikkat çekerek, "Evcil hayvan olduğu için kuduz riski kesinlikle yoktur şeklinde bir yaklaşım doğru değildir. Kuduz açısından değerlendirme; hayvanın türü, aşı durumu, temasın şekli, hayvanın gözlenip gözlenememesi ve bölgedeki epidemiolojik durum gibi birçok faktör dikkate alınarak yapılmalıdır" şeklinde konuştu. Tetanoz aşısı kontrol edilmeli Hayvan yaralanmalarında bir diğer önemli konunun tetanoz olduğunu ifade eden Uzm. Dr. Aslı Özer, "Isırık veya tırmalama sonrasında yalnızca kuduzu düşünmemek gerekir. Yaranın niteliğine ve kişinin aşı geçmişine göre tetanoz açısından da değerlendirme yapılmalıdır. Isırığın veya tırmalamanın boyutu bize her zaman enfeksiyon riskini göstermez. Özellikle kedi ısırıklarında ve el-parmak bölgesindeki yaralanmalarda daha dikkatli olunmalıdır. Yara çevresinde giderek artan kızarıklık, şişlik, ağrı, ısı artışı, akıntı veya ateş gelişirse beklenmemelidir. Ayrıca kuduz ve tetanoz açısından gerekli değerlendirme zamanında yapılmalıdır" dedi. Hayvan ısırdı ya da tırmaladıysa 5 altın kural Yarayı hemen bol su ve sabunla temizleyin. Yaranın küçük olması nedeniyle riski küçümsemeyin. Kuduz ve tetanoz açısından sağlık kuruluşunda değerlendirilin. Doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanmayın. Kızarıklık, şişlik, ağrı, akıntı veya ateş gelişirse beklemeyin.

VİTAMİN EKSİKLİKLERİ HAYAT KALİTESİNİ DÜŞÜRÜYOR Haber

VİTAMİN EKSİKLİKLERİ HAYAT KALİTESİNİ DÜŞÜRÜYOR

Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Elyesa Karaca, vitamin eksikliklerinin dünya genelinde oldukça yaygın görüldüğünü belirterek, erken teşhis ve doğru tedaviyle çoğu eksikliğin önlenebilir ve kontrol altına alınabilir olduğunu söyledi. Vitaminlerin, vücudun ihtiyaç duyduğu ancak çok küçük miktarlarda alınmasına rağmen hayati görevler üstlenen mikro besinler olduğunu ifade eden Uzman Dr. Elyesa Karaca, eksikliklerin yalnızca yetersiz beslenmeye bağlı gelişmediğini vurguladı. Uzman Dr. Elyesa Karaca, “Kişi düzenli ve sağlıklı beslendiğini düşünse bile bazı hastalıklar, ilaç kullanımı, sindirim sistemi sorunları ya da emilim bozuklukları nedeniyle vitamin eksikliği yaşayabilir. Bu nedenle uzun süren şikâyetler dikkate alınmalı ve mutlaka değerlendirilmelidir” dedi. Vitamin eksikliği belirtileri Vitamin eksikliklerinin belirtilerinin hangi vitaminin eksik olduğuna ve eksikliğin derecesine göre değişebildiğini belirten Uzman Dr. Elyesa Karaca, bazı işaretlerin toplumda sık görülmesine rağmen çoğu zaman farklı nedenlere bağlandığını söyledi. Sürekli yorgunluk hissi, halsizlik, dikkat dağınıklığı, konsantrasyon güçlüğü ve unutkanlığın bazı vitamin eksikliklerinin habercisi olabileceğini belirten Dr. Elyesa Karaca, ciltte kuruluk, döküntü, saç dökülmesi ve tırnak kırılmalarının da önemli belirtiler arasında yer aldığını ifade etti. Görme problemleri, gece görmede zorlanma, kas güçsüzlüğü, denge kaybı, ellerde ve ayaklarda uyuşma ya da karıncalanma gibi sinir sistemi belirtilerinin de vitamin eksikliğine işaret edebileceğini kaydeden Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Elyesa Karaca, duygu durum değişiklikleri, huzursuzluk ve depresif hislerin de bazı vitamin yetersizliklerinde ortaya çıkabileceğini dile getirdi. Her eksiklik yalnızca beslenmeyle ilgili değil Vitamin eksikliklerinin yalnızca yanlış beslenme alışkanlıklarından kaynaklanmadığını vurgulayan Uzman Dr. Elyesa Karaca, birçok farklı sağlık sorununun da bu tabloya neden olabileceğini söyledi. Özellikle mide ve bağırsak sistemi hastalıkları, uzun süreli aşırı alkol kullanımı, bazı genetik hastalıklar ve bağışıklık sistemi sorunlarının vitamin emilimini olumsuz etkileyebildiğini belirten Dr. Elyesa Karaca, vegan ve vejetaryen beslenme biçiminde de bazı vitaminlerin yeterli alınamama riskinin bulunduğunu ifade etti. Bazı ilaçların da vitamin düzeylerini etkileyebildiğini dile getiren Dr. Elyesa Karaca, özellikle diyabet ilaçları, bazı antibiyotikler ve mide-bağırsak sistemi üzerinde etkili ilaçların uzun süreli kullanımında doktor kontrolünün önemli olduğunu söyledi. Uzman Dr. Elyesa Karaca, “Özellikle D vitamini eksikliği güneş ışığından yeterince yararlanamayan kişilerde daha sık görülüyor. B12 vitamini eksikliği ise vegan beslenen bireylerde ve emilim problemi yaşayan hastalarda daha yaygın karşımıza çıkabiliyor” diye konuştu. Tedavi edilmezse ciddi sonuçlara yol açabiliyor Vitamin eksikliklerinin hafife alınmaması gerektiğini vurgulayan Uzman Dr. Elyesa Karaca, tedavi edilmeyen bazı eksikliklerin sinir hasarı, bağışıklık sisteminin zayıflaması, görme kaybı ve nörolojik problemlere kadar ilerleyebileceğini söyledi. Bazı vitamin eksikliklerinin çocuklarda büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkileyebildiğini, gebelik döneminde ise doğumsal anomaliler riskini artırabildiğini belirten Özel Medicabil Sağlık Grubu Nilüfer Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Elyesa Karaca, bu nedenle özellikle risk grubundaki bireylerin düzenli kontrollerini aksatmaması gerektiğini ifade etti. Basit bir kan testiyle tespit edilebiliyor Vitamin eksikliklerinin çoğu zaman kan testleriyle kolaylıkla saptanabildiğini belirten Uzman Dr. Elyesa Karaca, düzenli sağlık kontrollerinin önemine dikkat çekti. Uzman Dr. Elyesa Karaca, “Bazı vitamin eksiklikleri aylar boyunca belirti vermeyebilir. Bu nedenle yalnızca şikâyet olduğunda değil, rutin kontroller sırasında da vitamin düzeylerinin değerlendirilmesi önemlidir. Erken teşhis, olası kalıcı hasarların önüne geçebilir” dedi. Vitamin eksikliklerini önlemenin en etkili yolunun dengeli ve çeşitli beslenme olduğunu söyleyen Uzman Dr. Elyesa Karaca, sebze, meyve, kaliteli protein kaynakları ve vitamin yönünden zengin besinlerin düzenli tüketilmesinin önem taşıdığını ifade etti. Doktor önerisi olmadan bilinçsiz vitamin kullanımının doğru olmadığını vurgulayan Dr. Elyesa Karaca, “Her eksiklik aynı değildir. Kişinin ihtiyacına göre planlanan tedavi daha etkili sonuç verir. Bu nedenle vitamin takviyeleri mutlaka uzman kontrolünde kullanılmalıdır” ifadelerini kullandı.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.